Ayşe Ana

kadın3“Of” dedi, avazı çıktığı kadar bağırarak. Bir yandan da kendisini taşıyamayan dizlerine vurup duruyordu. Sonra yaptığından utanıp “af desene be Allah`ın kulu” dedi mahcup bir ses tonu ile. Her defasında böyle oluyordu. Önce kahırlanıyor, sonra yaptığının Allah`ın gücüne gideceğini hatırlayınca kendi kendisini paylıyordu.

Üç çeyrek asırlık maziyi hatırlayınca ağzından yine “of” sözü çıkmıştı.

Ahmet Efendi`yi, elli yıllık hayat arkadaşını yedi yıl önce kaybetmişti. Beş odalı koskoca bir evde yapayalınızdı. Alt kattaki kıracı ev yapıp gidince büsbütün yalınız kalmıştı. Çocuğu olmayan kiracısı Hafize hanım ile ana kız gibi geçinip gidiyorlardı. Hafize Hanım’ın beyi de onun sanki bir öz oğlu gibiydi. Şuracıkta oturan öz oğlunun yapmadıklarını kat kat fazlası ile yapardı.

Elektrik, su, telefon paralarını yatırır. Fırından ekmeğini, bakkaldan ihtiyacı olan şeyleri alır, getirirdi. Hafize Hanım, sabahları kalkar kalkmaz Ayşe Ana’nın yanına çıkar, hal ve hatırını sorardı. Bazen ona sıcacık çorba pişirir, bulaşıklarını yıkar, evini süpürürdü.

Ayşe Ana`da bunun altında kalmazdı. Onlardan çok az bir kira talep ederdi. Mahalledeki evlerin kirası yetmiş, seksen-yüz milyon iken, o sadece yirmi milyon lira alırdı.

Elin oğlunun yakınlığına, elin gelininin candan davranışlarına hem sevinir, hem de içi burkulurdu. Kendi öz oğlu ve gelininden bu yakınlığı göremiyordu.

Ayşe Ana, yedi çocuk anasıydı. İlk çocuğu olan erkek ile üçüncüsü kız çocuğu daha küçükken vefat etmişlerdi. Büyük oğlu aynı şehirde kalıyordu. Kızı 25 kilometre uzaklıkta, iki küçük oğlu da çok uzak bir şehirdeydiler. Biri ise ülkeler ötesi bir yerde idi. O yazları ancak bir ay kadar gelirdi genelikle. Sonra tekrar gurbetin yollarını tutardı.

Doğrusu bir yığın evladın içinde yalnızlığı yaşıyordu Ayşe Ana. Sanki hayatın yalnızlar piyesinin bir aktristi gibiydi. Bu da ona ağır geliyordu.

Çoğu kez balkona çıkar, evin önünden batı ucu şehir merkezine, doğu ucu da köylere kadar uzanan yola bakar dururdu. Bir ayak sesi ile irkilir, “oğlum geldi” diye sevinerek balkona koşardı. Kapı zili çalar çalmaz, ya büyük oğlu, ya da torunları geldi sanırdı. Gelenler ya bir satıcı, ya da bir dilenci olurdu her defasında.

Gelirdi, tabii oğlu da gelirdi, gelini de, torunları da… Fakat bu, ya gelin hanımın dedi kodusu sonucu kavga etmek için ya da parasız kalınca, para koparmak için gelirlerdi.

Büyük oğlu geldiği zaman, ramatizma, astım ve kalbine aldırmayarak mutfağa koşar, iki büklüm ne bulursa pişirir ve onun karnını doyurmadan göndermezdi. Çünkü gelini oğluna çoğu kez yemek vermezdi Ayşe Ana’nın oğluna. Bunu kaç kez gelini söylemişti zaten.

Kavgasını edip, bağırıp çağıran ya da istediği parayı elde eden oğul tekrar yola koyulurdu.

Ayşe Ana, oğlunun arkasından cılız bedenine bakıp hıçkırıklarla ağlardı. Ana yüreği dayanamazdı işte. Bu çırpınışlarının karşılığını bir dirhem sevgi olarak bile göremezdi. O da Ayşe Ana`ya zor gelirdi.

◊          ◊          ◊          ◊          ◊          ◊

Hastaydı. Üç günden beri ne ayağa kalkabilmiş, ne de karnını doyurabilmişti. Acı bir telefon sesi ile irkildi. Sürünerek öteki odadaki telefona ulaştı. Ahizeyi güçlükle kaldırarak, “alo” diyebildi.

Telefonun öteki ucundaki büyük gelini idi.

“Sen benim anama o… demişsin” dedi. Sonra “senin babanın…” diye usturuplu bir küfür savurdu. Bu tavır, insanı zıvanadan çıkaracak kadar berbat bir cinstendi.

“Kızım ben üç aydır Antalya`daydım. Gelir gelmezde yatağa düştüm. Kime demişim? Bu ne terbiyesizlik?” diyebildi yine.

“Hacer`e söylemişsin.” dedi gelin hanım.

Ben öyle bir şey söylediğimi bilmiyorum” dedi.

Kalp çarpıntısı başladı. Tansiyonu yükselmişti. Telefonu kapattı.

Ağlamaya başladı. Gelininin terbiyesizliğine mi yansındı, yoksa ölmüş babasına yapılan hakarete mi?.. Bunu bir türlü kestiremiyor ve terbiyesizliği de hazmedemiyordu.

Aslında yaşanan hikayeyi bilmeyen yoktu. Büyük gelinin babası, karısını ve metres hayatı yaşadığı adam ile kendi bakkaliyesinde yakalamış, ne yazık ki, ikisini de elinden kaçırmıştı.

Mevlüd Efendi, “Davacı mısın?” diye soran hakime, “Hayır! Beni karımdan boşayınız hakim bey” diye cevap vermişti.

Bir celsede boşanmışlardı. Aslında Mevlüd Efendi, sırf hem karısını, hem de o adamı öldürmek için serbest kalmalarını istiyordu. Hapse girmeleri halinde bu arzusunu yerine getiremeyeceğini biliyordu. Büyük gelinin annesi, Ayşe Ana`nın oğlunun evinde yıllarca saklanmıştı.

Bu olayın üzerinden on yıldan fazla bir zaman geçmesine rağmen neden bugün yeniden alevlendirilmişti. Aslında bu sır değildi…

Fakat bu basit sırrı çözmek için azıcık beyin cimnastiği yapmak gerekiyordu.

Olay, Ayşe Ana`nın Avrupa`daki oğlunun etrafında şekilleniyordu. O bir iyilik yapayım derken ortalığı karıştırmıştı. Bundan da uzun süre haberi olmadı. Onun üniversitede okuyan büyük yegeninden hesap numarası istemesiyle alevlenmişti olaylar. Yeğeninin okul masraflarını üstlenecekti. Amcasının, yeğenine para göndermisine Ayşe Ana ve diğer amcaları mani olur düşüncesinin ağır basması gelin hanımı harekete geçirmişti.

Ne de olsa anasının kızı idi.  Öyle bir şey yapmalıydı ki, hem Ayşe Ana`yı yalnız bıraksın, hem de ona destek olanları ona düşman yapsındı. Hacer`i o yüzden seçmişti.

Hacer, Ayse Ana`nın abisinin büyük oğlu Murat`ın hanımı idi. Murat`ın eve para getirmediği, ya da hapse girdiği zaman onun çocuklarına Ayşe Ana yardım ederdi. Yakıp ısınmaları için odun bile verirdi. Hacer`e para karşılığı ev işlerini de gördürürdü.

Gelin hanım gemi azıya almıştı bir kere. Nerede duracağı belli olmazdı. Devamlı saldırıyordu. Sonunda Hacer ile yüzleştirmek istediler. Onlar Ayşe Ana`nın yanına gelmiyorlar, onu bir kilometre uzaktaki Hacer`in evine çağırıyorlardı. İlla onların ayaklarına gidecekti. Bu da saygısızlığın daniskası idi. Utandık belası bunu da sineye çekerek onların ayaklarına gitmeye karar verdi Ayşe Ana.

Yatağından güçlükle kalktı. İki büklüm sendeleye sendeleye kan ter içinde Hacer`in evinin yolunu tuttu. Birkaç adım attıktan sonra duruyor, biraz dinlendikten sonra tekrar yürümeye başlıyordu. Nihayet oraya ulaştı. Gelini ve oğlu da oradaydılar. Murat evde yoktu.

Yürümekten nefesi kesilmiş, düşecek gibi duruyordu.

Önce oğlunun yüzüne baktı, sonra da gelinini süzdü. Kimse selamını almamıştı. Yer gösterip “otur” diyen bile yoktu. Kapının eşiğinde kalakaldı. Nefesini toplayıp, “Ben sana ne zaman gelinin annesi o… dedim kızım” dedi Hacer`e.

Hacer, “Beş yıl önce söyledin” diye cevap verdi.

“Niye bugüne kadar sakladın da şimdi geline yetiştirdin?” diye sordu.

Hacer “şimdi seni öldürürüm” diyerek üzerine yürüdü. İki eli ile itti. Ayşe Ana az kalsın sekiz basamaklı merdivenden aşağı düşüverecekti.

Bundan sonra, iki kadın Ayşe Ana`yı aralarına aldılar. İtip kakıyor, bağırıyor, ağızlarına ne gelirse sayıp duruyorlardı. Bütün bunlar, onun öz oğlunun gözlerinin önünde cereyan ediyordu. Ne aralarına giriyor, ne ağzını “açıp durun, yapmayın, etmeyin” diyordu. Bir robot gibiydi. Sadece bakıp duruyordu. Bir ara kadınların elinden kurtulan Ayşe Ana, oğlunun yanına gelip, “karın bana bütün bunları neden yapıyor? Şuna birşey söylesene oğlum” dedi, oğlundan yardım isteyen bir eda ile.

Oğlu, “karımın …. ye” dedi utanmadan.

Ayşe Ana “yazıklar olsun sana!” dedi ve oradan uzaklaştı. Hayasızlığın bu kadarı da olur muydu?

Ağlıyordu. Önce gelini ölmüş babasına küfretmişti, şimdi de oğlu aynı hayasızlığı tekrarlıyordu.

“Bu nasıl evlat?” diye söylendi.

Ağlayarak evinin yolunu tuttu. Bir hafta kadar sonra pazar yerinde yeğeni Murat ile karşılaştı.

“Murat! Ben senin hanımına ne yaptım? Niye benimle uğraşıyor, yavrum?” dedi.

“Çekil şuradan! Sen ölsen bile acımam! Cenazeni bile kaldırmam” dedi Murat halasına.

Ayşe Ana bu koca şehirde yapayalnız olduğunu şimdi anlamıştı. Elinden ekmek yiyen oğlu ve yeğeni bile ona savaş açmışlardı. Elin kızlarına ne diyebilirdi ki!

Yeğeninden de umduğu teselliyi bulamayınca, ağlayarak yine evin yolunu tuttu. Ahir ömründe bile rahat yüzü görmesine engel olanlara beddua bile edemiyordu.

Günlerce sokağa bile çıkmadı.

◊          ◊          ◊          ◊          ◊          ◊

Avrupa`daki oğlu bütün olaylardan haberdar oldu. Olanlara fena halde bozulmuştu. Yakın bir yerde olsa, herkesin hakkını verir, derslerini alanlar bir daha Ayşe Ana`ya ters bile bakamazlardı. Gurbetteydi işte… Dağlar sarp, yol uzundu.

Telefon edip, gerekeni söylemeyi düşündü bir ara Mehmet. Bu da yeterli olmazdı. Kalıcı ve herşeyi açıklayabileceği bir yol bulmalıydı. Mektup en iyisiydi.

Abi ve yengesine kahırlı bir mektup yazdı.

Abi ve Yenge!

Duyduklarıma göre, nahoş; ama, çok çok nahos olaylara imza atmışsınız. Hem de en olgun ve terbiyeli olmanız gereken bir çağda yapmışsınız bütün bunları. Yazik olsun sizlere!.. Çok çok yazıklar olsun!

Siz de, oğullarınızdan ve gelinlerinizden anama yaptıklarınızın karşılığını, hatta daha fazlasını görmeden Allah canlarınızı asla almayacaktır. Yaptığınız iyiliklerin mükafaatını da, yaptığınız kötülüklerin cezasını da daha dünyada iken kat kat fazlasıyla göreceksiniz.

Dünya hiçbir kimseye kalmadığı gibi size de kalmayacaktır. Öyle ise üç günlük dünyada neyi paylaşamıyorsunuz? Koskoca bir şehir üç kişiye dar mı geliyor?

Anladık! Siz ikiniz, yaşlandıkça sevgi ve saygının ne anlama geldiğini unutuyorsunuz. Bari çocuklarınızı kendinize benzetmeye çalışmayın! Yazık ediyorsunuz onlara… Ve onların yaptıklarının cezasını da çekersiniz. Büyüklerine saygısı olmayanların, küçüklerinden saygi beklemeye hakları olamaz. Merhameti olmayanların, başkalarından asla merhamet beklemeye hakları da yoktur.

Bugün anamın ihtiyacı olan saygı, sevgi, bir çift tatlı söz, maddi ve manevi yardım ve de merhamete bir gün sizin de ihtiyacınız olacaktır. O zamanki pişmanlığınız size asla fayda vermeyecektir.

Umarım aklınızı başınıza toplar ve özür dilersiniz. Yoksa daha acısını tatmak, daha kötüsünü yaşamak üzere sonunuzu ve Allah’ın gazabını beklemeniz gerekir.

Yine umarım ki, bugüne kadar yaptıklarınızı bir daha tekrarlama aptallığına düşmezsiniz. O kadıncağızı rahat bırakın! Bir dahaki sefere bu kadar sakin ve yumuşak olamayabilirim. Ne mi olur? En basidini ve en acı verenini yaparım. Yani boyunlarınıza birer yular, sırtlariniza birer suç levhası asar ve sizi cadde cadde, sokak sokak dolaştırırım. Bu en güzel ve en eğlenceli ceza olur!..

Eğer bir daha aynı şeyleri tekrarlamak isterseniz, önce beni toprağın altına gönderin. O zaman ihtiyar bir kadına daha iyi kabadayılık, daha fazla terbiyersizlik ve saygısızlık yapma imkanı bulursunuz.

Anamin evini yakar, oğullarını öldürürseniz, elinize ne geçer, söyler misiniz? Bu o kadar basit mi? Bu canice tehditleri bir anaya savurmanızın sebebi ne? Allah’tan korkmuyor, kuldan utanmıyor musunuz?

Biliyorum ana ve baba haklarından habersizsiniz; bari dünyanın yüzkarası olmak için çabalamayın! Kendi ellerinizle “nankör evlat” damgasını alınlarınıza yapıştırmayın!

Merhametinizi ve saygınızı Allah elinizden aldı ise, canınızı da almadı ya. Bir gün sizler de ihtiyarlayacaksınız. Anam size asla muhtaç değil, Allah’in izni ile size muhtaç olmayacak da. Fakat sizlerin kimlere muhtaç olduğunuz meçhul olmadığı gibi, ne olacağınız da meçhul değil…

Anamdan özür dilemeden, onun gönlünü alıp, hakkını helal ettirmeden asla adam yerine konulmayacak, bu aileden bir kişi bile sizinle konuşmayacaktır. Hatalarınızı en kısa zamanda tamir edersiniz inşaallah!..

Sizin beddualarınız anama ulaşmaz; ama, anamın bir bedduası Allah’in izniyle sizi cin çarpmışa çevirir. Kafalarınızı taşlara çalacağınız günler gelmeden akıllarınızı başınıza toplayın ve kötülüklerinizden dolayı Allah’dan af dileyin.

Rasûlullah “Cennet anaların ayakları altındadır” buyurdu. Sizler anaya küfrederek mi cennete gireceksiniz?

Sizlere tavsiyem: Allah’tan korkun! Yaptıklarınızdan ve yapmanız gerekirken yapmadıklarınızdan hesaba çekileceğinizi unutmayın! Büyüklerinize saygı, küçüklerinize sevgi besleyin! Merhametli olun! Merhameti olmayanın insanlığı da olmaz.

Zerre kadar iyiliğinizin mükafaatı verilecek, zerre kadar kötülüğünüzün de hesabı sorulacaktır. Kabire girmeden tevbe edin ve Allah’dan affınızı dileyin! İkisi yaşanmış üç günlük dünya sizleri azdırmasın, bilakis saygı, sevgi ve merhamet aşılasın!

Allah Teâlâ her şeyi bilendir, görendir, işitendir. Ceza ve hesap gününü asla unutmayın!

Allah’ın selamı Allah ve Rasulü’ne sadık kalan, Müslümanların hukukunu gözetenlere olsun!

Ve Allah Teâlâ hepimizi islah etsin!.. Amin!..

Mehmet

Bu mektupdan ibret alacakları yerde, daha da azmışlardı. Ayşe Ana`ya yine tehditler yağdırmışlardı.

“Oğlun nasıl boyunlarınıza birer yular, sırtlarınıza birer suç levhası asar ve sizi cadde cadde, sokak sokak dolaştırırım” diyebilir?” diyorlardı.

“Biz eşşek miyiz ki, boynumuza yular takacak?” diye soruyorlardı.

Mehmet, abi ve yengesine yazdığı mektupda: “…bugüne kadar yaptıklarınızı bir daha tekrarlama aptallığına düşmezsiniz. O kadıncağızı rahat bırakın! Bir dahaki sefere bu kadar sakin ve yumuşak olamayabilirim. Ne mi olur? En basidini ve en acı verenini yaparım. Yani boyunlarınıza birer yular, sırtlarınıza birer suç levhası asar ve sizi cadde cadde, sokak sokak dolaştırırım. Bu en güzel ve en eglenceli ceza olur!..” demişti.

O, “sizi bulduğum yerde boyunlarınıza yular takacağım” dememişti. Anama bir kez daha kötülük yapmaya niyetlenir ve yaparsaniz, “boyunlarınıza yular takarım” demişti. Daha acı bir söz olarak, “Eğer bir daha aynı şeyleri tekrarlamak isterseniz, önce beni toprağın altına gönderin. O zaman ihtiyar bir kadına karşı daha iyi kabadayılık, daha fazla terbiyersizlik ve saygısızlık yapma imkani bulursunuz.” demişti.

Ayşe Ana`nın büyük oğlu ve gelininin, “Evini yakacağız. Oğullarını öldüreceğiz.” tehdidinin geregi olarak, o ikisi şimdi hapiste olmaları gerekirdi. Dışarıda olmalarına aslında şükretmeliydiler. Nerede?..

◊          ◊          ◊          ◊          ◊          ◊

Ramazan bayramına dört gün kalmıştı. Aysş Ana`nin Avrupa`daki oğlu telefon etti. Hal hatır sordu ve bayramını kutladı.

“Bu bayramda yapayalnız kalacağım oğlum. Ne oğlum, ne gelinim, ne de torunlarım kapımı çalıyorlar…” diye dert yandı. Mehmet bu kahırlı konuşmadan dolayı çok üzükmüştü. Fakat belli etmedi.

Telefon konuşmasının üzerinden 12 saat geçmemişti ki, Ayşe Ana`nın kapısı çalındı.

Ayşe Ana, ikinci katın balkonundan “kim o?” diye  seslendi. “Sabah sabah kim bu gelen” diye merak ederek aşağı baktı. Aşağıda oğlunu gördü. Hem şaşırmış, hem de sevinmişti.

Mehmed, daha kısa zaman önce telefon etmişti. Onu hala Almanya`da biliyordu. Süpriz olsun diye “geliyorum anne” dememişti Mehmet.

Ayşe Ana`nın sevincine diyecek yoktu. O bu bayram olsun yalnız kalmayacaktı. Yalnızlık çok zordu. Buna birde ihtiyarlık eklenince, daha da çekilmez oluyordu.

Nihayet bayram geldi.

Mehmet, annesini, abisi ve yengesi ile barıştırmanın yollarını arıyordu. Fakat buna  imkansiz gözü ile bakıyordu. Çünkü abisi ile yengesi yazdığı mektup için çok kızmışlardı. Yular olayına fena alınmışlardı. Herkese mektupdan bahsetmişler ama mektubu görmek isteyenlere de “kaybettik” cevabını vermekteydiler.

Akşam namazı kılınmıştı. Ev kalabalıktı. Ayşe Ana`nın damadı, kızı ve torunları gelmişlerdi. Kapı çalındı. Kapıyı Mehmet açtı. Gelenler abisi ve onun büyük oğlu idi. Yeğgeninin Mehmed`e çok kızgın bir bakışı vardı. Sanki avını parçalamaya hazır bir kaplan gibiydi.

Mehmed, üzerinde durmadı. Sevinmişti. Bu sevincini her hali ile ortaya koyuyordu.

Bir saat kadar sonra yeğen Fatih gitmesi gerektiğini belirtti. Gelin hanım, Ayşse Ana`nın kız kardeşinin evindeydi. Fatih giderken amcası biraz nasihat etme ihtiyacını hissetti. Çünkü onun davranışları hoşuna gitmiyordu.

“İyi arkadaşlar seçmesi gerektiğini… Kötü insanların hep zararının dokunabileğini… Duyduklarını iyi araştırması gerektiğini ve ondan sonra ne yapması gerektiğine karar vermesini… Kötülüğe teşvik edenlerin anne ve babası dahi olsa, yapmaması gerektiğini… Okulundan başka düşünecek bir işinin olmadığını… İyiliklerin onu, yükselteceğini ve kötülüklerin ise alçaltacağını…” anlattı. Sokağa kadar da yolcu etti.

Geç vakit abisi ve diğerleri de gittiler.

Mehmed, annesine abisinin gelmesine sevindigini belirtti. O, “fakat oğlum, yapılan hakaretleri unutmak kolay değil” dedi. “Baksana annesınden önce teyzesini ziyaret ediyor. Gör, bak! Bunun altından başka şeyler çıkar” diye eklemeyi de unutmadı.

Ayşe Ana daha sözünü bitirmemişti ki, telefon çalmaya başladı. Mehmed kaldırdı ahizeyi.

Karşi taraf: “Fatih`i niye sıkıştırdın? Biz burda birbirimizi yiyoruz” dedi. Telefondaki abisi idi. Arkadan yengesinin bağırması ve küfürlü sözleri geliyordu. “Afiyet olsun! Yiyin birbirinizi abi! Oğlunuza nasihat etmekle kötülük mü yaptım?” dedi ve telefonu kapattı.

Ayşe Ana üzülmüştü. “Neyine lazımdı oğlum? Bunlar nasihattan ne anlar!” dedi.

Mehmed hem üzülmüş, hem de kükremeye, hızlı hızlı nefes alıp vermeye başlamıştı. Bu onun patlamaya hazır bir bomba olduğunun işaretiydi. Ne kadar yumuşak ise, haksızlığa da o kadar sert ve tahammülsüz idi.

Abisi ve yeğeninin barışmaya ve bayramlaşmaya değil, kavga etmeye geldiklerini anlamakta gecikmedi. Fakat evde misafirlerin olması onların heveslerini kursaklarında bırakmıştı. Nasihatın kavga sebebi oluşunun nedeni de yapılamayan kavga idi.

Gelin Hanım, kavga haberi beklerken, oğluna nasihat edildiğini işitince küplere binmişti. Mehmed, yengesinin iç dünyasını çok iyi biliyordu. O, öz babasını kardeşlerine vurduracağını söylediğinde Mehmed, “babani öldürtebilmek icin, önce beni öldürtmen gerekir” demişti yıllar önce. Yani Mehmed, yengesini az cok tanıyordu.

En çok abisine kızıyordu.

Hemen oracıkta şu şiiri kaleme aldı.

UTANSIN!

Mevla’nın terazisi hiç olurda şaşar mı?

Adaletinden Allah, hiç iltimas geçer mi?

Cennet dururken insan cehennemi seçer mi?

Cehennemin odunu olan evlat utansın!

………………………………………………

Anaya koca karı, babaya moruk diyen

Onların mallarını haksız, hukuksuz yiyen

Asırlık çınarları kapı dışarı eden

Alemin yüzkarası, zalim evlat utansın!

……………………………………………….

Kimi döğer anayı, kimi de babasını,

Kimisi mal-mülk için, vuruyor atasını,

Sonra yiyip sırtına Allah’ın sopasını,

Cehennemde uyanan katil evlat utansın!

…………………………………………………

Yeter Mehmedim yeter, burma benim içimi,

Öksüz, yetim kalmışım, yolarım ben saçımı,

Sana döşek yapayım benim kendi sırtımı,

Bindireyim demeyen, korkak evlat utansın!

………………………………………………….

Zulmün çarklarına, çomakları sokmayan,

Bütün ana-babaların, ellerinden tutmayan,

Hak için, hukuk için cephelere koşmayan,

Benim adım Mücahid, diyen Mehmed utansın!

 

Bu sert ve kahırlı şiir, haksızlığın ve buna duyulan hiddetin boyutlarını ortaya koyuyordu. Ancak yapılacak ve düzeltilecek bir tarafı yoktu olanların.

Son bir yıldan beri oğul-gelin-torun üçlüsünün tehdit ve zulümlerinden dolayı boğulmuştu Bir de misafir oğlunun yanında yapılanlar acılarını dahada artırmıştı Ayşe ana’nın. İhtiyar kadın boynunu büktü. Hayıflanıp duruyordu.

“Her an bir kavga çıkar, kardeş kardeşi kırar” diye hayıflanıyordu. Gelin hanımın ne yapacağı, torunun ne yapacağı belli olmazdı. Mehmed`in sabrı tasarsa, onu kimse durduramazdı.

O biraz dolaşmaya çıksa, dönünceye kadar onu merak edip dururdu. Üç beş dakikada bir balkona çıkıp yola bakardı Ayşe Ana.

Mehmet ise, durumunu annesine sezdirmemeye çalışıyordu. Devamlı dişlerini sıkmaktan dişler sağırlaşmış, diş etleri çürümüştü.

Annesini bu canilere bırakamazdı. Günlerce ne yapması gerektiğini düşünüp durdu. Onu alıp gurbete götüremezdi.

Babasının vefatında bütün kardeşlerine; “Eğer anam ile iyi geçinmezseniz, onu alır, buralardan giderim.” demişti. O gün “o bizim de anamızdır” diyen abisi, bugün elinden gelse Ayşe Ana`yı diri diri mezara gömecek gibi davranıyor.

Türlü düşüncenin, hiddetin ve üzüntünün ağında çırpınıp duruyordu. Birden gülümsemeye başladı. Görenler, Mehmed üşüttü zannederlerdi.. Gülümsemesi yedi yıl önce sarfettiği bir sözü hatırlamasının verdiği sevincin belirtisinden başka bir şey değildi.

“Annemi götüreceğim” dedi kısık bir sesle. Sanki birilerinin duymasını istemiyormuş gibi bir hali vardı.

Bütün bulutlar dağılmaya başlamıştı. Seviniyordu.

Acele ile ayakkabılarını giydi. Kırk kilo bile gelmeyen annesini sırtına yükledi. Ayşe Ana “ne oluyor” der gibi bakıp duruyordu. Olanları anlamaya çalışıyordu.

“Gidiyoruz anne” dedi Mehmed.

Evin kapısını bile kapatmadan şaşkın bakışlar arasından süzülüp ince uzun yolda gözden kayolup gittiler. Gidiş o gidiş.

Nereye gittiklerini kimse öğrenemedi. Onlardan bir daha haber alınamadı. Ne bir haber vardı, ne de bir gören. Şu koca şehirden iki kişi eksilmişti; ama, insanların merhametsizliklerinden bir zerre kadar olsun eksilmiş miydi acaba, o da bilinmiyordu.

Tek bilinenin, gidişleri ile bu dünyanın bir çul parçası kadar bile bir değere sahip olmadığını herkese ilan etmiş olmalarıydı. Zaten evin kapısını kilitlemedikleri gibi, kapatmamışlardı bile.

Muhammed Mücahid Okcu