Dârulharb Ve Faiz – Kitap

8tgbpmsl

Merhum Babama…

Bütün ömrünü benim terbiyem, insanlığa faydalı ve lazım olan bir müslüman olmam için harcamaktan sakınmayan merhum babamın aziz ruhuna bu çalışmamı hediye ediyorum. Asla bükülmeyen, ama, gerekirse İslam davası için parça parça kırılmayı her zaman tercih eden babama, Allah Teâlâ’dan rahmet, hidayet ve af; Allah Teâlâ’nın sevgili kulu ve Rasûlü, İki Cihan Güneşi peygamberimiz Hazreti Muhammed Mustafa Aleyhi-s Selam’dan da mahşer gününde şefaat dileniyorum. Amin!..

M. M.O

 

İÇİNDEKİLER

Önsöz

Giriş

BİRİNCİ BÖLÜM

DÂRULİSLÂM DÂRULHARB

Dâr`ın (Ülke) Tarifi

Dârulislâm ve Dârulharbin Tarifi

Hicret

Hicretin Lügat Ve Istılahî Manası

Hicretin Vukû Bulan Türleri

Kıyamete Kadar Devam Edecek Olan Hicret

Dârulharbde İkâmet

Avrupa`da Müslümanları Bekleyen Tehlike

Kim Demiş Dârulharbde Yaşanır?

Gelin Hicreti Konuşalım

Ben Hicret Ettim Arkadaş

Dârulharb Hukuku Ve Müslüman

İKİNCİ BÖLÜM

DÂRULHARBDE FAİZ VE GÖRÜŞLER

1- İslâm Tebaası İle Harbîler Arasında

a- Hadisçilerin Görüşü

b- Cumhuru Fukahanın Görüşü

Cumhuru Fukahanın Delilleri

c- İmam Ebu Hanife Ve İmam Muhammed`in Görüşü

Ebû Hanife Ve Muhammed`in Delilleri

2- İslâm Tebaası Arasında

a- Dârulharbe Eman İle Giren Müslümanlar

Arasında

b- Dârulharbde İslâm`a Girip de Henüz Hicret

Etmemiş Olanlarla

İmam-ı Âzam Ebu Hanife`nin Delili

İmâmeyn`in Delili

ÜÇÜNCÜ BÖLÜM

DÂRULHARBDE FAİZ VE BİZ

I- BANKALARDAN FAİZ ALINIR MI?

II- VERESİYE SATTIĞI MALI PEŞİN PARA İLE GERİ ALMAK “BEYU`L- İYNE”

Veresiye Sat, Peşin Geri Al Ve Faizi Gizle

III- SATICI İLE ALICI ARASINA GİREN ÜÇÜNCÜ ŞAHIS

Banka Satıcı İle Alıcı Arasına Giren Üçüncü Şahıs

mıdır?

IV- BANKANIN SATICIYA PARAYI ALICININ ELİ

DEĞMEDEN ÖDEMESİ

El Değmeden Ödeme

El Değmeyen Faiz Ve Servet

V- KULLANDIĞIMIZ PARALARDAN FAİZ

OLUR MU?

Yürürlükteki Paralardan Alınan Fazlalık Faiz

Olmaz mı?

VI- MÜLKÜN KİRASI FAİZ BORCUNU ÖDERSE…

Borcu Kira Öder Gibi Ödemek

VII- ASIL SATICI BANKA MI?

İpotek Bankanın Satıcı Olduğuna Delil midir?

Satış Ya da Faiz Sözleşmesi

Para Verip Ev Alıyorum

Sahibinden Ev, Bankadan Para Satın Almak

VIII- HARBÎYE FAİZ VERİLİR Mİ?

Dârulharbde Faizsiz Banka Ve Ticarethane

İGMG (Islamische Gemeinschaft-Milli Görüş)`nin Fetvası

Sonuç, Ya da İddia Ve Fetva

Fetvadaki Eksiklik Ve Yanlışlar

Niçin Böyle Bir Fetva?

Gençliğin İmanını Kurtarmak

Azimet Ve Ruhsat

Deliller Ve Fetva

DÖRDÜNCÜ BÖLÜM

DÂRULHARBDE FAİZSİZ TİCARET

Hedef Dünya mı, Ahiret mi?

Beşeri Kanunlardan Korkup Allah´ın

Kanunlarına Sırt Çevirmek

Almanya`da Konut Tasarrufu

İşte Adam Gibi Bir Çözüm

Avrupa`da Nasıl Ev Sahibi Olunur?

Cami Alın Faizsiz

Ticaret Ve Faizsiz Cami

Ve Sonuç

KAYNAKLAR

Önsöz

Elime bir fetva metni geçti. Okudum. Altındaki imzalara bakılırsa, bir kurul tarafından hazırlanmıştı. Fakat metin iyice incelendiğinde, hiç de öyle olmadığı ve konuya itina gösterilmediği göze çarpıyordu. Sanki altında imzası bulunanlar, sadece imza atmakla kalmışlardı. Sırıtan hataları altı kişilik bir kuruldan hiçbir kimsenin görememiş olmasını doğrusu yadırgadım. İmlâ hataları bile konuya yeteri kadar ilgi gösterilmediği intibaı uyandırıyordu. Altı sayfalık bir tenkit yazısı gönderdim. Mektubumun cevabını beklemeye başladım.

Üç aylık bir bekleyişten sonra, ilgili dostlarımızı ikna edemediğim düşüncesine kapıldım. Ya yaptıklarından emindiler, ya da cevap verecek gücü kendilerinde bulamıyorlardı. Belki de suyu bulandırmış olmam hoşlarına gitmemişti. Gerçek niyetleri ancak Allah Teâlâ bilir, yalnız bizim vazifemiz, gördüğümüz yanlışları düzeltmeye gayret sarf etmektir.

Bu arada çalışmamızdan haber alan ve Belçika`da yayınlanan bir dergi konuya sahip çıktı. Bu yazımı yayınlamaya karar verdiler.

Neticede, bu mektubu özel olmaktan çıkartıp, geniş bir araştırma ve hacim ile Müslümanlara sunmak kalıyordu. Biz de öyle yaptık. Ülke kavramından başlamak suretiyle, dârulharbte, hatta dârulislâmda faizi helal sayma eğiliminde olan herkese gücümüzün yettiği kadar cevap yetiştirmeye gayret ettik.

Konuyu burada bırakmaya gönlümüz razı olmadı. Biz biraz daha gayret sarfederek elinizdeki bu kitapçığı meydana getirmeyi -Allah Teâlâ`nın izniyle- başardık.

Gayemiz, hiçbir kimseyi karalamak değildir. Hor görmek, aşağılamak aklımızın ucundan bile geçmez. Fakat konu gelip davamıza, yani Allah Teâlâ`nın dinine dayanınca hırçınlaşır, kabımıza sığmaz oluruz. Asabileşiriz… Köpürürüz… Irmaklar gibi yatağımıza sığmaz oluruz… Hazreti Ömer hiddeti sarar benliğimizi… Çünkü üç günlük dünya hayatı ve menfaatinin hiçbir değeri yoktur gözümüzde. Yaş ağaç gibi sağa sola eğilmektense, kuru ağaç gibi kırılmayı yeğleriz Allah Teâlâ`nın izniyle…

Susmak, verilen fetvanın doğruluğunu kabul etmek olurdu. Bu yüzden harekete geçtik. Bazı noktalarda sesimiz çok sert çıktı. Bu da hata ve yanlışlara tahammül edemeyişimizden kaynaklanıyordu. Çünkü Müslümanları ilgilendiren hiçbir konuda bir tek hatayı bile kabullenemeyiz. Bu yüzden sertleşir, bu yüzden olanca gücümüzle haykırırız.

Bu vesile ile kimsenin bu davranışımızdan şikayet etmeye hakkı olmasa gerek.

Allah Teâlâ`dan, hatalarımızdan doğacak günahlarımızın affını dilerken, sevabımız olursa, onu da bu fâni dünyadan bâkî dünyaya göç eylemiş olan Müslümanlara hediye ettiğimizi bildiririz.

Gayret bizden, hidayet ve muaffakiyet yalnız Allah Teâlâ`dandır.

İstanbul 21 C. Evvel 1423

/01 Ağustos 2002

Muhammed M. Okçu

 

Giriş

Kimileri, evler, işyerleri satın aldılar. Kimileri, cami için binalar satın aldılar. Kimileri, yine Müslümanlardan ticaretde kullanmak üzere faizle para satın aldılar. Kimileri de bankerliğe soyundular. “Dârulharbde faiz caizmiş” diyen herkes faiz arenasını doldurdu.

Verilen bir fetva işte bu görevi ifa etmiş ve Müslümanları bir numaralı faizci yapmıştır. Müslüman tebaa birbirlerini faiz yolu ile sömürmeye başlamıştır. Borç verip, borç alma devri sona ermiş, birbirimizi kazıklama devri başlamıştır. El birliği ile bir yükü omuzlama devri sona ermiş, ferdi sömürme ve ferdî sömürülme devri başlamıştır. Kapitalist ekonominin faiz bataklığı, Müslümanların aralarına faiz pisliğinden duvarlar örmüştür. Bu durum beni fazlasıyla ürkütmekte ve Allah Teâlâ`nın faizi yasaklamasının arkasındaki gerçekleri görmemi kolaylaştırmaktadır.

Eksikleri, yanlışları, ve isabetsiz atışları ile bu konuda fetva verenler, Müslüman toplumu Avrupa`da faiz canavarının ağzına atmışlardır. Faiz bataklığına batanlar, ya da sürüklenenler, yardımlaşma duygularını tamamen kaybetmiş durumdadırlar. Halbuki Allah Teâlâ ve Resûlullah (s.a.v.) bunu asla kabul etmiyor.

Dememiz odur ki, Müslümanlar kaş yapalım derken göz çıkaracak işlerden geri durmak zorunda olduklarını asla unutmamalıdırlar. Müslüman, bin kez düşünmek ve bir kez konuşmak zorundadır. Söylediği sözün, yaptığı işin ve aldığı tavrın sonunun nereye varacağını iyi hesap etmelidir. Bunu yapmayan bir insanın attığı bir taşı kuyudan bin kişi çıkartamaz.

Biz, elimizdeki fetvayı veren kuruma yazdığımız mektupta, “bu fetva ısmarlama bir fetvadır” dediğimiz için fena halde alındılar. Bize kızacaklarına, yaptıkları tahribatın gerçek boyutlarını görebilmek için sokaklarda bir gezinti yapıp, neticeleri araştırmaları gerekirdi. Bu fetvanın neticesinde yapılan alışverişte kazananın ve kaybedenin kimler olduğunu kavramaya çalışmaları gerekirdi. Fetvalarının bir sürü yanlışı beraberinde getirdiğini görmek için çaba sarfetmeleri gerekirdi. Daha vahimi, verdikleri fetvanın, gayesi sadece Allah Teâlâ`nın rızasını kazanmak olan Müslümanlar arasında tasvip görüp görmediğini araştırmaları gerekirdi.

Onlar bize; “Allah Teâlâ`nın hükümlerini açıklamak için desteğe ihtiyacımız yok” diyecekler. Buna elbette inanıyoruz. Allah`ın hükümlerini açıklamak ve tebliğ etmek için hiçbir Müslüman bir başkasından izin almaz, buna ihtiyacı da yoktur. “Fakat, kendi heva ve heveslerine uygun fetvalarla Müslümanları Allah`a isyan etme noktasına getiren insanlara da bizim ihtiyacımız yoktur” deme durumuna da düşürülmemeliyiz.

Eğer muhataplarımız, sabredebilir ve de yaptıkları tahribatı görebilirlerse, bize kızmayacak, aksine Allah Teâlâ`nın bizi, yanlışlardan dönmeleri için kendilerine bir sebep kıldığını anlayacaklardır.

Biz, gücümüzün yettiği kadar araştırıp, hiçbir kapalı nokta bırakmadan bu konuyu ortaya koymak istiyoruz. Bunun için isterseniz “dâr”, yani “ülke” kavramından başlayalım. Ülke kavramını ve Müslümanların hangi şartlarda darulharbde yaşayabileceklerini öğrenmeden darulharbde faiz konusunu anlamak kolay olmaz.

Bu düşünce ile konuya önce ülke kavramından başlıyoruz.

BİRİNCİ BÖLÜM

DÂRULİSLÂM DÂRULHARB

Dârulharb ile ilgili faiz konularına geçmeden önce, ülke kavramını ele almak, dârulislâm ve dârulharb üzerinde durmak gerekiyor. Harb ülkesinin bize kazandırdıkları ve kaybettirdikleri şeyler üzerine eğilmek gerekiyor. Hicreti konuşmak, hicret etmeyenlerin Ahirette karşılaşacakları tehlikeleri bir bir saymak gerekiyor. Gitmek mi, kalmak mı, sorusunu enine boyuna konuşmak gerekiyor.

Sahi Avrupa`da kalmak için ne gerekiyorsa yapan bizler, acaba kendimize hiç soru soruyor muyuz? Gitsem ne kaybeder, kalsam ne kazanırım diye düşünüyor muyuz? Ya da kendimize adam gibi yaşayacağımız bir ülke arıyor muyuz? Böyle bir ülke yoksa bile, kendimiz ve çocuklarımız için Allah Teâlâ`nın sınırlarını çizdiği bir ülke kurmak için çaba sarfediyor muyuz? Evet kendimizi ve çocuklarımızı ne kadar düşünüyoruz?

Daha açık bir ifade ile, şu ikisi gitmiş biri kalmış üç günlük dünyada nelerle meşgul olduğumuzu anlamaya çalışıyor ve bunların gelir gider hesabını yapıyor muyuz?

Biz verilen bir fetvaya cevap yetiştirelim derken, kendimizi Avrupa´da ikamet edilir mi, ikamet edilmez mi sorularının içerisinde bulduk. Bu yüzden de dârulharbde faiz konusunu ele almadan önce, ülke ve hicret kavramlarının üzerinde durmak istiyoruz. Bu düşünce ile önce ülke kavramını ve nihayetinde de hicret konusunu ele alacağız. Dârulharbde yaşamanın maliyetini öğrenmeden, küfür ülkesine iyice yerleşmek için temel atmak doğru olmaz deriz.

Dâr`ın (Ülke) Tarifi

Dâr kelimesi lügatte bina, arsa, mahalle, bina ve arsaların toplandığı yer manalarına gelir. Bir kavmin konakladığı, yerleştiği yere de dâr denir. Bu kelime, belde anlamına geldiği gibi, mecâzen kabile manasına da kullanılır.(1)

İslâm Hukuku lisânında ise, dâr: “Bir Müslüman veya gayrimüslim idarecinin hakimiyeti altındaki ülke” manasınadır.(2)

Ülkenin tarifi böyle. Gelelim dârulislâm ve darulharbin tarifine.

Dârulislâm ve Dârulharbin Tarifi

Ülkenin Müslümanlara ve gayrimüslimlere idare ve hakimiyet bakımından nisbet edildiğini(3) belirten Debûsî, dârulislâmı “Müslümanların idare ve hakimiyetleri altındaki yer” şeklinde tarif eder.(4) İmâm Serahsî de “Dârulislâm, Müslümanların hakimiyetleri altındaki yerin ismidir” der.(5)

Hanefî fakihlerden Kuhistâni`nin yaptığı tarife göre, “Dârulislâm, Müslümanların İmâmı (devlet başkanı)`nın sulta ve hükmünün yürürlükte olduğu ülke; dârulharb de, kâfirlerin reisinin emir ve idaresinin yürürlükte olduğu ülke”dir.(6)

Hanbelî hukukçu Hacâvi de dârulharbi “küfür hüküm ve idaresinin hakim olduğu ülke” olarak tarif eder.(7)

Ülke kavramı ile dârulharb ve dârulislam’ın tarifinden sonra darulharb hukukunu yakından ilgilendiren hicret konusuna gelelim.

Hicret

Allah´a imanın ve ibadetin tehlikeye düştüğü anda Müslüman’ın malından, mülkünden, servetinden ve vatanından vazgeçerek, her şeyi ile hür olabileceği, nefsinin, neslinin, din ve imanının tehlikeden uzak yaşayabileceği bir yere göç etmesidir demek mümkündür. Yani hicret, esaretin yerine hürriyeti seçmektir. Kula kulluğa zorlandığı yeri terkedip, Allah`a lâyık bir kul olarak yaşayabileceği bir yere göç etmektir.

Hicretin Lügat Ve Istılahî Manası

Lügatte hicret, terk etmektir. Bir şeye hicret, başkasından ona intikal anlamına gelir. Din ıstılahında ise, hicret, Allah`ın nehyettiği şeyi terketmektir.(8) Nitekim Allah Resûlü (s.a.) de, “Muhâcir, kötülüğü terkeden ve Allah`ın yasakladığı şeylerden hicret edendir” buyurmuşlardır.(9)

Hicretin Vukû Bulan Türleri

İslâm´da hicret iki türlü olmuştur.

a) Korku ülkesinden (dârulhavf), emniyet ülkesine (dârulemn) hicret. Habeşistan hicreti ile Mekke`den Medine`ye hicretin ilk başlangıcı gibi.

b) Dârulküfr`den dârulislâma hicret. Bu da Allah Resûlü`nün Medine`ye iyice yerleşmesi ve gücü yeten müslümanların O`na hicret etmelerinden sonraki devreyi kapsar. O zamanlar hicret Medine`ye göçmeye münhasırdı. Mekke fethinden sonra bu inhisar kaldırıldı ve hicret genelde gücü yeten müslümanların dârulharbden göçmeleri şeklinde bâkî kaldı.(10)

İcmâen kıyamete dek hükmü bâkî olan bu hicret hususunda fukaha şu tafsilatta bulunmuştur.(11)

Kıyamete Kadar Devam Edecek Olan Hicret

a) Hicret etmeleri vacip olanlar: Dârulharbde dinini izhara muktedir olmayan ve farzları yerine getiremeyenlerin dârulislâma hicret etmeleri, hicrete güç ve imkânları varsa vaciptir. Bu durumda, dâruldarbde ikamet haramdır. Kadınlar, yanlarında mahremleri bulunmasa da, hicrete imkanları varsa hicret etmeleri gerekir. Bu konuda deliller şunlardır:

Kur`an-ı Kerim`den:

“İman getirip de hicret etmeyenlere ise, hicret edecekleri zamana kadar, sizin onlara hiçbir şey ile velâyetiniz yoktur.”(12)

“Öz nefislerinin zalimleri olarak canlarını alacağı kimselere melekler derler ki: “Ne işde idiniz?” Onlar: “Biz yeryüzünde (dinin emirlerini tatbikten) âcizlerdik” derler. Melekler de: “Allah`ın arzı geniş değil miydi? Siz de oradan hicret edeydiniz ya” derler. İşte onlar, onların barınakları cehennemdir. O ne kötü bir yerdir.”

“Erkeklerden, kadınlardan, çocuklardan za`f ve acz içinde bırakılıp da hiçbir çareye gücü yetmeyen ve (hicrete) bir yol bulamayanlar müstesna.”

“İşte onlar, Allah`ın onları affedeceğini umabilirler. Allah çok affedici, çok yarlığayıcıdır.”(13)

Ayetteki bu şiddetli va`îd vücuba delâlet eder. Ayrıca, dinin vaciplerini (farz) yerine getirmek, ona muktedir olanlara vaciptir. Vacibin ancak kendisiyle tamamlandığı şey de vaciptir. O halde, hicret etmedikçe vacipleri yerine getirmek mümkün değilse, hicret vacip olur.(14)

Hadis-i Şerif`den:

Allah Resûlü (s.a.v.) “Müşrikler arasında ikamet eden müslümandan beriyim.” (15) buyurmuşlardır.

b) Hicret hükmünden istisna edilenler: Dârulharbde dinin emirlerini yerine getiremeyenlerden, hicrete güç ve imkanları bulunmayanlar hicret hükmünden istisna edilmişlerdir. Yukarıda zikredilen âyette bu husus belirtilmiştir. Kur`an-ı Kerim`de kendilerinden “Mustaz`aflar” diye sözedilen bu durumdaki müslümanlar, hicrete imkân buluncaya kadar dârulharbte kalma ruhsatına sahiptirler.(16)

c) Hicret etmeleri müstehab olanlar: Dârulharbde dinin emirlerini serbestçe yerine getirip de bu hususta fitneye maruz kalmayanların dârulislâma hicret etmeleri vacip değil müstehabdır. Bu durumda olanlara hicretin vacib olmaması, dinin emirlerini yerine getirmek hususunda bir baskı ve zulme maruz kalmamalarıdır. Bunlara hicretin müstehablığı ise, bir müslümanın İslâm toplumu içinde yaşamasının sosyal ve siyasi yönden gerekli oluşu ve İslâm dışı bir toplumda kendi inanç ve hayat tarzını paylaşmayanlarla birlikte yaşamasının zarar ve mahzurlarından ileri gelmektedir. Yukarıda zikredilen hadisi şerif yanında bazı âyeti kerimeler de buna işaret etmektedir:

“Ey iman edenler, Yahudileri de Nasranileri de kendinize yâr (ve üstünüze hâkim) edinmeyin. Onlar (ancak) birbirinin yârânıdırlar. İçinizden kim onları dost (ve hâkim) edinirse, o da onlardandır. Şüphesiz, Allah o zalimler güruhuna muvaffakiyet vermez.”(17)

Diğer taraftan bu durumda olan müslümanlar, dârulharbde ikamet etmekle her an onlara meyletme tehlikesiyle karşı karşıya oldukları gibi, gayrimüslim topluluğun çok görülmesine de yardım etmiş olurlar. Dinlerini izhara ve yaşamaya muktedir olsalar bile, orada acz ve hakimiyet altındadırlar. İslâm ülkesine hicret etmekle hem müslümanlara destek ve yardımcı olurlar, hem de gayrimüslim bir toplumda kalarak Allah`a isyana ve münkere şahid olmaktan kurtulurlar.

Dârulharbde dinin emirlerini ifaya muktedir olan müslümanların hicret etmelerinin vacip olmayışının bir delili de, Allah Resûlü (s.a.)`in, amcası Abbas`a (r.a.) Mekke`de ikamet müsaadesi vermiş olmasıdır. Ayrıca, Benî Adiyy kabilesinin yoksul ve yetimlerini barındıran Nuaym en-Nahhâm hicret etmek istediğinde, kavmi ona gelerek, dininin icaplarını yerine getirmede tamamen serbest olacağını belirtip aralarında kalmalarını istediler. O da bir müddet kaldıktan sonra hicret ettiğinde Allah Resûlü (s.a.) ona şöyle buyurmuştu: “Kavmin sana benim kavmimin bana muamelesinden hayırlı çıktı. Kavmim beni yurdumdan çıkardı ve beni öldürmek istedi. Senin kavmin ise seni korudu ve sana eziyete mani oldu.” O da: “Ey Allah’ın Resûlü, aksine senin kavmin seni Allah`a itaate ve düşmanlarıyla cihada çıkardı. Benim kavmim ise beni hicretten ve Allah`a itaattan alıkoydu” dedi.(18)

Şâfiî âlimlerin belirttiğine göre, dârulharbde dinini izhara muktedir olan müslüman, orada İslâm`ın zuhuru ve yayılmasını umuyorsa, kalması hicret etmesinden efdaldir. Orada imtina ve itizâle muktedir olup da, hicretiyle müslümanlara yardımcı söz konusu olmazsa, orada ikameti vaciptir. Çünkü Şâfiî fukahaya göre, dârulharbde müslümanın imtina ve itizâle, yani onlara karşı kendisini korumaya ve müstakil olarak yaşamaya muktedir olduğu yer dârulislâmdır, orayı terk ederse o yer dârulharbe dönüşeceğinden, terki caiz değildir.(19)

Daha önce belirtildiği gibi Mekke Fethi’nden önce, dinlerini izhara muktedir olmayıp da hicrete imkanı olanların, Allah Resûlü`ne yardım ve İslam esaslarını öğrenmeleri bakımından, hicret etmeleri farzdı. Bunlara, tekrar yurtlarına dönme ve Resûlullah`ı terk etme ruhsatı da verilmedi. Veda Hutbesi`nde “Hiçbir muhacir, ibadetlerini ifâdan sonra Mekke`de üç günden fazla kalmasın” buyuruldu. Bu husus yalnız Mekke ehline münhasırdı. Allah onları methetmiş ve yalnız onlar için “Muhacirler” tabirini kullanmıştır. Diğer dârulharblerden gelenler, ülkeleri dârulislâma dönüşünce geri gidebilirler.(20)

Bazı Hanbelî âlimlerin belirttiğine göre, dârulharbden ayrı olarak, raks ve i`tizâlî fikirler gibi bazı sapık âdet ve görüşlerin hakim olduğu beldelerle, bağî (âsî)lerin elinde bulunan yerlerden de hicret etmek vacibtir.(21) İmam Mâlik de, Selef`e küfredilen beldelerde ikameti mekruh addederlerdi.(22)

 

Dârulharbde İkâmet

 

Dârulharbde ikametle ilgili bir hadisi şerif şöyledir: Cerir b. Abdullah`dan (r.a.): Allah Resûlü (s.a.) Has`am kabilesine bir seriyye gönderdi. Baskın esnasında secdeye kapanan bir grup insan da o arada öldürüldü. Durum Resûlullah`a bildirilince, onlar için yarım diyet tazminata hükmetti ve şöyle buyurdu: “Müşrikler arasında ikamet eden müslümandan beriyim.” Neden ey Allah`ın Resûlü? diye sorduklarında: “Ateşlerini görmüyor musun?” buyurdu.(23) Hadisde sözü edilen müslümanlar, müslüman oldukları anlaşılır da düşmanla birlikte öldürülmezler diye secdeye kapanmışlardı. Bu hadisden anlaşılacağı üzere, birisi ateş yakınca diğerinin görebileceği kadar yakın bir mesafede müslümanların gayrimüslimlerle beraber yaşamaları yasaklanmış olup, bu da hicretin gerekliliğini ifade eder.(24)

Semure b. Cundeb (r.a.)`ın Nebi (s.a.)`den yaptığı rivayette şöyle buyurulur: “Müşriklerle ikamet etmeyin, onlara karışmayın. Kim onlarla, ikamet eder veya onlara karışırsa, onlar gibidir.”(25)

İslâm toplumu dışında yaşamak, yalnızlık ve zaaf hissi uyandırır. Aşağılık duygusu doğurarak gitgide gayrimüslimlere tabi olmaya yol açar. Halbuki İslam, müslümanın kendisini güçlü, izzetli ve hakim hissetmesini, kendi üzerinde Allah`ın sultasından başka hakimiyet duymamasını ister. Bu sebepledir ki, İslâm hakimiyetinin bulunmadığı yerde ikamet haram kılınmıştır, meğer ki orada dinin icaplarını ifaya muktedir ve bu hususta fitneden emin olunsun. Aksi takdirde, hicrete muktedir olur da hicret etmezse, mezkur hadisde de belirtildiği gibi, İslâm ondan beridir. Zelil ve hakir olmamak için böyle yerlerden hicret etmek gerekir. Yoksa içinde bulunduğu hale alışarak sesini çıkarmazsa, nefsine zulümle Allah`a küfretmiş olur.(26)

Bugün bizler, müslümanları esaret altında tutan ve bizlerin oyları ile devleti idare makamına gelenlerle savaşmak yerine en basit yolu seçiyoruz. Avrupa ve Amerika`ya kaçıyoruz. Görünüşde oralarda rahatız. Kendi ülkelerimizden her bakımdan daha müsamaha ile karşılıyorlar. Halkı müslüman, ama idaresi zalimlerden oluşan müslüman ülkelerdeki baskı ve zulümden uzak yaşıyoruz.

Fakat buralarda uzun vadeli bir asimilasyon bizi bekliyor. Bizleri azar azar yok ediyorlar. İki nesilde yarı yarıya kaybolduk durumdayız. Dördüncü nesile varıncaya kadar kaç müslüman kalacak dersiniz?

 

Avrupa`da Müslümanları Bekleyen Tehlike

 

Kendimizi ve nesillerimizi büyük tehlikeler bekliyor. Dinden uzaklaşıyor, din ve imanımızı kaybediyor, onlara benzemeye başlıyoruz. Her an aşağılık duygusu ile yaşıyoruz. Allah Teâlâ yasak ettiği halde kadınlarımız gayrimüslimlerle evleniyorlar. Fu-huş yuvaları bizim kadın ve kızlarımızla dolu. Evlilik yolu ile gayrimüslim kadınlardan doğan çocukların büyük bir kısmı gayrimüslim terbiye ile dinden, imandan uzak yetişiyorlar. Erkeklerimizin gayrimüslim kadınlarla yaptıkları zina ile meydana getirdikleri çocuklar gayrimüslim olarak yetişiyorlar. Kısacası bizler, bu diyarda kayboluyoruz, kayboluyor!..

İngiliz devlet idarecilerinin yabancılar için uzun vadeli planları var. Onlar diyorlar ki: “Beyaz ve sarı ırkı bir, değilse iki, veya üçüncü nesilde İngilizleştiririz. Bizim gibi yer, bizim gibi içer, bizim gibi giyinir, bizim gibi düşünür, bizim gibi inanır ve bizim gibi yaşarlar. Fakat şu zenciler yok mu? Onların derilerinin rengini bile değiştiremiyoruz.”

Bu planı alın ve Avrupa`da yaşayan müslümanlara uygulanıp uygulanmadığını araştırın. Ya da bu söz etrafında burada yaşayan müslümanların neler kaybettiklerini ortaya koymaya çalışın. Ulaştığınız sonuçlar ve gördükleriniz akıllarınızı başınızdan almıyor, beyinlerinizi patlatmıyorsa, siz zaten onlardan olmuşsunuz demektir.

Aslını, neslini ve zürriyetini bir, iki, veya üç nesil sonra kaybedeceğini bilen bir müslüman, ne diye küfür diyarında ikametde ısrar ediyor ki? Bu kayboluşa sebep olmasından dolayı Allah Teâlâ tarafından hesaba çekilmeyeceğinden emin midir?

 

Kim Demiş Dârulharbde Yaşanır?

 

Sizlere bazı misaller vererek, dârulharbde yaşanır mı yaşanmaz mı sorusuna cevap vermenizi istiyorum.

İngiltere`den:

Bir yahudi kadın ile evlenen Ankaralı bir vatandaş, öldükten sonra cesedi eşi tarafından tam dört ay buzlukta bekletilip, sonra da yakıldı. Neden böyle yaptığını soranlara: “O sağlığında bana çektirdi. Ben de şimdi ona cezasını ödetiyorum” cevabını vermiştir. Cenazeyi babası bile alamadı kadının elinden. İngiliz mahkemeleri kadının lehine karar verdi: “Bu onun kocasıdır. Ölüye istediğini yapmak bu kadının hakkıdır.” Ve acılı baba evladının cenazesini alamadan geri döndü.

Bir başka Türk`ün cenazesi imam ile defni anında hıristiyan olan İngiliz eşi tarafından papaz çağrıldığına ben şahidim.

Yine Kıbrıslı Mehmet Hüseyin, adını Michael Harrison olarak değiştirmiştir. Bu adamın ölüsü de yine imamın önüne geldi.

Geçelim Almanya`ya:

Küfür diyarında dinini, imanını, namusunu, aslını ve ahlakını kaybeden baba, abi, kardeş, amca, dayı ve dedelerin tecavüzüne uğrayarak fuhuş bataklığına düşen onüç ondört yaşlarındaki kız çocukların sayısını bana kim söyleyebilir?

Hapishaneleri dolduran insanların % 76`sını Türk gençlerinin oluşturması sizlere neyi anlatıyor?

Müslüman olduklarını söyleyen ana ve babaların fuhuş yuvalarını dolduran kızlarının sayısı ne kadardır acaba?

Ana-babası müslüman olan kız ve erkeklerin müslüman olmayan insanlarla evlenmeleri neyin habercisidir?

Ya uyuşturucu, alkol ve sigara bataklığına saplanan çocukların sayısı ne kadar?

Bir elinde uyuşturucu, bir elinde alkol şişesi, ağzında sigara ile ondört yaşındaki müslüman ana ve babadan doğma bir erkek çocuğun, gecenin saat üçünde bir Alman erkeğin evine bu adamla sarmaş dolaş girerken görseniz, siz ne düşünürdünüz?

Kocasının kendi arkadaşı ile, kendisi de arkadaşının kocası ile zina ettiğini ballandıra ballandıra anlatan kadın, kendilerinin ve kocalarının pezevenk, deyyus ve fahişelikleri neyin eseri dersiniz? Yabancı ile yatma da arkadaşım ile yat diyen erkeklere ne dersiniz? Domuzlar gibi yaşamayı seçenler size bir şeyler anlatmıyor mu?

Otuz yıldan beri Almanya`da yaşayan bir vatandaşımızın: “Benim Alman kadınlardan en az elli çocuğum vardır” demesi neyi anlatıyor sizlere? Buradaki insanımızın hıristiyan bir nesil yetiştirmekte olduğunu ne zaman kabul edeceğiz.

Bu durumda müslümanın Avrupa`da yaşayabileceğini kim söyleyecek bana? Hâlâ kuyruğu dik tutmak için niye emek sarfediliyor ki? Bari gerçeği kabul edin de, sonra ne yaparsanız yapın. Olur mu?..

 

Gelin Hicreti Konuşalım

 

Dârulharbde ikameti değil de hicreti konuşsak daha iyi olmaz mı? Allah Teâlâ`nın emirlerini yerine getirebileceğimiz yerlere hicret etsek olmaz mı?

Yaratılmışların eftaliyet sıralamasında en alt sırada bulunan hayvanlardan daha aşağı bir makama inmiş olan bu milletlerin arasından sıyrılıp çıksak, olmaz mı?

Zürriyetimizin devamı, inancımızın yara almaması, imanımızın korunması, ahlakımızın bozulmaması, namusumuzun kirlenmemesi, şerefimizin haysiyetimizin, iffetimizin yok olmaması için hicreti konuşsak olmaz mı? Kendimiz ve neslimiz için hicreti konuşsak olmaz mı?

 

Ben Hicret Ettim Arkadaş

 

İşin şakası bir yana, bazı arkadaşlarımız, Avrupa`ya hicret ettiklerini söylüyorlar. Yani Türkiye`deki zulümden kaçanlar, kendilerini ya Avrupa´da, ya da Amerika`da buluyorlar. Hiçbirimiz Asya, ya da Afrika`ya hicret etmeyi düşünmüyoruz.

Çünkü Avrupa ve Amerika bize bol para, rahat bir hayat vadediyor. Yani bizler paraya, mala, servete hicret ediyoruz. Bunu da memleketimizde huzurumuzun olmaması ile kamufle ediyoruz. Yani nedenimiz de var.

İslâm`ın hakimiyeti için hiçbir hareketi olmayanlar… Bulundukları Tağut düzenine boyun eğenler… Tağut düzenini Allah`a imana tercih edenler… Bunlar her yere hicret edebilir, istedikleri yerde yaşayabilirler. Kendilerinin, evlatlarının, şereflerinin, haysiyetlerinin, namuslarının, iffetlerinin kaybolması onlar için önemli değildir. Yeter ki yaşıyor görünsünler…

Fakat müslüman, dininin emirlerini ifa edemediği, namus iffet, haysiyet ve neslinin tehlikede olduğu yerden hicret etmek zorundadır. Dini için, nefsi için, neslinin geleceği için bunu yapmak zorundadır.

 

Dârulharb Hukuku Ve Müslüman

 

Avrupa`da bulunan müslümanlar, hem bulundukları ülkelerin maddî nimetlerinden o ülkelerin vatandaşları kadar faydalanacaklar, hem de dârulharb hukukundan istifade edecekler. Müsbet konularda bulundukları ülkelerin yaşantısına uygun bir davranış biçimini sergileyip kabul ederlerken, menfi konularda, yani haram ve helalleri ilgilendiren konularda dârulharb hukuku devreye girecek. Daha açık bir ifade ile işimize gelirse dârulharb hukukuna müracaat edeceğiz, işimize gelmezse dârulharb hukukunun yanından bile geçmeyeceğiz.

Beyler!..

Konu faizcilik olduğu zaman, dârulharb hukukunun orasını burasını yontarak, kendilerine bir pay çıkarabilecekler; ama, aynı hukukun içerisinde olan dârulharbde ikamet, ya da hicret gibi konulara sağır kalabileceklerdir.

Buyurun buradan yakın beyler!..

Eğer biz idaresi İslâm olmayan ülkelerde yaşayacaksak, İslâm hukukunun ortaya koyduğu hükümlere toptan uymaya çalışalım. Yoksa işimize geldiği gibi hareket ederek etrafımıza pislik saçmayalım. Yaptığımız yanlışlar hem kendimize, hem de dinimize zarar verir. Dikkatli ve uyanık olmak zorundayız.

Bizim bu lakâid hallerimize bakarak, İslâm dinini seçecek olan gayrimüslimler bu kararlarından vazgeçebilirler. Yani biz adam gibi yaşarsak, diğerlerine iyi örnek olur ve kazançlı çıkabiliriz. Maddî kazançlarımızı bu dünyada bırakıp gideceğimize göre, manevi kazançlara ihtiyacımız var demektir.

 

İKİNCİ BÖLÜM

DÂRULHARBDE FAİZ VE GÖRÜŞLER

 

Dârulharbde faizli muameleler konusunda bir ittifak olmadığını öncelikle belirtelim. Caiz görenlerin de sakıncaları mevcut. “Dârulharbde faiz caizdir” diyenler, dârulharbde yaşayan müslümanlar arasında da caizdir diyemiyorlar. Dârulharbde müslümanların aleyhine olacak faizli muamelelere evet diyen hiç kimse yok. Yani faizden fazlalığı harbînin alabileceğine işaret eden hiçbir delil yok. Bunun mubah olduğunu söyleyen hiçbir alim yok.

 

1- İslâm Tebaası İle Harbîler Arasında

 

Dârulharbde müslümanların faizli muamelelerde bulunmalarının hükmü hususunda cumhuru fukaha ile Ebu Hanife ve İmam Muhammed arasında ihtilâf mevcuttur. Hadisçiler ve Zahirîler cumhuru fukahanın yanında yer alırken(27), İmâmiyye (Caferiyye) mezhebi de Ebu Hanife ve İmam Muhammed`in yanında yer alır.(28)

 

A- Hadisçilerin Görüşü:

 

Mekhûl`ün rivayet ettiği “Dârulharbde, müslüman ile harbî arasında faiz yoktur” hadisi mürseldir. Mürsel hadis, dinde hüccet değildir. Bu görüş üzerinde “hadis hâfız ve münekkîdleri ittifak etmişler ve eserlerinde böyle söylemişlerdir”(29)

İmam Müslim, Sahîh`inin mukaddimesinde: “Bizim ve hadisçilerin kesin kanaati şudur ki, mürsel hüccet olamaz.”demektedir.

Mürsel konusunda hadisçilerin tavrı budur. Yani mürsel hadisi dinde hüccet kabul etmezler. Fıkıh alimlerinden bazıları mürsel hadisin ravileri güvenilirse, hüccet kabul ederler.

Bunun yanında İmam Şafi, Mekhûl`ün rivayet ettiği hadisin sabit olmadığını ve hüccet kabul edilemeyeceğini ileri sürer.(30)

İbn Kudâme de, bu rivayetin mürsel olduğunu ve sihhatinin bilinmediğini; haram oluşu Kur`an, Sünnet ve İcmâ ile sabit olan faizin haramlığını, hiçbir sahih, müsned ve mevsûk kitapda geçmeyen meçhul bir hadisle terkin caiz olmayacağını söyler. Buna rağmen hadisin sabit olma ihtimalinin bulunduğunu ve nehiy manasına da gelebileceğini belirtir. “…Artık hacda kadına yaklaşmak, günah yapmak, kavga etmek yoktur”(31) âyetindeki “(yoktur)”un ifadesi gibi.(32)

 

B- Cumhuru Fukahânın Görüşü:

 

Mâlikî, Şafî ve Hanbelî mezhepleri fukahası ile Hanefî mezhebinden Ebû Yusuf`a göre, “müslümanların dârulharbde harbîlerle faiz muamelesinde bulunmaları, faiz alıp vermeleri haramdır, bu mahiyetteki muameleler dârulislâmda olduğu gibi dârulharbde de caiz değildir.”(33)

Zâhiriler de bu görüşdedirler.(34)

 

Cumhuru Fukahanın Delilleri:

 

a) Faizin haram olduğunu belirten âyet-i kerime ve hadislerin mutlak ve umumî ifadeleri faizin her yerde haram olduğunu gösterir. İşte bu âyet ve hadislerden bazıları:

“Riba (faiz) yiyenler kendilerini şeytan çarpmıştan başka bir halde kalkmazlar. Böyle olması da onların “alışveriş de ancak riba gibidir” demelerindendir. Halbuki Allah alışverişi helâl, ribayı haram kılmıştır…”(35)

“Ey iman edenler, mü`minler iseniz Allah`dan korkun, faizden kalanı bırakın.”(36)

Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurdular: “…Kim artırır veya artırmayı isterse, muhakkak riba yapmış olur…”(37)

b) Dârulislâmda haram olan bir şey, dârulharbde de haramdır. Bu hususta mekân ve ülke ayrılığının tesiri yoktur. Dârulislâmda caiz olmayan böyle bir muamele dârulharbde de caiz değildir.

c) Faizin haramlığı hem müslüman, hem de harbî için sabit olduğundan böyle bir muamelede bulunmaları caiz değildir. Müslüman’a nisbetle faiz yasağı âyet ve hadislerle sabittir. Harbîye gelince, “gayrimüslimler haram olan hükümlere muhatabdırlar” genel hukuk kâidesine göre, faiz ona da haramdır. Nitekim Kur`an-ı Kerim`de de şöyle buyurulur: “…Nehyedilmelerine rağmen riba almaları, halkın mallarını haksız yere yemeleri sebebiyledir ki biz, (evvelce) kendileri için helâl kılınan temiz ve güzel şeyleri üzerlerine haram kıldık.”(38)

 

C- İmam Ebu Hanife Ve İmam Muhammed`in Görüşü:

 

İmâm-ı Azam Ebû Hanife ve İmâm Muhammed`e göre, dârulharbde müslüman ile harbî arasında faiz muamelesi caizdir. Bunun gibi, hanefî mezhebinde fasid kabul edilen alışveriş ve ticarî muameleler (39), kan, domuz ve ölmüş hayvan eti satmak, bahis ve kumar oynamak da caizdir. Bu hususta zimmî de müslüman gibidir, harbî ile sözü geçen muamelelerde bulunabilir. Dârulharbde İslâm`a girip de henüz hicret etmemiş müslümanın harbî ile yapacağı bu tür muamelelerde de hüküm aynıdır.(40)

Ancak, gerek faiz muamelesi ve gerek bir faiz akdi sayılan fasid ticarî muamelelerde, faizi veya akdin fesadına sebep olan fazlayı müslümanın alması gerekir. Faizde fazlalığı harbînin alması halinde böyle bir muamele caiz olmaz. Kumarda da durum aynıdır, müslümanın kazanması halinde caizdir.

İbni Humâm şöyle der: Dârulharbde ribânın caiz oluşu hükmü umumî bir ifadedir, faizin her iki tarafça da alınıp verilmesini içine alır. Fakat bu mesele hanefî imamların dersinde ele alındığında, onlar bununla müslümanın fazlalığı almasını kasdetmişlerdi. …Verilen cevab her ne kadar “faizin caiz olduğu” şeklinde umum ifade ediyorsa da, illet ve hüküm münasebetinden fazlaya ancak müslüman sahib olursa bunun caiz olacağı anlaşılır”(41) Bunları kaydeden İbn Âbidin, Serahsî’nin ifadelerinin de buna delâlet ettiğini söyler. Serahsî bu hususta şöyle der: “Müslüman dârulharbe eman ile girdiğinde, onların mallarını kendi arzularıyla hangi yolla olursa olsun almasında bir beis yoktur. İster faiz olarak, ister kumarla ve ister domuz veya ölmüş hayvan eti satmakla olsun. Müslüman emanla girdiğinden, onların mallarını rızaları olmadan alması caiz değildir. Rızaları bu akidlerle sağlanınca, müslüman böylece mubah bir mala malik olur ki, bu da caizdir.”(42)

 

Ebu Hanife Ve Muhammed`in Delilleri:

 

a) Mekhûl`ün rivâyet ettiği hadisde: Resûlullah (s.a.) şöyle buyurdu: “Dârulharbte, müslüman ile harbî arasında faiz yoktur.”

Bu hadis her ne kadar “garib” ve “mürsel” ise de, Mekhûl sika (güvenilir) bir fakihtir. Böyle bir râvinin mürsel hadisi de hüccettir.(43) Hadisde kastedilen husus, dârulharbde müslüman ile harbî arasında hukuken faiz hükmünün cereyan etmeyeceğini ifade eder.(44)

b) Muhtelif hadislerde Resûlullah`ın (s.a.) Vedâ Hutbesi`nde şöyle buyurduğu rivayet edilir: “… Câhiliyye devrine ait faizler kaldırılmıştır. Kaldırdığım ilk faiz de Abbas b. Abdilmuttalib`in faizidir…”(45)

Evvelce İslâm`a girmiş bulunan Hz. Abbâs, faizi yasaklayan âyetin nüzulünden önce olduğu gibi sonra da Mekke`de faiz muamelesi yapmaktaydı. Mekke o sıralarda dârulharbti. Allah Resûlü (s.a.) yukarıdaki sözleriyle, fetihden sonra faiz hususunda husumet olmayacağını ve o zamana kadar henüz alınmamış bulunan faizlerin artık alınamayacağını belirtmişlerdi. Bu hususta Kur`an-ı Kerim`de de şöyle buyurulur: “Ey iman edenler, mü`minler iseniz, Allah`dan korkun, faizden kalanı bırakın.”(46) Hz. Peygamber, amcası Abbas`ı Mekke`de faiz muamelesinde bulunmaktan daha önce menetmemişti. Mekke fethinden sonra ise, yukarıda zikredilen sözleriyle, o zamana kadar henüz tahsil etmediği faiz alacaklarını iptal etmiş, kaldırmıştı. Bundan anlaşılan, dârulharbde müslümanın harbîden faiz almasının caiz olduğudur.(47)

Yukarıda zikredilen âyeti kerime ile Allah Resûlü`nün (s.a.) sözleri, o zamana kadar alınmış bulunan faizlerin geçerli oldu-ğu, henüz tahsili yapılmamış faizlerin de iptal edildiği hususunda uyuşmaktadır. Yine hadisden anlaşılacağı üzere, dârulharbde müslümanlarla harbîler arasında geçen akidler hukuken fasid bile olsalar, ülke fethedildiği zaman daha önce alınmış faizler hak-kında feshedilmezler. Çünkü bilinmektedir ki, faizi yasaklayan âyetin nüzulü ile Mekke`de irâd edilen hutbe ve Resûlullah (s.a.)`in alınmamış faizleri iptali arasında, fetihden önce Mekke`de birçok faiz muamelesi yapılmıştı. Allah Resûlü (s.a.) bunlardan hiçbirisi hakkında fesih takibatında bulunmadı. Sadece o zamana kadar tahsili yapılmayan faiz alacakları iptal edildi.(48)

c) Benu Nadîr yahudileri ile yapılan savaştan sonra, malla-rını da yanlarına alarak yurtlarından çıkmalarına müsaade edil-di. Müslümanlarda bulunan ve henüz vadesi gelmemiş olan alacakları hususunda da Allah Resûlü (s.a.), eğer hemen almak istiyorlarsa meblağdan biraz indirmelerini söyleyerek şöyle buyurdu: “Eksiltiniz ve hemen alınız.”(49) Böyle bir muamele müslümanlar arasında caiz değildir. Benu Nadîr ise ehl-i harbti. Bundan anlaşılıyor ki müslümanlar arasında caiz olmayan bu tür bir muamele, müslüman ile harbî arasında caiz olmakta-dır.(50)

d) Dârulharbde harbînin malı mubahtır. Müslüman dârulharbe emanla girdiğinde, onların can ve mallarına zarar vermeyeceğine bu eman ile söz vermiştir. Bu sebeple, onlara hıyanette bulunmak haramdır. Ancak, herhangi bir yolla harbînin rızasını sağlayarak malını alması caizdir. Zira bu durumda, hıyanetten sakınmış olur. Gerek faiz ve kumarla ve gerek müslümanlar arasında caiz olmayan bir takım ticarî muameleler yoluyla müslüman harbînin rızasını temin ederek onun aslında mubah olan malına malik olmuş olur. Bu da alelâde mubah malları temellük gibidir.

e) Hicretten önce Mekke`de, “Elif Lâm Mim. Rum(lar) mağlup oldu. Yakın bir yerde. Halbuki onlar bu yenilmelerinin ardından birkaç yıl içinde galib olacaklar.”(51) âyeti nâzil olduğu zaman, Kureyş müşrikleri bu haberin doğruluğu üzerine Hz. Ebubekir`e (r.a.) bahse girme teklifinde bulundular. O da kabul etti. Durumun kendisine bildirilmesi üzerine Resûlullah (s.a.) gidip bahse konan payı artırmasını ve belirlenen müddeti de uzatmasını söyledi. Hz Ebubekir de öyle yaptı. Yıllar sonra Rumlar Farsları mağlub edince Hz Ebubekir bahse konan malı alarak getirdi ve Resûlullah`ın (s.a.) isteği üzerine onu tasattuk etti. Böyle bir kumar muamelesi müslümanlar arasında caiz değildir. Hz. Peygamber, İslâm hükümlerinin tatbik edilmediği Mekke`de Hz. Ebubekir ile müşrikler arasında buna cevaz verdi. Çünkü Ebubekir (r.a.) o zaman dâruşşirkte idi.(52)

Daha önce temas edildiği gibi, müslümanın kazanması halinde dârulharbde oynanan kumar caizdir, aksi halde değildir. Bu hâdisede ise iki tarafın da bahse mal koydukları görülmektedir. Ancak, Hz. Ebubekir`in kazanacağı âyet hükmüyle kesin olduğundan, Ebu Hanife ve Muhammed`in bu vakadan istidlâlleri doğru olabilir. Müslümanın kazanacağı kesin değilse, bahis ve kumara pay koyması caiz olamaz. Payı koyan yalnız harbî ise, böyle bir oyuna katılmak caizdir.

f) Hz. Peygamber (s.a.) Mekke`de bir gün Rükâne`ye rastladı. Rükâne güreş teklif edince, O da kabul etti. Bahse de Rükâne koyunlarının 1/3`ünü koydu. Allah Resûlü, Rükâne`yi defalarca yenerek koyunlarının hepisini aldı. Bunun üzerine Rükâne: “Benim sırtımı kimse yere getirememişti, beni yenen de sen değilsin!” demiş ve Resûlullah da tekerrümen koyunlarını ona iade etmişti. Eğer böyle bir muamele caiz olmasaydı, Resûlullah (s.a.) yapmazdı.(53)

 

2- İslâm Tebaası Arasında

 

Dârulharbe eman ile giren müslümanların kendi aralarında-ki faizli muameleler dârulislâmda olduğu gibi dârulharbde de haramdır. Fakat dârulharbde müslüman olup da, İslâm ülkesi-ne hicret etmemiş olanlar konusunda ittifak yoktur.

 

a) Dârulharbe Eman İle Giren Müslümanlar Arasında

 

Dârulharbe gerek eman (pasaport)la giren ve gerekse orada esir olarak bulunan müslümanlar arasında faiz alınıp verilmesi ve fâsid ticarî muamelelerde bulunulması haramdır. Zimmîler için de hüküm böyledir. Çünkü bunların hepsinin malı masum ve mütekavvim olup, aralarında ancak dârulislâmda caiz olan muameleler geçerlidir. Ebu Hanife ve iki talebesi bu hususta ittifak halindedirler.

 

b-Dârulharbte İslâm`a Girip de Henüz Hicret

Etmemiş Olanlarla

 

Ancak, dârulharbde İslâm`a girip de henüz dârulislâma hicret etmemiş bulunan müslümanların birbirleriyle veya yukarıda sözü geçenlerle faiz ve fasid alışverişlerde bulunmaları hususunda Ebu Hanife ile Ebu Yusuf ve Muhammed arasında ihtilaf vardır. Ebu Hanife`ye göre bu tür muameleler caizdir, Ebu Yusuf ve Muhammed`e göre ise caiz değildir. Görüldüğü gibi, İmâm Muhammed bu meselede Ebu Hanife`den ayrılmaktadır.(54)

 

İmam-ı Âzam Ebu Hanife`nin Delili:

 

Faiz almak harbîde olduğu gibi malı itlaf manasınadır. Dârulharbde müslüman olup da hicret etmeyenin malı ise itlaf halinde tazmini gerektirmez. Çünkü canına karşı yapılan tecavüzde de tazmin sözkonusu değildir, öldürüldüğü zaman ne kısas ve ne de diyet gerekir. Onun malı da canı da dinen masum olmasına rağmen, hukuken masum yani mütekavvim değildir. Bu sebeple onun malı da harbînin malı gibidir. Ancak, onunla yapılan bu nevi muameleler mekruhtur. Müslüman olmakla günah hakkında (diyâneten) malı için ismet sabit olmuştur, fakat ahkâm hakkında (kazâen) ismetin sübûtu için ülke (dârulislâm) ile ihraz şarttır.

 

İmâmeyn`in Delili:

 

Dârulhabde İslâm`a giren kimsenin malı masum ve mütekavvimdir. Bu hususta diğer müslümanlar gibidir. Binaenaleyh, oraya emanla giren iki müslüman arasında faizli işlemler nasıl caiz değilse, hicret etmeyen müslümanla veya onların birbirleriyle bu nevi muamelelerde bulunmaları da caiz değildir. Bu hususta, harbîde olduğu gibi kendi rızasıyla malını verdiği de iddia edilemez. Çünkü şer`ân bir müslümanın kendi malını itlaf hususunda rızası geçerli değil, haramdır: “Artıran da, artırmayı isteyen de muhakkak ribâ yapmıştır.”(55) hadisi bunu gösterir.

Bu müslüman dârulislâma geldikten sonra dârulharbe dönecek olursa, onunla faiz muameleleri yapmak ittifakla caiz değildir. Çünkü bu suretle dârulislâma hicret ve malını da ihraz etmiş olur.

Dârulharbde müslümanın harbî ile faiz muamelesinde bulunması hususunda bazı muasır müellifler de cumhuru fukahanın görüşünü tercih etmektedir.(56) Bu müelliflerden ez Zuhaylî, harbînin malının ganimet yoluyla mubah ve helâl sayılmasının, onun malını medenî akidlerle almaktan ayrı olduğunu, bu akitler vasıtasıyla almanın haram irtikaba teşvik ve haram işlemeğe yol açacağını ileri sürer. Bu görüşün aynı zamanda, İslâm prensiplerinin yüceliğine ve gayrimüslimler önünde kudretini korumaya delâlet ettiğini, böylece her yerde insanların İslâm esaslarından etkileneceğini söyler.(57) Haramdan kasıt, zarardan korunma ve ondaki mefsedetten sakınmadır. Bu sebeple, İslâm`da haramın şümûl, ta`mim ve ittiradla vasıflanması gerekir. Bu hususta şahıs, gurup ve mekânlar arasında fark olmamalıdır. Müslüman ister yönetici, ister alelade bir fert ve ister İslâm ülkelerinde, ister küfür ülkelerinde bulunsun. Bu sebepledir ki, İmâm Malik, Şafiî, Evzâ`î, Ebû Yûsuf ve İshâk gibi birçok hukukçu, harama delâlet eden ilgili nassların ıtlakına dayanarak faizin dârulislâmda olduğu gibi dârulharbde de haram olacağını ileri sürerler.(58) Şunu da belirtmek gerekir ki, her ne kadar Ebu Hanife ve Muhammed dârulharbte harbîden faiz alınmasını ve onunla fasid akidler yapılmasını caiz görüyorlarsa da, buna dayanarak müslümanın her fırsatta bu tür muamelelere tevessülü doğru değildir. Bu hukukî görüş ve izahlarla belirtilmek istenen asıl husus, dârulharbde cereyan eden bu nevi muamelelerle ilgili olarak dârulislâmda açılacak davalarda, mahkemece akdin iptaline hüküm verilmeyeceği ve muamelenin hukuken geçerli sayılacağıdır. (59)

 

ÜÇÜNCÜ BÖLÜM

DÂRULHARBDE FAİZ VE BİZ

 

Dârulharbde, cumhurun “caiz değildir” demesine rağmen İmam-ı Âzam ve İmam Muhammed müslümanların harbîden faiz almalarının caiz olduğunu ileri sürmüşlerdir. Fakat dârulharbde müslümanın harbîye faiz vermesine caiz diyen hiçbir kimse yoktur. Yalnız yirmibirinci asrın yarı mektepli ukalâsı, Kur`an, Sünnet, İcmâ ve Kıyasın karşısına geçip, “müslüman dârulharbde harbiye faiz verir” demişlerdir.

Altları delik kovalarla değirmene su taşıyan bu insanların ortaya koydukları delilleri biz birer birer inceledik. Delil ya da delil sayılan konuların hiçbirinin harbiye faiz vererek para ve mal satın alma ile asla ilgisi yok.

Armut ile elmanın kıyası gibi bir kıyas.. Yazı tura oyunu ile verilen fetva… İki ile ikinin çarpımından üç çıkaran anlayış…

Yapılan iş, içtihad mı, kıyas mı?.. Bu asla belli değil!

İçtihat yapılıyorsa, hani konu hakkındaki âyet ve hadisler? Kıyas yapılıyorsa, hani asıl, fer`i ve ortak illet?

Bu bölümde “bankaya faiz ödeyerek cami ve ev alınır” diyen fetvanın çevresinde bize yazılı ve sözlü sunulan delilleri bulacaksınız. Buyurun beraber okuyalım.

 

I- BANKADAN FAİZ ALINIR MI?

 

Bugün için, Avrupa’da ya da herhangi bir küfür ülkesinde bankadan faiz alınıp yenilir mi? Böyle bir davranış bize neye mal olur? Kazanır mı, kaybeder miyiz?

Bu gibi soruları daha da çoğaltabiliriz.

Başından beri yaptığımız araştırmalar ve gösterdiğimiz tepkilerde İmam-ı Âzâm ve İmam Muhammed`e karşı bir tavrımız yoktur. Olmamalıdır da. Fakat bu iki müçtehidin mezkur görüşlerinin bugün için tatbikinin sorgulanması vardır. Bu gereklidir. Çünkü küfür milleti, zarardan kâr sağlamayı öğrenmiş ve bugünkü sistem içerisinde banka düzeni ile istisnasız önüne geleni sömürmeyi başarmıştır. Türkiye`deki son ekonomik bunalımın temelinde de faiz ve banka sistemi yatmaktadır.

Böyle bir sisteme, yani sömürü sistemine sahip kuruma değil faiz vermek, almak bile müslümanı mahşer günü hesabını veremeyecek duruma düşürmesinden korkuyoruz. Cehenneme odun olmamak için uyarılarımızı yapmak istiyoruz. Varsın, kendilerini “Allâme-i Cihan” kabul edenler, bol keseden atsınlar. Biz faiz çukuruna düşenleri tutup kaldırmaya devam edelim.

Yine tekrar edelim: Ebu Hanife ve İmam Muhammed`e göre harbîden faiz alınır.

İmam-ı Azam ve İmam Muhammed bu hükmü verirken, parayı iktisadî bir silâh olarak düşünüp, müslümanın onu kafirin ülkesinde ve onun rızasıyla, herhangi bir yolla alabileceğini, böylece onu iktisaden zayıf düşüreceğini, müslümanın hiçbir surette faiz veremeyeceğini, yani fazlalığı müslümanın alması halinde bunun caiz olabileceğini kastettiklerini, arkadaşları olan imamlar açıklamışlardır. Nitekim İmam-ı Azam kumarı da aynı kategoriye sokmuş ve yüzde yüz kazanacağını bilmesi halinde müslüman dârulharbte bir harbî ile kumar oynayabilir, demiş ve meseleye Rum Sûresinin başında işaret edilen ve Hz. Ebu Bekir`in şirk diyarı olan Mekkelilerle girdiği bahsi delil göstermiştir. Çünkü bahsin kumardan başka bir anlamı yoktur ama Hz. Ebu Bekir kazanacağını Allah Resûlü`nün haber vermesiyle kesinlikle bilmektedir. Durum böyle olunca İmamı Azam ve İmam Muhammed`in cumhurun karşısındaki bu görüşlerini alsak dahi, günümüzde müslümanın hiçbir yerde onların görüşüne göre de banka faizi alıp yiyemeyeceğini rahatlıkla söyleyebiliriz. Çünkü faiz sistemi artık değişmiş ve fertlerin yerini müesseseler almıştır. Diyelim ki Almanya`da bir müslüman 100 markını bankaya yatırmış ve meselâ yılda % 10 faiz almış, sene sonunda da parası 110 mark olmuş olsun. Banka, hali hazırdaki sisteme göre bu sayede bu mevduatın (ankes hesabı ayrıldıktan sonra) yaklaşık 5 katı kredi verebilecek ve daha yük-sek, meselâ % 15 faiz uygulayacağından 5 x 15=75 DM. kazanmış olacaktır. Yani müslüman Ahmet kendi kazandığı 10 DM. karşılığında Alman Hans`a 65 DM. Kazandırmış olacaktır. Görüldüğü gibi buna caiz diyen hiçbir İslâm hukukçusu yoktur. Türkiye için durum daha da değişiktir. Dârulharb olduğunu söyleyen görüşten hareket etsek dahi, faiz müessesesi dediğimiz gibi bir banka olacaktır. Ve banka Yahudi Mişon`un ve Mişonlaşan Türk’ün olsa bile bir taraftan Ahmet Ağa yatırıp, öbür taraftan Mehmet Ağa almış olacağından, bir yönüyle müslüman faiz ver-miş, öbür yönüyle de müslüman, müslümandan faiz almış olacaktır. Bu ise hiç caiz görülmez.(60)

Böyle bir durumda hıristiyan Hans ve yahudi Mişon`dan başkası köşeyi dönemeyecektir. Müslüman Ahmet de, kendisini öldürecek silah ve mermiyi altın tepsilerle anasının helal sütü gibi katillerine sunacaktır.

Bugün için İmâm-i Âzam ve Muhammed`in görüşleri uygulanamaz. Yani faizden fazlalığı müslüman alsa bile kazanan harbî oluyor. Çünkü harbînin bankasına yatırdığım paramdan alacağım faizin daha fazlasını o, ben paramı başkalarına faize vererek kazanacaktır. Ben sadece harbîyi zengin etmekten başka işe yaramayacağım. Bu durumda kaybeden harbî değil, yine ben olacağım. Bu da küfrü ayakta tutmaktan başka bir şey olmayacak.

Banka, ya da para ticareti ile uğraşan diğer kuruluş ve kişiler, benim kazandığımdan daha fazlasını benim param ile kazanıyorsa, bu durumda harbî kaybeden değil benim sırtımdan para kazanan oluyor. Ben de onun saltanat sarayının direği oluyorum. Bu nedenle biz harbî ile faizli işlemlerin yapılmasına taraftar değiliz. Faizli işlemlerin neticesi benim aleyhime harbînin ise lehine oluyor.

Netice olarak söylemek gerekirse, her ne kadar İmâm-ı Âzam Ebu Hanife ve İmam Muhammed dârularbde gayrimüslimden faiz alınmasını caiz görüyorlarsa da, Müslümanların buna dayanarak her fırsatta faiz almasını uygun görmüyoruz. Müslümanların gayrimüslim ülkelerde gayrimüslimlerden de faiz almaması daha isabetli olur kanaatindeyiz. Çünkü cumhur dediğimiz âlimlerin çoğunluğu haramın her yerde haram olduğunu, dolayısıyla dârulharbde gayrimüslimden de faiz alınamayacağını söylüyorlar. Böyle olunca biz Müslümanların cumhurun görüşünü esas almamız daha uygun olur.

Diğer bir husus, İslâmiyet cihanşümul bir dindir. Onun güzelliklerini sadece Müslüman ülkelerde değil, gayrimüslim ülkelerde de göstermemiz gerekir. Biz eğer hakiki İslâmiyet’i yaşar ve İslâm`a lâyık doğruluğu gösterebilirsek sâir din mensuplarının gruplar halinde İslâmiyet’e girdiğini görürüz. Böyle olunca gayrimüslim bir ülkede yaşayan bir Müslüman faizli bir muameleye girerse, karşısındaki gayrimüslim de, “Sizin dininizde faiz haram değil mi?” diye sorsa, o da cevap olarak, “Bizim sizden faiz almamız caiz, fakat size faiz vermemiz caiz değil” dese, bunun hikmetini nasıl izah edecektir? İslâmî emirleri bir bütün olarak göstermenin sıkıntısını çekmez mi? (61)

 

II- VERESİYE SATTIĞI MALI PEŞİN PARA İLE GERİ ALMAK (BEYU`L-İYNE)

 

İslâm`da para peşin mal veresiye veya mal peşin para veresiye satış yapmak caiz görülmüştür. Birincisi selem akdi adını alır, bunun standart misli mallarda, teslim tarihi belirlenerek yapılabileceği sünnetle sabittir. Mal peşin para veresiye satışlar, vadeli satış adını alır. Bu da Kitap ve Sünnetle caiz görülmüştür. Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Ey iman edenler! Tayin edilmiş bir vakte kadar birbirinize borçlandığınız zaman onu yazın.”(62) Bu âyet genel anlamda peşin ve vadeli satışları da kapsamaktadır. Nitekim Resûlullah (s.a.) bir Yahudi’den veresiye yiyecek satın almış ve demirden zırhını rehin olarak bırakmıştır.

Diğer yandan veresiye satışlara kimi zaman finansman temin etmek için başvurulmaktadır. Meselâ; bir kişi bir başkasına vadeli bir satış bedeli karşılığında bir mal satsa, sonra aynı malı ondan peşin paraya satın alsa, bu durumda iki satış akdi gerçekleşmiş olur. Bir otomobili bir yıl vadeli yetmiş milyona satıp elli milyona geri almak gibi. Bunu alıcı bakımından düşünürsek, yetmiş milyona bir yıl vadeyle satın aldığı otomobili peşin olarak aynı kişiye elli milyona satmış olur ve böylece bir yıl süreyle kullanabileceği elli milyon lira finansman sağlamış bulunur. Vadeli olarak aldığı bu aracı, üçüncü bir kimseye peşin parayla satması mümkündür. Bütün bu durumlarda her iki satım akdi de rükün ve şartları tam olduğu için dış görünüş bakımından geçerlidir. Bu tür satışlara Mâlikîler “büyûu`l-âcâl (vadeli satışlar)”, bazı bilginler ise, “beyu`l-iyne (iyne satışı)” adını verirler.

Gerçekte böyle bir satış, faizli kredinin yasak ve çirkin görüldüğü bir toplumda, faizi alış veriş muamelesi içinde gizlemek amacıyla yapılmaktadır. Başka bir deyimle meşrû bir muamele, meşrû olmayan bir amaca ulaşmak için bir araç olarak kullanılmış olur. Meselâ; bir kumaş tüccarı kendisinden üç ay süreyle on milyon lira ödünç para isteyen kimseye, bir top kumaşı üç ay vadeli on iki milyona satıp teslim ettikten sonra aynı kumaşı on milyon peşin para ile geri satın alsa “iyne satışı” gerçekleşmiş olur. Burada paraya ihtiyacı olan kimse on milyonu almış, fakat üç ay sonrası için, veresiye kumaş satın alma işleminden doğan on iki milyonu borçlanmış bulunur. Bu iki milyon fazlalığın faize benzediğinde şüphe yoktur.(63)

Ebu Hanife`ye göre, üçüncü kişinin araya girmesi halinde iyne satışı caiz olur. Şöyle ki, meselâ; bir kimse kumaş tüccarından on milyon ödünç ister. Tüccar para yerine ona on milyon tutarındaki bir top kumaşı üç ay vade ile oniki milyona satarak teslim eder. Bu kimse kumaşı üçüncü bir kişiye meselâ, on milyona satıp teslim eder, üçüncü kişi de kumaşı ilk satan tüccara alış fiyatı üzerinden yani on milyon lira peşin para ile satar. Sonunda paraya ihtiyacı olan kimse bu üçlü alışveriş sonucunda on milyon nakit parayı almış ve üç ay sonrası için on iki milyon lirayı borçlanmış olur.

İyne satışı ile ilgili olarak Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: “İnsanlar dinar ve dirhem konusunda cimrilik gösterir, iyne satışı yapmaya dalar, ineklerin arkasından gider ve Allah yolunda cihadı terkederlerse, Allah onlara bir bela indirir ve yeniden dinlerine dönünceye kadar bu belayı üzerlerinden kaldırmaz.”(64) Diğer yandan Zeyd İbn Erkam (ö. 66/689)`ın Hz. Âişe (ö. 57/-676) ile kıssası da bunu desteklemektedir. Eyfa kızı el-Âliye dedi ki: “Zeyd b. Erkam`dan çocuğu olan cariye (ümmü veled) olarak ben ve Zeyd`in eşi, Hz. Âişe`nin yanına girdik. El-Âliye dedi ki: “Ben Zeyd b. Erkam adına bir köleyi Atâ`ya sekiz yüz dirheme sattım. Sonra ondan (peşin) altı yüz dirheme satın aldım.” Hz. Âişe dedi ki: “Sattığın da, aldığın da ne kötü olmuş. Zeyd`e söyleyin. O, eğer tevbe etmezse Resûlullah (s.a.) ile birlikte katıldığı savaşta kazandığı sevabı kaçırmış olur, meğer ki akdi boza ve tevbe ede.”(65)

Ebu Yusuf´a göre iyne satışı geçerlidir. İmam Muhammed, Şâfiî ve Dâvud ez-Zâhirî`ye göre iyne satışı mekruh olmakla birlikte geçerlidir. Çünkü Şâfîler yukarıdaki Zeyd b. Erkam`la ilgili olan hadis için “sabit değildir ayrıca Zeyd`in bu konuda Hz. Âişe`ye karşı çıktığı da belirlenmiştir. Sahabe arasında görüş ayrılığı bulununca bizim izleyeceğimiz yol kıyastır” demişlerdir. Diğer yandan böyle bir satış, dış görünüş bakımından rükün ve şartları tam olan bir akittir. Burada gizli olan niyete de itibar edilmez. Akdin bu yönü Allah`a havale edilir. Ancak İmam Muhammed`in şöyle dediği nakledilmiştir: “Bu satım akdi kalbime dağlar gibi oturmuştur, faiz yiyicilerin uydurduğu kötü bir adettir. Çünkü Hz. Peygamber bu çeşit satış yapanları yermiştir.”(66)

Ebu Hanife`ye göre iyne satışında satıcı ile alıcı arasına üçüncü bir kişi girmezse satım akdi fâsit olur. Ancak araya üçüncü kişi girerse satış geçerli olur.(67)

Mâlikî ve Hanbelîlere göre ise böyle bir satış bâtıldır. Delil seddu`z-zerâyi` (kötülüğe giden yolu kapama) prensibidir. Hz. Âişe ile Zeyd b. Erkam (r.a.) kıssası da bunu desteklemektedir.

Sonuç olarak vadeli satılan bir malın yeniden satıcısına peşin ve ucuz şekilde dönmesi yapmacık alışverişlerin içinde faizi gizlemeye elverişli bulunmaktadır. Çünkü aynı malı iki kişinin karşılıklı olarak birbirine “iyne” yoluyla satmasında faiz şüphesi vardır.(68)

Bir başka kitapta ise şunları buluyoruz:

Bazı çevreler direk faize girmemek için işin hilesine giriyor. Meselâ bir şeye ihtiyacı olan birine ihtiyacı olan şeyi vadeli olarak satıp sonra düşük bir fiyata geri alıyor. Böylece faizden kurtulduğunu zannediyor. Oysa Peygamberimiz böyle bir alışverişi yasaklamıştır. Bu, faize alışveriş isminin takılmasından başka bir şey değildir. Nitekim Muhammed bin Hasan eş-Şeybânî, böyle bir alışverişle ilgili olarak şöyle der:

“Faizcilerin icad ettikleri bu alışveriş gönlüme dağlar kadar ağır geliyor.”

Böyle bir alışveriş sorulduğunda Peygamberimiz, “Allah aldatılmaz” buyurmuştur.(69)

 

Veresiye Sat, Peşin Geri Al Ve Alışverişte Faizi Gizle

 

Ben işimi beyu´l-iyne ticaretine uydurarak çok iyi bir şekilde faizcilik yapar ve milleti iliklerine kadar sömürebilirim. Fetva da hazır olduğuna göre, hiçbir mani yok demektir. Öyleyse hemen işe başlayalım:

Birinci yol: Bir büro kurar ve içine de birkaç eşya yerleştiririm. Benden borç istemeye gelene, sana şu malı veresiye yüze satarım ve seksene geri peşin alırım derim. Yüze sattığımı seksene geri peşin alırım. Bu adam bana yüz lira borçlanmış olur. Bu şekilde bir eşyayı milyonlarca insana satar ve geri alırım. Al sana seksen lira, yüz lira borcun var dememiş olurum. Ticaret yapmış olurum.

Bunun faizden farkını kim söyleyecek bana?

İkinci yol: “Veresiye satışda araya üçüncü şahsın girmesi gerekir” diyenleri memnun etmem gerekebilir. O da kolay. Dükkanımın üç beş metre ilerisine bir dükkan daha kurarım.

Ben veresiye yüze satarım. O da malın değeri olan seksene peşin satın alır. Bende o malı üçüncü şahıs olarak geri almış olurum.

Böylece faizden kurtulmuş olurum. Öyle mi?

Daha şimdiden faiz kokmaya başladı arkadaş. Yani bu iş beni sarmadı. Bunlardan vazgeçiyorum.

 

III- SATICI İLE ALICI ARASINA GİREN ÜÇÜNCÜ ŞAHIS

 

Yukarıda geçen bir bölümü tekrar buraya almak istiyorum.

Ebu Hanife`ye göre, üçüncü kişinin araya girmesi halinde iyne satışı caiz olur. Şöyle ki, meselâ; bir kimse kumaş tüccarından on milyon ödünç ister. Tüccar para yerine ona on milyon tutarındaki bir top kumaşı üç ay vade ile on iki milyona satarak teslim eder. Bu kimse kumaşı üçüncü bir kişiye meselâ, on milyona satıp teslim eder, üçüncü kişi de kumaşı ilk satan tüccara alış fiyatı üzerinden yani on milyon lira peşin para ile satar. Sonunda paraya ihtiyacı olan kimse bu üçlü alışveriş sonucunda on milyon nakit parayı almış ve üç ay sonrası için on iki milyon lirayı borçlanmış olur.

Beyu`l-iyneye göre bu alışverişte köşeyi dönen birinci şahıs, işini gören ikinci şahıs olurken, hamallık yapmak da üçüncü şahısa düşüyor.

Adını daha sonra vereceğimiz fetvada neler oluyor?

Sıkı durun beyler!..

Ev sahibi anında parasını alıyor ve cebine atıyor. Yani evini peşin para ile satıyor. Ev alan ikinci şahıs, üçüncü şahısa yalvararak araya sokuyor ve üçüncü şahsın istediği faizi ödemek zorunda kalıyor. Köşeyi en iyi dönen de üçüncü şahıs, yani banka oluyor. Yukarıdaki misalde üçüncü şahısa hamallık düşüyordu, ya da konu mankeni olmak kalıyordu. Malı da tekrar birinci şahıs alıyordu. Satıcı, alıcı ve banka arasında böyle bir olay gerçekleşiyor mu?

Banka burada hamal mı, yoksa kral mı?

Bu nasıl kıyas? Bu benim anladığım kıyasa asla uymuyor. Asıl ile feri` ortak bir illete sahip değiller. Bu durumda hüküm nasıl ortaya çıkacak?

Kim ne derse desin bu yapılan alışveriş, bal gibi bir faizdir. Hem de katıksız bir faiz. Giydirilen elbiseye ve yapılan makyaja rağmen, yine de ben buyum diye sırıtan faiz. Çünkü alıcı bankadan resmen ve alenen para satın alıyor para…

 

Banka Satıcı İle Alıcı Arasına Giren Üçüncü Şahıs mıdır?

 

Cevabımız şüphesiz hayır olacaktır. Bir kere bankanın bizim anladığımız manada ticaretle ilgisi yok. O sadece faiz ticareti yapmaktadır. Onun kârı, verdiği faiz ile aldığı faiz arasındaki farktır. Bu durumda, “banka üçüncü şahıstır” tezinin ortaya atılmasıyla önümüze bir yığın sakatlıklar çıkmaktadır.

Ebu Hanife`nin görüşüne bakarsak, banka asla üçüncü şahıs olmadığını görürüz.

Bunun haricinde:

1. Banka kendiliğinden veya ihtiyacı olduğu için değil, bilakis alıcının müracaat edip yalvarması ve para satarak faiz almak için araya girer.

2. Alıcı evin pazarlığını evin sahibi ile yapar, banka ile satın alacağı paranın pazarlığını ve hesabını yapar.

3. Alıcı, mal sahibi ile parayı peşin ödemek kaydı ile pazarlığını yaptıktan sonra banka devreye girer.

4. Banka vereceği paranın faizini hesap ederek senden alır ve sonra evin değeri kadar parayı sana verir.

5. Mal sahibi, malını veresiye değil, peşin satar ve anında parasını alır. Bu durumda yapılan ticaret “beyu`l iyne” sınıfına girmez. Çünkü iyne satışlarında esas olan veresiye satıp peşin geri almaktır.

6. Bankayı araya giren üçüncü şahıs kabul etmek, faize yeni bir kılıf geçirip, müslümanların gözlerini boyamaktan başka bir şey değildir.

Bu “iyne” satışları zaten şüphe ile karşılanması gereken konudur.

Allah Resulü`nün asla hoş karşılamadığı bir işi yapmak, ya da diğer müslümanları buna teşvik etmek, gözaçıkların ağızlarını sulandıracak eylemlere girişmek ne kadar makbuldür acaba?

Durun, durun bir kere!…

Madem ki, banka bu ticarette üçüncü şahıs, neden siz aldığınız maldan doğan fazlalığı mal sahibine değil de bankaya ödüyorsunuz? Sizin beyu’l iyne anlayışınız bu mu?

Beyu’l iyne’ye göre, siz mal sahibinden malı veresiye almış olmanız ve üçüncü şahıs olan bankaya peşin satmış olmanız ve de evin tekrar ilk sahibine geçmiş olması gerekmez mi?

 

IV- BANKANIN PARAYI SATICIYA ALICININ ELİ

DEĞMEDEN ÖDEMESİ

 

Faizcilerin sıkıştıkları yerde baş vurdukları bir oyun daha var.

Efendim!.. “Banka, alınan evin parasını doğrudan satıcıya öderse, bu faiz olmaz. Çünkü alıcının eli bu paraya değmiyor.” Demek ki, faizli işleri bir başkası benim için yaparsa ben sorumluluktan kurtulabiliyorum.

Bakın şu işe!..

Burada çok berbat misaller aklıma geliyor; ama, utancımdan buraya yazamıyorum. Terbiyem icabı ağzımı da bozamıyorum. Sadece yahudilerin cumartesi günü balıkları tutup kaçamayacakları bir su birikintisine hapsederek, pazar günü oradan çıkarıp yemeleri neticesinde maymuna çevrilmelerini hatırlatayım yeter.

Ey Allah`ın kulları!..

Bankanın mal sahibine ödediği para, faizi ile benim cebimden çıkmıyor mu? Çıkıyor! Niye Ali Cengiz oyunu oynuyorsunuz? Ve hangi kafa ile böyle bir oyuna bu dini alet ediyorsunuz? Utanma, sıkılma gibi mefhumlar var!.. İnsanın tepesini attırıp sağlı sollu konuşmaya niye zorluyorsunuz.

Ne Allah korkusu var, ne de kuldan utanma duygusu…

 

El Değmeden Ödeme

 

Ne Allah Resûlü`nün devrinde, ne de koyun ile kurdu yan yana otlatacak kadar adalete sahip Hz. Ömer devrinde yaşıyoruz. Biz, bir milyon lira, hatta üç yüz bin lira için insanların koyun gibi boğazlandığı bir devir ve yerde yaşıyoruz. Bunu kafalarınıza not edin beyler!..

Bu durumda banka, alıcının istediği parayı alıcının eline teslim etmiyor. Hatta satıcının eline bile teslim etmiyor. Doğrudan satıcının banka hesabına yatırıyor. Bu tedbir için yapılan bir uygulamadır. Doğacak kötülüklere engel olmak için bu yola baş vurulur. Yani, canın ve malın emniyeti için bu yapılır. Banka meydana gelebilecek olayların sorumluluğunu yüklenmek istemiyor. Zarara uğramayı hiç istemiyor.

Düşünün bir kere!.. Sırtında bir çuval para ile bankadan çıkan bir adam elli metre ilerde soyuluyor. Neticede tasarlanan proje suya düşüyor. İş yapılamadığı için de banka parasını tahsil edemiyor. Banka bu gibi riskleri göze alabilir mi? Tabi ki, banka emniyet için ne gerekiyorsa yapacak ve ne alıcının, ne de satıcının eline çuval dolusu parayı teslim edecektir.

Böyle bir uygulamayı kendi lehlerine çeviren açıkgözler, faizi helalleştirdiler. İnsanın midesini bulandıran, berbat bir tez ortaya attılar: “Bankanın parayı mal sahibine alıcının eli değmeden öderse, bu faiz olmaz” dediler.

İlmi, fikri, kabiliyeti ve engin görüşü olmayan insanların bu tavırlarının altında iyi niyetin yattığı söylenemez. Delilsiz, desteksiz atışların karavanaya gitmesi bile onları uslandıramaz. Döner döner hep aynı şeyi tekrarlarlar.

 

El Değmeyen Faiz Ve Servet

 

Bir haramı bir başkası benim için işlerse, ben de bundan menfaat sağlarsam, bu bana helal olur öyle mi? Böyle bir saçmalığa karnım tok, çok şükür.

Ben terbiye sınırlarını aşıp, bu düşüncede olanlara bir soru sormak istiyorum.

Mayası bozuk birine: “Git şu mahalledeki iki üç namussuz kadını al! Falanca yerdeki evi de kirala ve orada bunların ticaretini yap. Kazandığın paradan benim hakkımı da senin falanca semtteki ticarethanenden ver” desem, olur mu? Ya da “kazandığın paranın bana düşeni ile bana emlak al” desem, olur mu?

Bankanın parası benim elime değmeyecek ama, bu borcu ben bankaya ödeyeceğim. Ve bu servet bana helal olacak. Benim adıma yapılan faizli muamele faiz olmaktan çıkacak. Bırakın bu lafları, Allah aşkına!..

Böyle bir anlayışı, İslâm düşmanları dile getirmiş olsalardı, onlardan başkası beklenemez der ve gereğini yerine getirirdik. Fakat bütün bunlar İslâm adına yapılıyor.

 

V- KULLANDIĞIMIZ PARALARDAN FAİZ OLUR MU?

 

Aşağıda zikredeceğimiz fetvanın altında imzası bulunanların oluşturduğu fetva kurulundan birini biraz sıkıştırdığım zaman, “kullandığımız kağıt paralardan faiz olmaz” dedi ve işin içinden çıktı. Yahu ben mi yanlış dünya da yaşıyorum, yoksa dünya mı yanlış zemine park etti? Öyle ya!.. Bir konuda iki doğru olamaz.

Müsteşriklerin yanında Öztürk ve Beyaz gibi yerli müsteşriklerle harb edelim derken, bir de tepeden akıllılar sardı etrafımızı.

“Kullandığımız banknotlardan faiz olmaz.”

Bu düşüncede olan, hatta bu fetvanın çıkmasında en büyük paya sahip olan birine, ben elimdeki araba anahtarını göstererek: “Bu anahtarı sana satıyorum. Bana bir altın verir misin” dedim. Afalladı. Yeryüzünde altın para mı kullanılıyor da, bana kalkıp: “kullandığımız paralardan faiz olmaz” diyorsunuz. Her türlü ihtiyacınızı yürürlükte olan paralarla göreceksiniz. Sonra ucu size dokunmaya başlayınca da “kullandığımız paralardan faiz olmaz” diyeceksiniz. Öyle şey mi olur?

İşinize gelirse imamlara müracaat ediyorsunuz. Para konusunda niye müracaat etmiyorsunuz. İşiniz düşerse Ebu Yusuf, Ebu Yusuf`tur. Ya işinize gelmezse, Ebu Yusuf`un para konusundaki görüşleri de diğerleri gibi hiçbir şeydir. Ebu Yusuf`un yürürlükteki paraların altın ve gümüşün yerine kullanılabileceğine dair görüşüne niye kulak tıkıyorsunuz?

Yürürlükteki paraları altın ve gümüş yerine kullanırken hiç sesiniz çıkmıyor. “Hayır ben bunları kullanamam. Bunlar geçersizdir” demiyorsunuz. Her işinizi bu mevcut paralarla görüyorsunuz. Bu paralara sahip olduğunuz için zengin de sayılıyorsunuz. İcabında bu paralar sayesinde diğer insanlara tepeden bile bakabiliyorsunuz; çünkü zenginsiniz. Yani bu paralar sizi büyük göstermeye de yetiyor. Fakat konu menfaat limanına demir atınca ciyak ciyak bağırmaya başlıyorsunuz:

“Bu kullandığımız paralardan faiz olmaz.”

Niye olmaz?

“Efendim, faiz hangi maddelerde olur, bu belirtilmiş. Bu paralar faiz alanına girmiyor.”

Siz de haklısınız!.. Fakat şeytana pabucunu ters giydirme planları ile uğraştığınız için artık düşünemez hale gelmişsiniz dostlarım. Bu yüzden haklısınız diyorum. Asla doğrusunuz demiyorum. Kafalarınız ancak bu kadarını kavrayabiliyor.

Neden burada da kıyas yapmıyorsunuz? Yapacağınız kıyas aleyhinize olacağı için buna cesaret edemiyor musunuz? Hadi!.. Burada da kıyas yapsanıza!.. Her şey ortada. Hadislerde bahsedilen altın, gümüş vesaire asıl, bugünkü kullanılan paralar da feri`dir. Ortak illet de var. Size düşen görev ise, hükmü ortaya çıkarmak.

Bu çok mu zor? Ya da işinize mi gelmiyor?

 

Yürürlükteki Paralardan Alınan Fazlalık Faiz Olmaz mı?

 

“Altın, gümüş, buğday, arpa, hurma ve tuz maddeleri alınıp karşılığında fazla verilirse faiz olur. Fakat Türk lirası bu maddelerden değildir. Bu sebeple Türk parasından alınan fazlalık faiz olmaz” sözünün doğruluk derecesi nedir?”

Bu soruya verilen cevabı beraber okuyalım:

Faiz, tembel tembel oturup başkalarının sırtından para kazanmak, demek olduğundan birçok kimseye câzip gelmektedir. Fakat toplumumuz ekseriyet itibariyle Müslüman olduğundan faiz yiyene iyi gözle bakılmamaktadır. Bunun içindir ki, gerek faiz yemek isteyen, gerekse faize karşı halktaki hassasiyeti kırmak isteyen bazı kimseler faize çeşitli isimler takmakta meselâ “faiz de alışveriş gibidir” demekte veya bu nevi fetvalar bularak zihinleri karıştırmaktadır. Meselenin doğrusunu ise şöyle izah edebiliriz.

Peygamberimiz (s.a.) bir hadislerinde: “Altın, gümüş, buğday, arpa, hurma ve tuz gibi maddelerin birbirleri ile değiştirilmeleri, yani satılmaları halinde eşit ve peşin olmaları gerektiğine işaret etmiş, aksi halde alınan fazlalığın faiz” olacağını beyan buyurmuştur.(70)

Hanefî, Şâfiî, Mâlikî ve Hanbelî mezhebi alimleri bu hadiste sayılanlara kıyas ederek bu altı maddenin dışında kalan maddelerden alınan fazlalığın da faiz olduğunu ifade ederler. Bu dört hak mezhebe göre faiz, akit yapan taraflardan birisine herhangi bir mal karşılığı olmaksızın verilmesi şart koşulan fazlalıktır. Cinsi ve miktarı aynı olan iki mal birbirleri ile değiştirilirken taraflardan birisinin fazla vermesi faiz olur. Bu tarife göre on bin lirayı on bir bin lira ile değiştirmek, on bin lira borç verip on bir bin lira almak, on gram altını peşin veya vadeli on beş gram altına değişmek faizdir.(71)

Ancak, Kur`an ve sünnetin zâhiri manasına göre hüküm veren Zahirî mezhebi, hadisde sayılan altı maddenin dışındaki maddelerden alınan fazlalıkları faiz saymamaktadır.(72) Zahirî mezhebi hak bir mezheb olmakla birlikte hükümlerinde “icmâ ve kıyas” yer vermedikleri için görüşleri sadece kitaplarda kalmıştır. Günümüzde bu mezhebe bağlı olan çok az sayıda kimse vardır.

Oysa İslâm fıkhının iki mühim esası ve hakkında âyet ve hadis bulunmayan bir çok hükmün kaynağı icmâ ve kıyastır. Bunun için Zahirî mezhebinin hadisde sayılan maddeleri esas alıp kıyası kabul etmeyen görüşleri dört mezhebin görüşüne uymamakta ve eksik kalmaktadır.

Kaldı ki, yukarıdaki hadisde “Bu altı maddenin dışındaki maddelerden alınan fazlalık faiz olmaz” şeklinde bir ibâre de bulunmamaktadır.(73)

Bugün kullanılan kağıt paralardan faiz olmaz diyen görüş ile muamelatta altın, gümüşle banknotlar arasında bir farkın olmadığı, altın ve gümüşün olmadığı yerde bunlar gibi kullanılan banknotların aynı işleme tabi olacağı görüşü hatırlatılarak, bu iki görüş hakkında şeriatın hükmü sorulan Fakih Üstad Yusuf el-Kardavi şöyle cevap veriyor:

Ben bu sorunun hükmünü soran kardeşimize ikinci görüşün doğru olduğunu, bundan başka doğru görüşün olmadığını belirtmek istiyorum. Buna göre banknotlar (kağıt paralar) aynen altın ve gümüş yerine kaimdir. Dolayısıyla altın ve gümüş ile banknotlar arasında herhangi bir fark yoktur.

Artık günümüzde insanlar altın ve gümüşü bırakıp işlemlerini tamamen banknotlarla yapıyorlar. Peki insanlar banknotlarla işlemlerini yapıyorlar diye altın ve gümüşe yönelmek istemiyorlar diye İslâm hukukunda çok önemli bir yer tutan faiz meselesini iptal mi edelim?

Bu paralara sahip olan insanlar halk nazarında zengin sayılıyorlar. Zenginlere farz olan zekat onlara da farzdır. Bu adamların altın ve gümüşü yok diye fakir kabul edip onlara zekat verilir diyen de yok. Biri kalkıp böyle bir şey söylese aptal ya da deli kabul edilir. Evliliği helal kılmak için bu kağıtlar mehir olarak verilir. Çünkü bunlar maldır.

Bir şey satın almak isteyen, bunları karşılık olarakta verebilir. Çalıştırılan insana ücret olarak da verilebilir. Yanlışlıkla birisi öldürüldüğü zaman diyet olarak da verilebilir. Dolayısıyla öldürdüğü insanın kan bedeli olur. Tüm muameleler bunlarla yapılabilir. Netice olarak diyebiliriz ki, bu kağıtlar artık altın ve gümüşün yerini almış durumdalar, bunun aksi düşünülemez. Kimsenin bu konuda şüphesi olmasın. Böyle olsaydı, kan parası olarak, kızına mehir olarak, sattığı malın karşılığı olarak, ya da ev kirası olarak veya herhangi bir mal yerine almaya razı olur muydun?

Evet onu nakit olarak gördüğümüz için muamelelerimiz de artık nakit durumundadır. Şeriatın hükmüyle yöneten padişahlar da buna karşı çıkmadıkları için, altın ve gümüş piyasada para olma konumunu kaybetmiş ve yerlerini kağıt banknotlara bırakmıştır. Ben hiçbir düşünürün bu konuda şüphe edeceğine ya da başkalarını şüpheye düşüreceğini zannetmiyorum. Dolayısıyla kâğıt paradan, karşılıksız fark almak da, vermek de kesinlikle faizin ta kendisidir. Kim böyle yaparsa Allah ve Resûlünün açmış olduğu bir savaşın içindedir ve kimde bu faiz anlaşmasına ortak olmuşsa faizi yiyeni, yedireni, yazıcısını, şahitlerini lanetleyen Muhammed (s.a.)`in diliyle lanetlemiştir.(74)

 

VI- KİRASI FAİZ BORCUNU ÖDERSE…

 

Alın size ipe sapa gelmeyen bir basitlik daha!.. Ben bunun hangi ucundan tutup da kaldırayım? Hangi noktasını düzelteyim? Ne diyeyim ey müslümanlar?

Başından beri aklımın almadığı nokta, burada da beynimi tırmalamaya devam ediyor. Artık boğulmaya başladım. Tiksinmemek elde değil.

Yahu!.. Siz kâr, zarar, kazanç, kaybetme, menfaat, cihad gibi kavramlardan ne anlıyorsunuz? Üç günlük dünya sefası uğruna neleri feda ediyorsunuz?..

Anlaşılan siz, katiline silah temin eden insandan başkası değilsiniz. Başka bir ifadeyle siz intihar ediyorsunuz. Bu intihara da Allah Teâlâ`nın dinini alet ediyorsunuz.

Bu durumda da zengin olan ve bizim kanımızı emen banka olmuyor mu? Bu hükmü nereden çıkardınız? Kitap, sünnet ve icmâ ile haramlığı sabit olan faizi meşrulaştırma gayreti size ne kazandırıyor? “İmam-ı Azam harbîden faiz almak caizdir dedi, biz de harbiye faiz vermeyi caiz kıldık” mı diyorsunuz?

Hani “kirası faizini öderse, alınan mülkün faizi helal olur” diyen deliliniz?

Hani Ebu Hanife, harbîden faiz alınmasına cevaz verirken, parayı bir silah olarak kullanma açısından ele almıştı? Fakat bugün, harbîye faiz verilmesini normal görenlerse, bunun tam tersine hareket ediyorlar.

Efendim: “Kirası borcunu ve faizini ödüyorsa…” ifadesini kullanarak, faizi helal kılma gayreti içerisindeler. Fakat bu sebep olunan fazlalığın birilerini yani faiz sistemi ile çalışan, daha açıkçası geliri faiz olan bankayı zengin ettiğini bilmiyorlar galiba.

Küfrü zengin etmenin caiz olduğunu birileri bana isbat edebililr mi?..

Burada siz fazlalığı ev sahibine ödemiyorsunuz, aksine faiz kurumuna ödüyorsunuz. Bununla siz, faiz sistemini ayakta tutuyorsunuz. Bu evin değeri bana göre daha yüksek, onun için daha fazla ödemek istiyorum deme şansınız yok. Zaman aşımından ve alamadığı parasından dolayı ev sahibi zarara uğramıyor. Bu nedenle ben ev sahibinin zararına ortak olmaya çalışıyorum deme şansınız hiç yok.

Bu kadar saçmalık yeter sanırım!..

 

Borcu Kira Öder Gibi Ödemek

 

Satın alınan evin bankaya olan borcunu ödemeyi ev kirası ödeme ile kıyas yapınca bambaşka bir görüntü çıkıyor ortaya.

Hayret!..

Faizi faiz olmaktan çıkarıp, her şeyi mubah sayma alışkanlığımız bize, yeni bir yol buldurdu. Kira olarak ödeyeceğimiz parayı, banka faizi olarak ödememiz halinde caiz olurmuş. Yani -hâşâ- faiz olmaktan çıkarmış.

Nerede deliller?..

 

VII- ASIL SATICI BANKA MI?

 

Verilen fetvadan yola çıkarak bu soruyu soruyoruz. Çünkü fetvanın sonuç cümlesinde: “…üçüncü şahıs olan banka satıcı ile alıcı arasına girip, asıl alıcıya evi satan banka olduğundan dolayı…” ifadesi yer alıyor.

Gerçekte ise, bunun böyle olmadığı ortada. Yine bankanın alışverişte üçüncü şahıs olmadığını da yukarıda belirtmiştik. Konuyu kapatalım derken, bir de alıcıya evi satan asıl şahıs olarak bankanın ortaya sürülmesi çıktı. Bu iddia hem korkunç, hem de seviyesiz bir iddiadır.

Burada basit iki soru soralım:

1. Banka gelip, “Ey vatandaş! Sen ev almak istiyormuşsun. Ben ev satıyorum” diyor mu? Hayır!..

2. Ya da alıcı bankaya gidip: “Ey banka! Ben, şurada bir ev satın aldım. Senden de para satın alıp borcumu ödemek istiyorum. Bana para ver” mi diyor? Evet!..

Adam, bankaya gidip, “bana faizle para ver” diye yalvarıyor. Faizin yüzdesini, ödeme süresini ve ödeme güçlüğü karşısında kanunî sürecin işleme şeklini bankanın isteğine ve beşerî kanunlara göre kabul ediyor. Sonra da, “evi bana satan bankadır,” diyor.

Kimi kandırıyorsunuz be adamlar? Allah sizden akıl ve fikri çekip aldı mı yoksa?

Hani delil?

Şunu bana lütfen açık açık anlatın!..

Banka araya giren üçüncü şahıs mıdır, yoksa asıl satıcı mı?.. Diğer bir ifade ile hem üçüncü şahıs, hem de asıl satıcı mı?

 

İpotek Bankanın Satıcı Olduğuna Delil midir?

 

Bankanın evi ipotek etmesini, borcu ödeyemediğiniz takdirde, evin bankaya geçmesini delil kabul ediyorsanız hava alırsınız. Bu ipotek, bildiğimiz rehindir. Fakat bu sattığı malın karşılığı olan rehin değildir. Verdiği faizli paranın tekrar kurtarılabilmesi için bir tedbir yani icra yoludur. Borcun ödenmemesi halinde banka elbette eve el koyacaktır. İcra ile evi sattırıp parasını kurtaracaktır.

Kimse darılmasın ama, biz galiba boş konuları tartışıyoruz. Ya her şeyimiz elimizden alınmış, ya da el konulmuş durumdayken biz, dinin orasını burasını yontarak Nasreddin Hocanın kazına benzetmeye çalışıyoruz.

Daha ne olabilir ki?..

 

Satış Ya da Faiz Sözleşmesi

 

Masa başında verilen fetva böyle olur işte. Banka ile yapılan “faiz sözleşmesi”ni alır, “satış sözleşmesi” diye adama yuttururlar. Çapanoğlu olmazsa da, Çapanoğlu`nun torunlarından biri çıkar ve adam gibi bir soru sorar: Siz banka ile hangi sözleşmeyi yaptınız? Satış sözleşmesi mi, faiz sözleşmesi mi?..

Avrupa’nın neresinde olursanız olun, emlak alırken satıcı ile “satış sözleşmesi,” faizli para kullanacaksanız banka ile de “faiz sözleşmesi” yaparsınız. Banka, bu alışverişte mal sahibine ödediği parayı faizi ile alıcıdan ister. Alıcıya ödeme planı ve miktarını bildiren banka, herhangi bir sebepten dolayı iki, üç ay parası ödenmediği takdirde ipotek altına aldığı emlake el koyar. Mahkeme yoluyla satılan bu emlakten parasını tahsil eder.

Ne tapu denen belgede, ne de alım-satım belgesinde bankanın satıcı olduğu yazılıdır. Hal böyle olunca, nasıl oluyor da banka malı satan asıl kişi olarak lanse ediliyor? Hâlâ aklım almıyor…

Anlaşılan birileri bizi öyle oynatıyor ki, neye uğradığımızı bilemiyoruz.

Aslında “ısmarlama fetva” sözü bile küçük kalıyor burada. Fakat daha fazlasını söylemeye de niyetimiz yok. Bu konuda fetva verenleri daha fazla kızdırmış oluruz. İnatlarında daha fazla direnmelerine sebep olmuş oluruz.

Biz bir yerlerde derin devlet arıyoruz. Derin devlet aslında içimizde. Önce fert olarak “ben yaptım oldu” mantığından vazgeçmeliyiz. Sonra dernek, vakıf ve partilerimizdeki derin devleti ortadan kaldırmalıyız. Sonra da devletdeki derin devlete karşı mücadele etmeye yüzümüz ve gücümüz olsun.

 

Para Verip Ev Alıyorum

 

Elimizdeki fetvanın sahibi olan Selahaddin Kip hoca ile 2002 yılı hac mevsiminde beraberdik. Hocayı gökte ararken yerde bulmuştum. Mekke’de enine boyuna konuşmayı denedim. Bu sorgulama hoca isyanı basıncaya kadar devam etti.

Şunu baştan belirteyim ki; hoca, kapitalist ekonomiyi, Avrupa’daki banka sistemini, bankaların para transferindeki emniyete verdikleri önemi bilmiyor. Hatta bir ara fetvanın İslam ülkesi için de geçerli olduğunu söyledi. O an sesimi çıkarmadım. Konuşmamız epeyce ilerledikten sonra bu kez ben: “Bu fetva İslam Devleti için de geçerli midir” dedim. “Evet geçerlidir” dedi. “İslam ülkesinde faizle çalışan banka olur mu?” dedim “Olur” dedi?

Bu noktadan sonra boşuna çene yormanın ve tartışmanın anlamının kalmadığına karar verdim. İslam Devleti’nde faizli bankanın olamayacağını bilemeyen birine benim dil döküp, zaman harcamam faydasızdı.

“İslam Devleti’nde asla faizli muamele yapan kurum ve kişi olamaz” diyerek konuyu kapattım.

“Para verip ev alıyorum” diyordu devamlı…

Evet para verip ev alıyordu. Bunda haklıydı. Fakat evi ve parayı nerelerden aldığını açıklayamıyordu.

Fetvasının da naslara dayandığını durmadan tekrarladı ama, delillerin neler olduğunu asla ortaya koyamadı.

 

Sahibinden Ev, Bankadan Para Satın Almak

 

Evi ev sahibinden, parayı da bankadan satın alırsınız. Bu bir gerçektir. Güneşin balçıkla sıvanamayacağı gerçeği kadar gerçek!

İpotek konulması, bankanın parayı doğrudan satıcıya ödemesi bu durumu değiştirmez.

İpotek konulması, bankanın parayı doğrudan satıcıya ödemesi ile asıl satıcının banka olduğuna hükmediliyorsa -ki öyle diyorlar- bunun da düşünemeyen insanların içine düştükleri çıkmazdan başka bir şey değildir deriz.

Evet “ev alıp, para veriyorsunuz.” Bunu anlıyoruz! Fakat parayı nereden veya nasıl aldığınızı neden açıklamıyorsunuz? Başka bir ifade ile, parayı da bankadan faiz ile satın aldığınızı niye kabullenemiyorsunuz?

 

VIII- HARBÎYE FAİZ VERİLİR Mİ?

 

Çok abes bir soru değil mi? Abes!.. Abes olduğu kadar da saçma bir soru.

Yine tekrar ediyorum. Kitap, Sünnet İcma ve Kıyas ile sabittir faizin haramlığı. Fakat, elimizdeki fetvada öyle bir kaygı yok. Yani onlar, “harbîye faiz verilir” demişler. Müslümanın darulharbde harbîden faizin fazlalığını alabileceğine cevaz veren görüşleri delil sayarak müslüman harbîye faiz verir hükmünü çıkarmışlar.

Onları da anlıyorum.

Nasrettin Hoca`nın tarlaya dikenli çalı tohumu ekmesiyle başlayan borç ödeme planına benzeyen bir durumun faizi helal kılmasını bekliyorlar. Buna göre, ben faizle ev alacağım. Sonra bu ev pahalanacak ve sonunda kârlı ben olacağım. Öyle olmayacağını matematik bile söylüyor. Aslında hiçbir menfaatin faizi helal kılamayacağını biliyorlar. Fakat bunda neden ısrar ediliyor anlamıyorum.

Sonunda müslüman bu anlayışla kârlı çıksa bile, bu ne Ebu Hanife`nin, ne de İmam Muhammed`in görüşüne uyuyor.

Farâzi olarak onların kârlı çıkma düşüncesi gerçekleşmeden banka köşeyi yüzlerce defa dönüyor. Mesele ev alan şahsın köşeyi dönmesi değil, harbînin bu işten zararlı çıkması, hatta batmasıdır. Ne yazık ki, bunlar silahın hep geri teptiğini göremiyorlar.

Bir müslüman, Almanya`da 100 bin marka bir ev aldı. Faizi ile tam 154 bin mark ödeyecekti. ‘Dört buçuk sene faiz ödedi. Ev dört buçuk yıl boş kaldı. Allah içinde oturmayı da nasip etmedi. Ve dört buçuk yıl uğraştan sonra 75 bin marka ancak satabildi. 30 bin marktan faza tamir parası ödemişti. Ve zararı 67 bin mark.

Buyurun beyler!.. Alın, sizin tezinize uygun bir misal. Hadi açıklayın…

Avrupa gibi bir kıtada faizsiz banka sistemi yürürlüğe konulmaya çalışılırken, faizsiz satış yapan mağazalar varken, İslâm adına birileri faizi helal sayma gayreti içindeler. Kitabı ve Sünneti inkar etme ve ettirme gayreti içindeler.

Bunları ne ile izah edelim?

Dârulharbte Faizsiz Banka Ve Ticarethane

 

Commerz Bank Avrupa’da faizsiz banka kurmanın yollarını arıyor. Almanya`nın Ratingen şehrinde Masa adında bir mağaza vardı. Vadeli satışlardan faiz talep etmiyordu. Peşin de alsan, veresiye de alsan, aynı parayı ödüyordun. Ben bu mağazadan ev eşyası almış ve taksitle ödemiştim. Etiketinde ne yazıyorsa onu ödedim. Taksitlerin miktar ve sürelerini de ben kararlaştırdım. Onlar, sadece “olur” dediler.

Pro-Markt isimli bir Alman firması faizsiz satış yapıyor. Yalınız onlar bir süre sınırı koymuşlar. Dokuz ay içerisinde ödemek şartıyla istediğiniz eşyayı peşin fiyatına veresiye alabiliyorsunuz. Fakat dokuz içinde ödemediğiniz takdirde faiz olayı devreye giriyor.

Haydi cevap verin! Harbî benden para kazanmak için kendi sisteminden taviz verip, beni memnun edecek yolları denerken, bizim nam-ı diğer ulemamız, faizi serbest bırakma peşinde koşuyor. Beni çıldırtan bu aymazlık ve basitliklerdir.

Artık insan oluşumdan utanıyorum.

Elin kâfiri benim arzu ve isteklerimi yerine getirmek için can atıyor, benim insanım ise, Allah`ıma, Kitabıma, Peygamberime, dinime ve insanıma savaş açma noktasına geliyor. Kaderin cilvesine bakın!

 

İslam Toplumu Milli Görüş (İGMG)`ün Fetvası

 

Milli Görüş Fetva Kurulu’nun verdiği fetva şöyle:

“Avrupa`da cami ve ev almak, alışverişin bir nev´i olan “beyu`l-iyne” yolu ile olmaktadır. Bu tür alışveriş faiz değildir. Faizi Allah haram kılmıştır. Hiç kimse onu helal kılmaz.”

Birinci delil: “Beyu`l-iyneyi bazı alimler şöyle açıkladılar. Muhtaç olan bir kişi para sahibinden on dirhem borç istediğinde, para sahibi, ben ancak şu eşyayı (değeri on dirhem olan) sana veresiye ile oniki dirheme satarım. Muhtaç kabul ediyor ve o eşyayı on dirheme satıyor. Bu on dirhemle ihtiyacını görüyor. Tesbit edilen sürede para sahibine on iki dirhem veriyor. İmam-ı Azam`ın talebesi olan İmam Yusuf şöyle buyurdu: Bu alışveriş caizdir. Mekruh bile değildir. Sebebine gelince, birçok sahabi (r. a.) bu şekilde alışveriş yapmışlardır, bu alışverişi övmüşlerdir ve bunu faizden kabul edip saymamışlardır.” (İbni Âbidin, V, 325-326, Beyrut)

“Beyul iyne bir kaç kısma ayrılır.

Birinci kısım: Şahıs malını peşin fiyatla değil veresiye sattığı için bu adı almıştır. İmam-ı Azam`a göre bayi ile müşteri arasına üçüncü şahıs girerse bu tür alışveriş kerahatsiz caiz olur. İmam Şafiî de bu görüşü kabul etmiştir. Misali: Paraya ihtiyacı olan kişi, mal sahibine giderek on dirhem kıymetinde olan aynı malı on iki dirheme veresiye alıyor. Aynı malı çarşıda peşin para ile on dirheme satıyor. Elde ettiği on dirhem para ile ihtiyacını gideriyor. Tesbit edilen süreç içinde mal sahibine on iki dirhem götürüp veriyor.

İkinci kısım: Mal sahibi on dirhem kıymetinde olan malını müşteriye bir sene olmak şartıyla on iki dirheme satar ve aynı malı müşteriden geri on dirheme peşin olarak satın alır. Bu ikinci kısım hakkında fakihler ihtilaf etmişlerdir. İmam Muhammed´e göre kerahatle beraber caiz olduğu tesbit edilmiştir. İmam Yusuf`a göre bu tür alışveriş haram olmamakla beraber tenkit edilmiştir. Hülasa satıcı malını müşteriye satıp müşteri de o malı kabz edip yerinden nakil etmeden aynı malı sahibine aldığı fiyattan daha aşağı peşin satarsa, bu alışverişi bazı fakihler tenkit etmişlerdir. Bu kısım Beyu`l-iyne, İmam Malik ve İmam Ahmed bin Hanbel tarafından kabul edilmemiştir. Cevazına kail olunmamıştır.”

Bu konudaki görüşleri beyu`l-iyne bölümünde ele almıştık. Allah Resûlü`nün bu konudaki tavır ve tavsiyeleri bunlarla örtüşmüyor. Burada anlatılanlarla bankadan alınan kredinin arasında hiçbir ilgi yok. Yani iyne satışları ile banka faizi arasında bağ kurmaya çalışmak, öküzden süt sağılabileceğini iddia etmek kadar gülünçtür.

Mal sahibinin parasını peşin aldığını da bilmediklerini söylemesinler, lütfen.

İkinci delil: “İmam Ebu Hanife ve İmam Muhammed`e göre, İslâm olmayan bir memleketde faiz ve harbîlerin malı haram değildir. Ve kandırmadan almak helaldir.” (El-Bahri.r-Raik, VI, 147)

Bu delilde sadece faizdeki fazlalığı müslümanın alabileceğine cevaz veriyor. Ya fetvayı verenler?!..

Üçüncü delil: “Meşru olmayan muamelelerde eğer karlı müslüman olur ise, o muamele caizdir. Ancak muamelede zararlı müslüman olur ise caiz değildir.” (Fethu`l-Kadir, 176, Mısır.)

Bu delil ise, ikinci delilin devamıdır. Kaynakları iyice ve anlayarak okumadıklarını söylemek mümkündür. Ayrı bir delil saysak bile, bu delil de fetvayı verenlerin aleyhinedir deriz. “…eğer kazanan müslüman olur ise…” olmalıdır. Bu cümlede: “kazanma”nın yerine “kâr etme” kelimeleri alınarak muğlak bir anlam yükleniyor. Çünkü benim bir kârıma karşılık kâfir bin kâr ediyorsa, buna ben kazanıyorum diyemem. Ben bankaya faize verdiğim 100 markımdan bir yılda 10 mark kâr ederken, banka 75 mark kâr ediyor. Yani ben de kâr ediyorum, banka da. Fakat kazanan kelimesi ile bir tarafın kazançlı olması ifade ediliyor. Onun için kâr kelimesinin kullanılmasını doğru bulmuyoruz.

Dördüncü delil: “Mekke fethinden önce Hz. Abbas müşriklerden faiz alıyordu. Peygamberimiz bunu biliyordu. Müdahale etmedi. Feth-i Mekke`den sonra Hz. Abbas`a yasakladı. Çünkü Mekke darulislâm oldu.” (İmam Serahsi,Fethu`l-Kadir, XIV, 57, Mısır)

Kendi dilleri ile kendilerini yalanlama diye buna denir işte. Hz. Abbas Mekke`de faiz alıyordu, vermiyordu. Bu hangi düşünceye göre, bu fetvaya delil kabul ediliyor acaba? Lütfen anlayan bana da anlatsın.

“Hz. Abbas müşriklerden faiz alıyordu” diyeceksiniz, sonra da müslümanın kâfirlere faiz vermesi caizdir manasını çıkaracaksınız. Bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu?

Bu olay, benim bankaya verdiğim faizi nasıl caiz kılıyor acaba?

Beşinci delil: “Hanefi mezhebinin alimlerinden Molla Hüsrev (r.a. ) şöyle diyor: Bu kavli şerif için, yani darulharbte müslüman ile harbî arasında faiz olmaz. Darulharbte müslüman ile harbî bey-i fasid ile alışverişte bulunmaları caizdir. Bunu Zeylai de kitabında zikretmiştir. Tahkiken onların (gayri müslimlerin) malları darulharbte müslüman için mubahtır.” (Daru`l-Hukkam fi Şerhi Gureri`l-Ahkam, II, 59, İstanbul, 1258.)

Bu delil Ebu Hanife`nin görüşünün tekrarıdır. Yine dikkat ederseniz burada da fazlalığı müslümanın alması gerektiği ortaya çıkıyor. Bu delil de fetvanın  aleyhine.

Altıncı delil: “Mebsut adlı kitapta müellifi dedi: Mekhul (r. a.) tarafından zikir edilen hadisde Rasûlullah (s.a.v.) buyurdu: “Müslümanlarla dârulharb ahalisi arasında darulharbte faiz yoktur.” Bu hadis mürsel olmakla beraber Mekhul denilen sahabi hem fakih hem de güvenilir bir kişiliğe sahibdir. Bu evsafda bulunan kişiden mürsel hadis nakil olunsa dahi makbuldür. Bu hadis, İmâm-ı Âzam ve İmam Muhammed`e bir kaynak teşkil etmektedir.” (İlau-s-Sünne XIV, 313)

Bu hadise İmam-ı Azam ve Muhammed`den başka itibar eden kimsenin bulunmadığı biliniyor. Önce bunu belirtelim.

Etrafında kıyamet koparılan ve görüşlerin temelini oluşturan bu hadisi ayrıca bir delil olarak sunulmasına gerek var mıydı? Ebu Hanife`nin görüşüne temel teşkil eden ve diğer delillerin kaynağı olan hadis, niye ayrı bir delil olarak ortaya sürülüyor?

2., 3., 5. ve 7. deliller birleştirilip, bu hadisin altına eklenseydi, daha inandırıcı ve etkili olurdu. Her kitaptaki ifadeleri ayrı bir delil olarak almak gerekirse, ben size yüzlerce delil sunarım.

Yedinci delil: “Hulâsa Ebu Hanife ve İmam Muhammed (Allah kendilerinden razı olsun) mezhebinde meşhur olan darulharbte müslüman ile harbî arasında kerahatsiz olarak faiz ve fasid olan muameleler caizdir. Nitekim Mebsut ve Bedai adlı kitablarda aynı hüküm zikredilmiştir.” (İlai`s-Sünne, XIV, 344; Fetavai Kadıhan, III, 607; Fetevai`l-Hindiyye, III, 316; Fethu`l-Kadir, VII, 38; Haşiyetu`t-Tahtavi Ala Durri`l-Muhtar, III, 112; İbni Abidin, IV, 240; Mecmuu`l-Enhur, II, 90)

Dönüp dolaşıp aynı kapıyı çalmasanıza kardeşim. Devamlı tekrarlamayı yeni bir delil saymakla neyi hedefliyorsunuz. Yeter artık be… Kaynak İmam-ı Azam`dır. Aynı ifadeleri devamlı tekrarlamak ne kazandırıyor size?

Hanefî ulemâsını arka arkaya sıralamak marifet olmasa gerek. Fetvanız ile bütün müslümanlara hitap ettiğinizi unutuyorsunuz. Bunu hoş karşılamadığımı belirteyim. Aynanın ön yüzündekileri okuyup, arka yüzündekileri göstermeyi de buna ekleyecek olursak, bu iş bir çıkmaz sokak haline geliyor.

Bu deliller ile verilen fetva arasında hâlâ bir bağ kuramıyorum. Çünkü bütün deliller faizden fazlalığı müslümanın alması yönünde.

 

Sonuç, Ya da iddia ve fetva:

 

Milli Görüş Fetva Kurulu’nun verdiği fetva şöyle son buluyor:

“Bizim iddia ettiğimiz Beyu`l-İyne, üçüncü şahis olan banka satıcı ile alıcı arasına girip, asıl alıcıya evi satan banka olduğundan dolayı, yukarıda zikrettiğimiz delillerde İmam-ı Azam`ın görüşüne göre, üçüncü şahıs araya girince, bu tür alışveriş ile cami ve evlerin alınışı kerahatsiz caizdir.”

Hop dedik beyler!.. Hoooop!..Ya da durun beyler!.. Durun!…

Fetvada neler yaptığınıza geçmeden önce şu beyu’l-iyneyi misallerle bir daha anlatayım:

1 Şahıs: Malın ilk sahibi ve malını veresiye satan kimse.

2 Şahıs: İhtiyacı olan parayı borç olarak birinci şahıstan isteyen ve ondan fiyatı seksen olan bir malı yüze alan kimse.

3. Şahıs: İkinci şahsın yüze aldığı malı seksene sattığı kimse. Bu üçüncü şahıs da seksene aldığı malı yine seksene birinci şahısa satıyor. Onun işi sadece hamallık. Yeni adı ile konu mankenliği…

Bu iyne ticaretinin serüveni. Şimdi de banka faizi ile ev almanın beyu’l-iyne ile ilişkisine bakalım:

1 Şahıs: Evin ilk sahibi ve evini ikinci şahısa peşin para ile satan kimse. Bu şahıs evinin değerini peşin olarak alıyor.

2 Şahıs: Evin ikinci ve son sahibi. Yani evi veresiye değil, peşin alıyor ve üçüncü şahısa satmıyor. Üstelik bankaya faiz ödüyor. Çünkü o, evi alabilmek için bankadan para satın alıyor.

3. Şahıs: Burada üçüncü şahıs olan banka evi satın alması ve aldığı evi, evin ilk sahibine peşin satması gereken kimse. Üçüncü şahıs denilen banka, ikinci şahısa para satıyor. Faiz alıyor. Ev de ikinci şahısda kalıyor.

Şimdi başınızı avuçlarınızın içine alın ve düşünün!.. Adı geçen beyu’l-iyne, yani veresiye sattığı malı peşin geri alma ticareti ve banka faizi ile emlak almayı mukayese edin lütfen. Şahısları karşılaştırın! Yapılan ticaretlerin birbirine uygun olup olmadığını bulmaya çalışın! Taşları yerlerine oturtmaya çalışın!

Ben bir benzerlik bulmak için iki yılımı harcadım, fakat hiçbir benzerlik bulamadım. Taşları asla bir araya getirip, yerlerine oturtamadım. Kendimi fetvayı verenlerin yerine koydum ve onlar gibi düşünmeye çalıştım. Bu yüzden bir yıl önce bir sabah bu kitabı matbaaya verdim ve akşam geri aldım. Bu şekilde hem düşünmeye zamanım olacaktı, hem de fetva kurulundan istediğim cevabı bekleyecektim.

Cevap gelmedi. Şüphelerim de sona ermeye başladı. Salahaddin Kip hoca ile Mekke’de yaptığım tartışmadan sonra daha da rahatladım. Kitabı bastırmaya karar verdim. Çünkü haklılığıma son derece inanmıştım. Hiçbir şüphem kalmamıştı.

Şu gece yarısı Allah ile baş başa kaldığım anda, ta içimden gelen bir coşku ile haykırarak söylüyorum bunları. Asla haklı ve doğru tarafları yok bu adamların.

Var diyorlarsa, toplarız bir alimler heyeti. Müslümanlar şahid, Allah Teâlâ ve Rasûlullah Muhammed Mustafa (s.a.v.)’de hakim olurlar. Gerçek hüküm nedir bulmaya çalışırız.

Ben Allah Teâlâ’nın izni ile hazırım. Ya onlar?!

Lafı daha fazla uzatmadan Milli Görüş Fetva Kurulu’nun bu fetva ile neler yaptıklarına ve hangi boş lafları ettiklerine gelelim.

Muhterem Efendiler!..

1- Önce faizin helalliğini isbat etmeye çalıştınız. Fakat İmam-ı Azam`ın görüşünün tam tersi istikametde karar kıldınız. O, faizden fazlalığı müslümanın alması gerektiğini savunurken, siz faizden fazlalığın “harbîye verilmesine caizdir” dediniz. Yani yeni bir hüküm icad ettiniz. Allah korusun!..

Yukarıda saydığınız bütün deliller fetvanızın aleyhinedir. Onları buraya almış olmanız, sizi haklı çıkarmıyor. Aksine haksızlığınızı ellerinizle sergilemiş oluyorsunuz. Küfredenlerden müslüman faiz alır mı, almaz mı sorusuna cevap arayacağınıza, darulharbde müslüman kafirlere faiz verir mi, vermez mi sorusuna cevap aramanız gerekirdi.

2- Bu da yetmedi, beyu`l-iyneyi, yani veresiye sattığı malı peşin geri almayı fetvanıza temel teşkil etmeye kalktınız. Bunda da başarılı olamadınız. Çünkü bu iyne satışları ile fetvanıza konu olan faiz ile emlak alma arasında zerre kadar ilgi yoktur. Üstelik de para tacirleri veresiye satışçı olarak nitelenemezdi.

Çünkü ev, emlak sahibi peşin para ile satış yapıyor ve parasını anında alıyor. Bu satış işleminde beyu`l-iyneye asla yer yoktur. Yani bu satışın beyu`l iyne ile alakası yoktur.

3- Sonra bu yetmemiş olacak ki, yeni bir oyuncak buldunuz. Yani bankayı araya giren üçüncü şahıs olarak kabul ettiniz. Bunu da beyu`l-iyne ile bağlantılayıp servise sürdünüz. Hayır!.. Bu üçüncü şahıs benzetmesi de iyne satışlarındaki üçüncü şahısla birbirine benzemiyor.

Beyu`l-iynedeki üçüncü şahıs, malın son sahibidir. Burada üçüncü şahıs olduğu ileri sürülen bankanın böyle bir vasfı yok. Üçüncü şahıs anlayışına göre, mal ikinci şahısdan çıkıp bankaya geçmesi gerekiyor. Böyle bir satış akdi yok ortada.

4- Son olarak da, bankayı “asıl satıcı” ilan ettiniz. İşte bu son iddianız da benim beynimi patlatmaya yetti. Yahu kardeşim! Siz neye dayanarak bu tezi öne sürüyorsunuz?

Banka alışverişte hem üçüncü şahıs, hem de emlakı satan asıl şahıs. Gel de çık işin içinden, ya da gülme Ali Cengiz oyununa!.. Kardeşim şuna bir karar verin! Nedir bu banka? Asıl satıcı mı, üçüncü şahıs mı? Bir cümle içerisinde bile kendinizi yalanlıyorsunuz. Çıkmaza giriyorsunuz…

Her paragraf, her cümle, hatta her kelime ayrı bir yanlışı beraberinde getiriyor. Yukarıda açıkladık, ama yine de değinmeden edemeyeceğiz. Banka asıl satıcı asla olamaz. Sen ev sahibi ile satış anlaşmasını yaptıktan sonra para bulmak için bankaya koşuyorsunuz. Onunla da faizli borç anlaşmasını yapıyorsunuz. Bunun asıl satıcı ile ne alakası var? Ev sahibi de “asıl olmayan satıcı” mı?

Banka ve bankerlere hiçbir kimse başka roller biçmesin. Kağnıyı yokuşa sürmeye de gerek yok. Bankadan para alıp faiz veriyorsunuz. Bankadan bal gibi para satın alıyorsunuz.

Yukarı da belirttiğimiz halde yine tekrar edelim:

Alıcı satış anlaşmasını evin sahibi ile yapıyor ve ev sahibi parasını peşin alıyor mu? Evet!.. Satış anlaşmasından sonra alıcı bankaya müracaat edip faizle para talep ediyor mu? Evet!.. Banka alıcının istediği paranın karşılığı olan faizi hesaplayıp, ödeme planlarını alıcının kabulüne sunuyor ve kabul ettiriyor mu? Buna da evet!.. Bu kadar “evet”in toplamından “hayır” çıkar mı? Elbette çıkmaz…

Aaa! Bir de ipotek meselesi var. Bu da kefil yerine geçiyor. Ya da bizdeki adı ile rehindir.

Şimdi lütfen söyleyiniz! Bütün bunların faizi bize helal kıldığını hangi hükümlere dayanarak söyleyebilirsiniz? Bir de bankaya faiz ödeme olayı ile bu anlattıklarınız arasında nasıl bir bağ kurdunuz?

Şimdi de fetvadaki eksikliklerle yanlışlar üzerinde duralım.

 

Fetvadaki Eksiklik Ve Yanlışlar

 

Allah Teâlâ`nın izni ile elimizdeki fetvadaki eksiklik ve yanlışları dilimizin döndüğü kadar ortaya koymaya çalışacağız:

1. Fetvada bir genel serbesti hakim. Dârulharbde yaşayan müslümanlar arasında, yada müslüman olup da dârulislâma hicret etmeyen müslümanlar arasında caiz olup olmadığı açık değil.

2. Ebu Hanife ve İmam Muhammed`in görüşüne göre, faizdeki fazlalığın müslümanın alması gerektiği görüşü nazarı dikkate alınmamıştır. Faizin haramlığı Kitap, Sünnet, İcma ve Kıyas ile sabit olduğu halde, müslümanın faiz ödemesi caiz görülmüştür. Bu şekilde Allah Teâlâ, Resûlullah ve Kur`an-ı Kerim`e savaş açılmıştır.

Yani delillerde Ebu Hanife ve İmam Muhammed`in görüşüne göre, müslümanın harbîden faizin fazlalığını alabileceği isbat edilmeye çalışılırken, sonuç bölümünde tam tersi istikamette karar verilmiştir.

3. Dârulharbde faizin caiz olduğunu söyleyen ve buna delil arayanlar, Ebu Hanife ve İmam Muhammed`i kendi görüş ve emellerine alet etmişlerdir. Halbuki, bu müctehidler harbiye faiz ödenebileceğine dair asla görüş belirtmemişlerdir.

4. Beyul-iyne ile banka faizli para kullanarak ev, camii vs. alımı arasında bir bağ yoktur. İyne satışları da asla müslümana göre değildir. Faizi meşrulaştırmaya yönelik tavır içinde olanların başvurdukları hileli bir yoldur.

5. Banka, satıcı ve alıcı arasına giren üçüncü şahıs değildir. Bu üçüncü şahıs meselesinde faize yeni bir kılıf uydurma çabasının varlığı yukarıda açıklanmıştır.

6. Fetvanın son paragrafında belirtildiği gibi, cami ya da evi bize satan banka değildir. Onu para bulmak için alıcı araya sokar. Bankanın işi para ticaretidir. Banka: “Ben emlakçıyım. Senin alacağın evi erken davranıp, ben satın aldım. Şimdi sana kârı ile satıyorum” deme şansına sahip değildir.

7. Diğer taraftan dârulharbde müslümanın harbîden faiz alabileceği görüşünü ön plana çıkaracak olursak; bu durumda karşı görüşlere asla yer verilmemiştir. Fetvayı verenler, iki milyar müslümanı ilgilendiren bir konudan söz ederken, dünyada sadece hanefî mezhebinin varlığını kabul eder duruma düşmüşlerdir.

8. Müslümanın harbîden faiz alması halinde bile yine müslümanın aldanacağı konusu asla araştırılmamıştır. Faiz kurumlarının kasasından çıkan her bir kuruşun, kat kat geri dönüşü hiç hesaplanmamıştır.

9. Faiz yoluyla müslümanın cebine giren ve çıkan her kuruş, geri tepen bir silahtan başka bir şey olmadığı akla getirilememiştir.

 

Niçin Böyle Bir Fetva?

 

On beş asırdan beri kimsenin aksini savunmadığı, hiçbir gaye ve tasanın helal kılma gerekçesi sayılmadığı faiz, bugün çeşitli sebepler ileri sürülerek helal kabul edilir hale gelmiştir. Böyle bir eylem, fıkhı bir hükmü ortaya çıkarmak değil, tağut düzenleri ile barışma merasimleri düzenlemektir.

Anadolu da evin en güzel kızını görücüye çıkartıp, gelin alma anında çirkin olanını gelin alayına teslim etme açıkgözlülüğünü gösterenleri milyonda bir olsa da bazen görürüz. Ondan sonra seyreyleyin gümbürtüyü… İşte bu da onun gibi bir şey.

Yukarıda verilen fetvanın delillerinde müslümanın harbiden faiz fazlalığını alabileceği isbat edilmeye çalışılırken, sonuç bölümünde her şey tam tersine döndürülüyor ve müslüman “harbiye faiz verir” deniliyor. Aynen görücüye çıkan kız ile gelin giden kızın aynı kız olmadığı gibi…

Yani!.. İmam-ı Azam ve İmam Muhammed (Allah onlardan razı olsun)`in müslümanın lehine olan görüşlerini alıp müslümanın aleyhine işleyen bir faizi dayatmanın altında yatan nedir? Niye görücüye çıkan kız ile gelin giden kız aynı değil. Bu iki müçtehidin savundukları ile sizin savunduklarınız neden aynı değil? Niye armut ağacından elma topladık deme ihtiyacı hissediyorsunuz? Bir de birdenbire pat diye neden, nasıl, niye ortaya çıktınız?

Beyler!..

Siz daha önce bu dünyada yaşamıyor muydunuz? Madem ki, Avrupa ülkelerinde müslümanlar, bankalara ve bankerlere faiz ödeyebilirdi de, niye daha önce bunu ortaya koymadınız? Niye bu kadar zaman beklediniz? Bulduk demek için bu kadar yıl beklemenize gerek var mıydı?

“Bulduk” diye birden bire ortaya çıkmak da ne demek oluyor diye sormamız yerinde olmaz mı? Bulduklarınız bari işimize yarasa!..

 

Gençliğin İmanını Kurtarmak

 

Öğrendiğim kadarı ile böyle bir fetva vermenin sebebi gençlik, gayesi de gençliğin imanını kurtarmakmış. Gençliğin imanını faizi helal kılmak, bu zavallı milletin birikimlerini çarçur etmekle kurtarabilecekseniz, sizlere kutlu olsun diyelim.

Fakat unuttuğunuz bazı konular var. Bunları asla hesap etmediğinizi söyleyebilirim. Hatta birçok yönden gençliği ölüme; kalp ve beyin ölümüne terkettiğinizi de söyleyebilirim. Gençliğin katili olduğunuzu da isbat etmek zor değil…

Elinizdeki fetva ile gençliğe neler yaptığınızı anlatmaya çalışalım:

1. Haram yoldan helale ulaşılmaz.

2. Haramın hizmeti ile hayırlı bir sonuç elde edilmez.

3. Sizin fetvanız sayesinde kurtarmak istediğiniz gençlik sevgiden mahrum kalacaktır. Çünkü size para yetiştirmek için babalar, hatta analar bile çok çalışmak zorunda kalacaklar. Bu da çocukların sevgi ve şefkatten mahrum kalmaları demektir.

4. Bu gençlerin ana-babalarının alın terlerini sokağa atıyorsunuz.

5. Babalar, faizle alınan bir caminin faiz parasını ödeyebilmek için daha çok çalışacaklar, gerekirse çocuklarının ekmeğini ve harçlığını kısacaklar. Bu durumda da çocuklar daha kötü yollara sevkedilmiş olacaklar. Aileye isyan, hırsızlık, fuhuş artabilecek belki de.

Bu ve bu gibi sebeplerden dolayı siz gençliğe hizmet etmiyor aksine zulmediyorsunuz. Buyurun, aksini bana izah edin. Ellerinizi öpmezsem namerdim. Şunu bilin ki!.. faiz pisliği ile örüp yükselttiğiniz o cami ve ev duvarları size ne dünyada, ne de ahirette fayda sağlayacaktır.

Kıyas yaptınız değil mi? Ama ne kıyas?.. Açlıktan ölmek üzere olan bir insan, ölmeyecek kadar domuz eti yiyebilir. Siz de kaybolmakta olan gençliği bununla kıyas yaptınız ve faizi helal kıldınız. Faizin ruhsatı olmadığını da hesaba katmadınız. Biz yaptık ya da dedik oldu borusunu öttürmenin zevkini tadıyorsunuz.

Gençliğin imanını kurtarma adına faizi helal kılma yetkisini nereden aldınız? Siz hüküm koyucu musunuz? Hâşâ!..

Benim bildiğim tek sebep ve deliliniz bu. Başka çıkış yolunuz da yok, bakış açınız da…

 

Azimet Ve Ruhsat

 

Bu eserin notlarını okuyan sevdiğim bir dostum ve dava arkadaşım; “Sen azimete sarılmışsın, onlar da ruhsata sarılmışlar” dedi. Ben de “acaba” diye düşünmeye başladım. Ruhsat, azimet için kullanılacak malzemenin tükendiği ve takatin bittiği yerde başlar. Su gözükünce nasıl teyemmüm bozuluyorsa, azimetin malzemesi var iken de ruhsat yok olur. Bu konuda bir değil bir düzine malzeme mevcut.

Halbuki burada faize daimi bir meşruiyet kazandırma gayreti var. Ruhsatta sınır bellidir. Azimete sarılmak ise kat kat sevaba nail olmaktır. Bu ve benzeri fetvalarla hayatın her alanında faize meşruiyet kazandırılıyor. Onlar belki bunun farkında bile değiller. Fıkhın hiçbir yerinde faizin ruhsat alanına girdiğini asla okumadım, bilmiyorum.

Gençliğin imanını kurtarma adına faize helal demeleri de ruhsata sarıldıklarını tasdik ediyor fakat, bu ruhsat verme konusu doğru bir yol mudur? Doğru ise, niye ruhsatı gerektiren hal, ya da zarurete giden yol açıklığa kavuşturulmuyor?

Faiz konusuna ruhsatı hangi hukukî açıdan verebiliriz? İslam Hukuku faiz için böyle bir ruhsata izin veriyor mu?

Faizden fazlalığı müslümanın alabileceği konusunda cumhura karşılık İmam-ı Azam ile İmam Muhammed yalnız kalırken, bütün deliller kâfire faiz ödenmesine geçit vermezken, bu ruhsat işi de nereden çıkıyor?

Defalarca tekrarladım. Yine tekrar ediyorum, faizde ruhsat yok. Azimetin gereğini bile yerine getirmeyen ve yerine getirilmesine izin ve fırsat vermeyen sizler, hangi hakla ruhsattan bahsedebiliyorsunuz?

Bu mazlum gurbetçilerin birikimlerini küfredenlere altın tepsilerle sunmanın anlatılacak ve savunulacak hiçbir yanı yoktur. Buna kılıf aramaya, fıkhı saçmalıklara merdiven yapmaya kimsenin hakkı da yoktur.

Birkaç saniyeliğine ruhsatınıza evet diyelim. Evet diyelim de hemen soralım. Siz azimeti sonuna kadar kullandınız mı ki, ruhsattan bahsediyorsunuz?

Ben daha önce size bir sürü yol gösterdim. Hangisini denediniz de sonuç alamadınız? Sırça saraylarda oturup, lüks arabalarla gezip, bu teşkilattan üç dört kişinin kazancından daha fazla maaş alıp, krallar gibi yaşayıp da ruhsattan bahsetmek müslümana uymuyor. Konuşanı, akıl vereni, saçmalıklarınıza karşı çıkanı korkutmak, susturmak, linç etme yetkisini nereden alıyorsunuz?

Bu gariban milletin sırtında gezecek, ama onlara hizmet etmeyeceksiniz. Din adına yola çıkacak, ama dini tahrif etmeye kalkacaksınız. Sizi aşan ve yanında ezildiğiniz müslümanları anında harcayacaksınız. Yanlışlarınızı fısıltı halinde bile dillendirenleri –hâşâ- aforoz edeceksiniz. Komünistlerin deyimi ile bir öz eleştiri yapmaktan başka çareniz yok artık. Bu dava adına şimdiye kadar Türkiye de ve Avrupa’da harcananların hesabını vermek ya da Allah`dan affınızı dilemek zorundasınız

Milyonlarca müslüman çadırda, prefabrik evlerde, ahırlarda, mağaralarda yaşarken siz neyin zaruretinden bahsederek faize helal kılıfı dikiyorsunuz. Allah`dan korkun!..

Bu konuda asla ruhsat yok, bunu bilin! Var diyorsanız buyurun tartışalım. Müsaade edin buna…

Ne tartışırız, ne de sözümüzden vazgeçeriz diyorsanız, o zaman bu tavrınız fetva kurulunuzun ve teşkilatınızın meşruiyetini imzaya açmamıza evet deme anlamına gelir.

İslam Hukuku ne “ben dedim oldu” külhanbeyliğine, ne bu dinin hükümlerini tahrip etme soytarılığına, ne de haksızlığın ve tahrifatın karşısında susup da dilsiz şeytan olmaya pirim ve fırsat verir.

Beyler!.. Size yazdığım altı sayfalık mektuba hâlâ cevap bekliyorum. Nerede ise bir yıl doluyor ama, nedense menfi ya da müsbet iki satır cevap verilmiyor. Sakın bu konuyu böylece geçiştiririz mahmurluğuna kapılmayın. Mektupları çöp tenekelerinde yokedilebilirsiniz, ama kitapları asla!.. Salim kafa ile yeniden düşünüp, gerçeği bulmak için çaba sarfetmenizi beklerdim.

Deliller Ve Fetva

 

Kıyas yapıldı, ruhsat kullanıldı. Ve ortaya bu fetva çıktı. Gençliğin imanını kurtarma operasyonu kıyas ile ruhsatı yan yana getirdi. Anlayacağınız, bu iş böylece halledildi. Ya öteki deliller?..

Deliller mi? Burada deliller diye ileri sürülen ve aslında bu konu ile uzaktan yakından alakası olmayan görüşlerdir. İmam-ı Âzam ve İmam Muhammed silsilesini takip eden hanefî fukahasının seleflerinden aldıkları görüşler, sadece müslümanın harbîden faizin fazlalığını alabileceğini savunan görüşlerdir. Bunu tam tersine çevirip “müslüman kâfire faizden fazlalığı verir” anlamı çıkarmayı arzu eden heyet, gerçeği söyleme cesaretini gösteremiyor. “Aslında hiçbir delilimiz yok, ama sırf insanlara doğruyu ya da kafamızdakileri söyleme cesaretini gösteremediğimiz için başka deliller aradık” diyemiyorlar. Bu yüzden de çırpındıkça batıyorlar. Bu faiz bataklığından olur olmaz yolları denemekten vazgeçmeleri halinde kurtulmaları mümkün olabilir.

“Faiz helaldir” demek ve bu hatada bile bile dayatmak yerine, içlerinde sakladıklarını direk söyleseler daha iyi olurdu. Yani; “Biz gençliği tehlikede gördük. Bunun önüne geçebilmek için de faizi helal kılma yetkisini kendimize verdik” deselerdi, ne olurdu?

Hiç değilse kimsenin kafası karışmazdı. Neticede kafalar karıştı, mideler bulandı.

Anladık!.. Gençliğin imanını faizli cami binaları almakla kurtardınız. Ev almaya fetva verirken neyin imanını kurtardınız? Faizle cami binaları alınmasına evet derken sebebiniz vardı. Faizle alınan evler içinde sebebiniz var mı acaba?

Faizi meşru kabul ederek aldığınız cami binaları ile kaç genci bataklığa düşmekten kurtardınız?

 

DÖRDÜNCÜ BÖLÜM

DÂRULHARBDE FAİZSİZ TİCARET

 

Haramlara olan yakınlığımız ve ilgimiz, helallere olan yakınlık ve ilgimiz ile ters orantılı. Harama yakın, helale de uzağız.

Durun, baylar!.. Durun da açıklayayım:

Önümüze gelen bir konuyu helal çizgide sonuçlandırmayı kaç kişi kabulleniyor? Konuların helal yoldan çözümü varken, kaç kişi haram yoldan sonuca ulaşmayı istemiyor? İslâm beldelerinde ya da küfür beldelerinde faize bulaşmadan ticaret yapmak, emlak almak çok mu zor? Asla zor değil…

– “Ne yapalım yani” diyenler..

– “Bugün faizin bulaşmadığı yer mi kaldı?” diye rakibinin sırtını yere getirmiş pehlivan edası ile soru soranlar…

– “Başka çıkar yol var mı?” diyenler… Haram olan faizi helal kılma hakkının ellerinde olduğunu kabullenenler…

Dinde otorite olma adına devrilen bunca çamlar.

Anlayacağınız, her gün onlarca mazeretle yanımıza geliyor faiz yiyenler ve savunucuları.

İkiye aldığı bir malı bankaya üç ödemekle hem yüzde elliden fazla zarara uğradığı gibi, bir de küfrün banka ve bankerlerini zenginleştirmeyi kabulleniyorlar. Hiçbir boksör güçlü olduğu halde nakavt olmayı kabullenemez. Fakat müslümanlar, hem maddi zararı, hem de rakipleri olan kafirleri güçlendirmeyi kabulleniyorlar. Adeta katiline yardım ve yataklık ediyorlar. Buna benim lügatimde intihar denir.

Aksini isbat edebilene her zaman açığız.

 

Hedef Dünya mı, Ahiret mi?

 

Meşru yollardan edinilen dünyalık hem dünyamızı, hem de ahiretimizi imara hizmet eder. Aksi ise, ikisini de berbat eder.

Seksen yıl bile sürmeyen dünya saltanatı ile yetinip ahirete ihtiyacım yok diyenler zaten bizim dışımızdadırlar. Yani onlar küfredenlerle beraberdirler. Onlarla haşrolacaklardır. Onlara olan nasihatlerimiz, Allah Teâlâ istemedikçe tesir etmez. “Ben müslümanım” diyenlere gelince; oraya bir “dur” işareti koymamız gerekiyor.

Müslüman, her zaman İslâm fıkhına karşı sorumludur. Yemesi, içmesi, davranışı, tavrı ve de düşüncesi ile müslüman olmak zorundadır. Örnek insan olmak zorundadır. Kâfirlerle, ya da diğer varlıklarla arasındaki mesafeyi koruması gerekir. Daha açık bir ifade ile, Allah Teâlâ`ya verdiği sözünde durması gerekiyor.

Kısacası; hedefimiz dünya değil, ahiret olması gerekiyor.

 

Beşerî Kanunlardan Korkup, Allah`ın Kanunlarına Sırt Çevirmek

 

Faizsiz sistemden ve faiz dışı yollardan bahsettiğimiz zaman, bazıları önümüze kendi kafalarına göre önemli, fakat bizce asla değeri olmayan sebepler koyuyorlar. Akıllarınca önümüzü kesmiş oluyorlar.

Konu şu:

Bazıları;“İyi de, ben bu paraları peşin verirsem, vergi dairelerine nasıl hesap veririm?” diyorlar. Bir başkası da; “Yediğin ekmekte ne kadar faiz var biliyor musun?” diye soruyor. Bir başkası da; “Ver de faize girmeyelim” diyor.

Akıllarınca faize giden yollardaki taşları temizlemiş oluyorlar. Bir başka deyişle de mecbur olduklarını ima ediyorlar.

Gerçekte bunların hepisi geçersizdir. Kafalarını kuma gömen insanlar başka bir şey göremezler. Kendilerine lanse edilenleri ve beyinleri neyi alıyorsa onu kabul ederler.

İslâm dışı kanunlarla yönetilen ülkelerin kanunlarından korkarak faizi mubah görenler, bu hareketleri ile Allah Teâlâ`nın kanunlarına sırt çeviriyorlar. Allah`a savaş ilan ediyorlar. Bu adamlar, beşerî kanunlardan korktukları kadar Allah`ın kanunlarından korkmuyorlar.

Beşerî kanunları ileri sürenler, aslında kendi görüşlerine dayanak olarak ileri sürdükleri bütün delilleri inkar etmiş oluyorlar. Başından beri üzerinde durduğumuz fikirlerinden vazgeçmiş oluyorlar. O fikirleri ve delilleri paravan olarak kullanmış oluyorlar. Daha açık bir ifade ile, dinde samimi olmadıklarını, menfaatleri için yapamayacakları hiçbir şeyin olmadığını ortaya koymuş oluyorlar.

Halbuki bu adamlar, önümüze böyle mazeretlerle geleceklerine, beşerî kanunlardan korkacaklarına, Allah Teâlâ`nın kanunlarını bulundukları ülkelere kabul ettirmek için çaba sarfetmelidirler.

Yahudiler nerede olurlarsa olsunlar, kendi muharref, yani tedavülden kaldırılmış olan dinlerinin icabına göre hareket ediyorlar. Müslümanlar da kendilerini kabul ettirmek için gerekeni yapmak zorundadırlar. Kendi hata, yanlış ve tembelliklerinden kaynaklanan problemleri çözmek için gayr-i İslâmî yolları seçemezler.

 

Almanya`da Konut Tasarrufu

 

Alman kanunlarına göre “konut tasarrufu” yapabilirsiniz. Hatta teşvik de görürsünüz. İlgili makamlara ne kadar konut tasarrufu yapacağınızı bildirmeniz yeterlidir. Bu durumda yıl sonunda yüzde on bir vergi iadesi alıyorsunuz. Bizim vazifemiz, bu konut tasarrufunu faizsiz yer ve sistem içerisinde yapmaktır. Bunun yanında Alman hükümeti yardım da yapıyor. Çocuk sayısına göre “çocuk” yardımı alıyorsunuz.

Bunu bir özet olarak sundum sizlere. Adam gibi bir iş yapmak isteyene beşerî kanunlar asla engel teşkil edemez. Yeter ki, sen “ben buyum” de, varlığını hissettir. Gerisi çorap söküğü gibi gelir…

Bir müslüman Alman hükümetine; “Ben ayda şu kadar marklık yapı tasarrufu yapacağım” demesi halinde kimsenin buna hayır diyeceğini düşünemiyorum. Hiçbir girişim yapmadan, hedefini ortaya koymadan, “çıkar yol bulamıyorum” demesi kendisini kandırmaktan başka bir şey değildir. Bu adamlar hem kendilerini, hem de müslümanları kandırıyorlar!.. Bunun vebalini taşıyamazlar. Bu yükün altından kalkamazlar.

 

İşte Adam Gibi Bir Çözüm

 

Hâlâ sızlanmaları, şüpheleri hisseder gibiyim. Menfaat ve nefisleri için her şeyi meşru görme eğiliminde olanların homurtularını duyar gibiyim. Faizden başka çıkış yolu bulamadığını söyleyen insanları görür gibiyim. “İyi, güzel de, bize bütün kapıları kapattın be adam…” diyen sesleri işitir gibiyim.

Müslümanlar, mesailerini, nefsin istek, arzu ve emellerine alet edecek bir şeyler aramak yerine, meseleleri adam gibi çözecek konulara yorsalar, daha iyi olur diye düşünüyorum. Zararı olmayan, dünya ve ahiretimizi mahvetmeyen, birikimlerimizi çarçur etmeyen yollardan derdimize çare aramak zorunda olduğumuzu düşünüyorum.

Küçük bir menfaat karşılığında malımızı, mülkümüzü, servetimizi, hürriyet ve canımızı dinsizlere altın tepsiler içerisinde sunmak bize ne kadar kolay geliyor. Onlara sağlanacak bir kuruşluk menfaat, bize birer kurşun olarak dönecektir. İşte ben bunun için: “Kendisine katil tutan tek millet biziz” diyorum. Katillerin silahlarını, cephanesini almak müslümana düşüyor. Kâfire ise katledeceği müslümanı seçmek kalıyor. Bu gibi hatalarımızdan dolayı, son bir asırdır vatansız, devletsiz değil miyiz? Kafirlerin, fasıkların, zalimlerin, tağutların boyunduruğu altında yaşamıyor muyuz? Vatanımızı, toprağımızı, namusumuzu, iffetimizi, evlatlarımızı tağutlara teslim etmiyor muyuz. Tağutları kendi oylarımızla başımıza idareci seçmiyor muyuz?

Aslında bütün suç bizde, bize zulmedenlerde değil…

Bizde bir “imece” usulü vardır. Müslümanlar altından kalkamadıkları bir işi, toplanıp, güç birliği ederek yaparlar. Hiçbirşey bilmiyorsanız, yapı kooperatiflerine bir bakın ve onu tavsiye edin, ona göre hareket edin. Faizi meşru saymak için tepinip durmanıza gerek kalmaz.

İngiltere`de; Hindistan, Pakistan ve Türkiyeli müslümanlar imecenin en güzel misallerini sunuyorlar bize. Bir araya gelen müslümanlar, bir fon kurmuşlar. Her üye, her ay gücünün yettiği kadar bu fona para ödüyor. Ay sonunda toplanan para ile kaç ev alınabiliniyorsa o kadar ev alınıyor. Sırası gelenler bu evlerin sahibi oluyorlar. O ev, ne kadara alındı ise, o meblağı dolduruncaya kadar bu fona para ödüyor müslüman. Ne faiz illetine bulaşılıyor, ne de fetva avına çıkılıyor.

Cami konusu da bu şekilde halledilir. Allah için imar edilmesi gereken camilere faiz pisliği sıvanmamış olur.

 

Avrupa`da Nasıl Ev Sahibi Olunur?

 

Birici yol imece usulüdür: Bir fon kurulur. Ev sahibi olmak isteyen müslümanlar bu fona her ay güçlerinin yettiği kadar para öderler. Ay sonunda bakılır ve biriken para kaç ev almaya yetiyorsa o kadar ev alınır ve sırası gelen şahıslara verilir. Bu şahıslar, borçları bitinceye kadar fona para öderler.

İngiltere’de bunun örneğini gördük.

Eğer daha ucuz ve güzel ev sahibi olunmak istenirse, o zaman arsa alınır ev yapılır.

Bu şekilde davranılması halinde, hem faiz ödemekten kurtulunur, hem de düşmanı olduğumuz faiz düzenini kendi ellerimizle büyütmekten vazgeçmiş oluruz.

Ben bu teklifi on beş yıl önce yaptım. Ve hâlâ buna devam ediyorum. İlk gün aldığım cevap ile bugün almakta olduğum cevap arasında bir tek harflik bile fark yok.

Diyorlar ki: “Biz kime güvenip de paralarımızı teslim edeceğiz?”

Size sorsam, ne yaparsınız? Güler misiniz, ağlar mısınız? Eğer birbirimize emanetlerimizi teslim edecek kadar güvenimiz kalmamışsa, haykırarak söylüyorum ki, bizde isimden başka müslümanlık adına hiçbir şey kalmamış demektir. Adımızdan başka müslümanlığımız kalmamış demektir.

Bu güvensizlik nedeniyle, müslümanlar bir araya gelip ne bir iş, ne de ticaret yapabiliyor. Bizim dağınıklığımız ve güvensizliğimiz ancak düşmanlara yarıyor. İş yapıp zengin olmak yerine hamallık yapıyoruz.

İkinci itiraz da, benim hakkım diğerlerine geçmez mi? Çünkü sıram gelinceye kadar ben yine ev kirası ödeyeceğim. Ötekiler ise, evlerinde oturacaklar.

Müslüman, aldığı bir ev için evin değerinin yarısından fazla bankaya faiz ödediği kadar kimseye hakkı geçmiyor. Dili de bir karış uzamıyor. Faiz zulmüne ve küfredenlere karşı müslümanların tek vücud olması beylerin zorlarına gidiyor. Aldığı evin değerinin yarısından fazlasını faiz olarak ödemeyi müslümanlarla imece usulü ile iş yapmaya tercih ediyor.

 

İkinci yol konut tasarrufu usulüdür: Konut tasarrufu fert olarak da, toplu olarak da yapılabilinir. Bu sayede devlet yardımlarından, çocuk yardımlarından, tasarruf sırasında vergi indiriminden ve faydalanılabilinir. Aslında imece usulü konut tasarrufu içerisine sokulup, yine yukarıda saydığım yardımları da almak suretiyle daha çabuk ev sahibi olunur.

Yeter ki istek ve gayret olsun. Masa başında fetva için kafa yorup, mesai sarfetmeden vazgeçip, hiçbir zarara uğramadan problemlerimizi nasıl çözeriz ona kafa yormamız gerekir.

 

Üçüncü yol ticaret yapma usulüdür: Bol keseden harcayarak fetva verenler ve faiz ile cami ve konut alanların büyük çoğunluğu ticaret yapıyorlar. Yeteri kadar da kazanıyorlar. Fakat kazandıklarını yerli yerinde harcamıyorlar. Eğer adam olmazlarsa, bir gün nerelere harcadıkları da ortaya çıkacaktır. Hiçbir şey saklı kalmaz.

Konumuz bu olmadığı için üzerinde durmuyoruz. Ancak, yapılan ticaret ile de cami ve ev satın alınabileceğini de savunuyoruz. Bunun bir örneğini aşağıda okuyacaksınız.

Mesele müslümanları küfür banka ve bankerlerine sömürtme olunca, kendileri de yorulmayacaklarına göre, bazılarına bol keseden atmak kolay geliyor.

Ticaret parası cami alımında kullanılır mı? O cepteki para, niye kullansın ki? Sen gariban gurbetçileri daha fazla sömürme ve sömürtmeye devam et! Nasıl olsa onlar bizim sağmaya alıştığımız ve asla da sağmaktan vazgeçemediğimiz yegane para kaynağımızdır.

 

Cami Alın Faizsiz

 

Müslüman teşkilatlardan birinin Avrupa genelinde 600 kadar camisi, yani 600 şubesi var. Buna Gençlik Teşkilatları dahil değildir. Bunlar, her şubeye bir cami yeri almış olsunlar. Ve bu binaların her birinin değeri de beş yüz bin Euro olsun.

600 x 500.000 = 300.000.000 Euro eder. Bu durumda bankalara ödenecek faizin tutarı en az 162.000.000 Euro`dur. Bu yüz altmış iki milyon Euro kimin cebinden çıkacak? Sormaya ne gerek var? Tabi ki, müslümanların cebinden çıkacak. Ve bu fetvaya göre müslüman kârlı çıkacak öyle mi? Güldürmeyin Allah aşkına! Güldürmeyin…

Bu durumda müslümanlar, yılda 5,5 milyon Euro fa-iz ödemeye mecbur kalacaklar. Bu ana para ile 15,5 milyon Euro eder. Bu da her bina için 270 bin Euro faiz demektir.

Halbuki, her camii cemaatinin aylık bin Euro civarında tasarruf etmesi ve bu cemaatler arasında oluşturulacak imece ile yılda en az yirmi camii binası satın alınabilir. Bu sistem çok mu zor? Neden başka yollar aranıyor? Niçin bankalar zengin edilmek isteniyor? Neden müslümanların birikimi sağa sola savruluyor?

Ya da neden bütün yollar kapatılıp, faize ruhsat çıkartılmaya çalışılıyor?

Diyelim ki, böyle bir ruhsat var -yok olmasına yok da-olsa bile, müslümanların maddi zarara uğramaması için de yukarıda anlatmaya çalıştığım yol takip edilerek, faizden uzak durulur. Avrupa`da milyonlarca Euro’nun heba edilmesine sebep olanlar ve bu konuda fetva verenlerin samimi olduklarına asla inanmıyorum.

Allah Teâlâ`nın dinini yeryüzüne hakim kılmaktan vazgeçtik. İslam Fıkhı’na göre hayatımızı tanzim etmekten de vazgeçtik. Küfrü yeryüzünde kaim kılma sevdası sardı bizleri…

Kapitalist ekonominin kâr zarar anlayışında bile notumuz sıfırdır.

 

Ticaret ve Faizsiz Cami

 

Buradaki teşkilatlar ticaret yapıyorlar. Kazanıyorlar da. Fakat nedense zaruret içinde kıvranıyor ve faize caiz elbisesi giydiriyorlar. Hayret!..

Fetvacılardan etkili, yetkili ve çenesi laf yapan birinin de bulunduğu bir cami toplantısında: “Hac ve Umre Organizasyonunu bana verin!.. İmece usulü yapmama da izin verin!.. Genel Merkezden de yanıma sağlam, akıllı, güçlü ve temiz dört adam verin!.. Ben on yıl içerisinde Avrupa’da camisiz şehir bırakmayacağım, Allah`in izniyle” dedim.

Fakat onları bu faiz saplantısından başka bir yolun tatmin etmediğini de bu teklifim anında öğrenmiş oldum. Kendilerine uygun bir yol buldular ya, gerisi vız gelir. Arkalarından davul çalsan duymazlar…

Aldığım cevabı merak eden varsa, hemen aktarayım. Koskoca bir hiç aldım. Acaba nasıl olur, ya da bir düşünelim deme inceliği bile gösterilmedi. İnfaz yapılmış, İslam mahkum edilmiş ve de faiz davayı kazasız belasız kazanmıştı. Benimkisi de suyu bulandırmaktı. Bu yüzden de linç edilmek gibi bir olaya ramak kalmıştı. Beyefendinin saldırısı anında yankı bulmuş cami içerisinde, hem de namaz anında sağdan soldan laf atmalar, bağırmalar başlamıştı.

Üç kelime ile anlatılması ve anlaşılması gereken bir konu için bu kadar sayfa yazmaya mecbur kaldık. Ne yapalım? Meramımızı ancak böyle anlatabiliyoruz. Bir yanlışın bir dini hüküm haline gelmemesi için buna katlanmaya da mecburuz. Bu gariban gurbetçilerin emeklerinin boşa gitmemesi için buna mecburuz. Yardımlaşma ve zaruret anında yardıma koşma vazifemizin faiz yüzünden dumura uğramaması için buna mecburuz. Sırtımızdan düşmanlarımızın zengin olmaması için buna mecburuz.

Aslında bu diyarda harbînin devamlı para makinesi olmaktan güçümüzün yettiği kadar kurtulmaya çalışmalıyız.

 

Ve Sonuç

 

Faiz ruhsat kabul etmeyen bir konudur. Meşru yolları denemek yerine, haramlara helal kılıfı dikmek için harcanan mesaiye yazık. Meşru yolları denememek, ya da külfetten kaçıp kolay yolu seçerek, insanların emek ve birikimlerini küfre hizmete sunmak, Allah Teâlâ`nın azap ve gazabını müslümanların üzerine davet etmek olur ki, bu da çok kötüdür.

Burada yapılmak istenenler bana, cumartesi günü balıkları yakalayıp, kaçamayacakları bir su birikintisine hapsederek, pazar günü oradan çıkarıp yiyen yahudilere verilen maymun olma cezasını hatırlatmaktadır.

Netice olarak:

Banka, ticarette aracı kabul edilip, faiz de mubah sayılamaz. Bu durumda yapılan alışveriş beyu`l-iyne sınıfına girmez. Bu alışverişde müslüman asla kârlı değildir. Ancak müslüman, bu kafa ile  kâfirlere kulluk ve kölelik yapmış olur. Bu şekilde yapılan ticaret kâfire müslümanlarla savaşması için kuvvet pompalamaktan başka bir şey değildir.

Banka ya da buna benzer kuruluş ve kişilere faiz ödemek suretiyle cami, ev vs. satın alınamaz. İyne satışlarının emlak alım satımı ve bankaların para ticareti ya da faizle çalışmaları ile hiçbir ilgisi yoktur. Bu alışverişte banka araya giren üçüncü kişi olmadığı gibi, evi alıcıya satan asıl satıcı da değildir. Kâfire faiz parası ödeneceğine dair bir tek delil dahi yoktur. Bu nedenlerden dolayı, verilen fetva gerçeğe asla uygun değildir. Yapılan kıyasda, asl ile feri´nin ortak illeti yoktur. Bu durumda, hüküm ortaya çıkamaz. Kıyas yapılmak istenen şey ile asıl arasında ortak bir illetin olmayışından dolayı yapılan kıyas asla doğru değildir. Bundan dolayı önümüze konan fetvanın kabul edilir bir yanı yoktur.

 

KAYNAKLAR

 

1.      İbn Manzûr, Lisânu`l-Arab, Beyrut 137/1955, IV, 298; ZebidÎ Tâcu`l-Arûs, Kuveyt 1385/1965, c. [I, s. 318.

2.      İbn Âbidin, Reddu`l Muhtar, Bulâk 1272, c. III, s. 247.

3.      Debûsî, el-Esrâr, va. 193a/137a.

4.      Debûsî, el-Esrâr, va. 453a/317a.

5.      Serahsî, Şerhu`s-Siyer, IV, 1253.

6.      Kuhistânî, Câmiu`r-Rumûz, İst. 1300, II, 311; Ali Mansûr, 130.

7.      Hacâvî, el-İknâ`, Misir 1351, II, 7.

8.      Mubârekfûrî, V, 248.

9.      Serahsî, X, 6.

10. Mubârekfûri, V, 248.

11. Şirâzi, el-Mühezzeb, Kahire 1959, II, 227; Remlî, Nihâyetu`l-Muhtâc, Mısır 1967, VIII, 82; Hacâvi, el-İknâ, Mısır 1351, II, 7; İbn Kudâme, el-Muğni, [, 514515; el-Mukni, I, 485, İbn Rüşd, el-Mukaddimat, Mısır 1325, II, 611-612.

12. Enfâl 8/72.

13. Nisa 4/97-99.

14. Dr Ahmet Özel, İslâm Hukukunda Ülke Kavramı Dârulislâm-Dârulharb, İstanbul, 3. baski, 190-191. 1315, I[, 269; Remli, VIII, 82.

15. İbn Rüşd, el-Mukaddimat, Mısır 1325, II, 612.

16. Hacâvi, el-İknâ, Misir 15. Tirmizi, Siyer 42, IV, 155; Ebu davud,

17. İbn Rüşd, el-Mukaddimat, Mısır 1325, II, 613; Dr Ahmet Özel, İslâm Hukukunda Ülke Kavramı Dârulislâm-Dârulharb, İstanbul, 3. baski, 190-191.

18. Tirmiz, Siyer 42, IV, 155; Ebu Davud Cihad, 105, III, 104-105.

19. Dr Ahmet Özel, İslâm Hukukunda Ülke Kavramı Dârulislâm-Dârulharb, İstanbul, 3. baskı, 191.

20. Mâide, 5/51.

21. İbn Kudâme, el-Muğni, [, 515.

22. İbn Hacer, Tuhfetu“ Muhtâc, Kahire 1351, II, 67; el-Mukni, I, 485.,cihad 105, III, 104-105.

23. Cessâs, II, 242; İbn Kayyim, Zâdu`l-Meâd fî Hedyi Hayri`l-İbâd, Kahire, 1950, II, 70; İbn Kudâme, el-Muğnî , [, 513; Mubârekfuri, V, 229.

24. Tirmizi, siyer 42, IV, 156.

25. Abdulkadir Udeh, el İslâm ve Evdâ`unâ`l-Kânuniyye, Kahire, 1951, 60-61.

26. İbn Hazm, el-Muallâ, VIII, 514-515.

27. Mağniyye, III, 278; Tûsi, VI, 147.

28. İbni Kesîr, İhtisâru Ulûmi`l-Hadis, Kahire, 1370/1951, İkinci baskı, s. 52; Dr. Subhi es-Sâhih, Hadis İlimleri ve Hadis Istilahları, Ankara, 1973, s. 138.

29. el-Ümm, VII, s. 326; Nasbu`r-Râye,IV, s. 44; İbn Humâm, VI, s. 178.

30. Bakara, 2/ 197.

31. el-Muğnî, IV, s. 163; eş-Şerhu`l-Kebir, IV, s. 186; Sa`di Efendi, Hâşiyetü`l-İnâye, VI, 178.

32. el-Müdevvene, IV s. 271; İbn Arabi, I, s. 516; Karafi, el-Furûk, III, s. 239; el-Ümm, VII, S.326;Remlî, Nihâyetu`l Muhtâç, III, s. 426; İbn Kdâme, el-Muğni, IV, s. 162-163, X, s. 515; eş-Şerhu`l-Kebir, IV, s. 182-186; Hacavc, II s. 38,123; Ebû Yusuf, er-Redd alâ Siyeri`l Evzâ`i, s. 96-97; Serahsî, el-Mebsût,, XIV, s. 56; Kâsâni, V, s. 192, VII, s. 132; Zeylâ`i Tebyinu`l-Hakâik, IV, s. 97; Aynî, Şerhu`l-Kenz, II, s. 44; İbn Humâm, VI, s. 177; Merâği, s. 23; Zuhayli, s. 182.

33. İbn Hazm, el-Muallâ, VIII, s. 514-515.

34. Bakara, 2/275.

35. Bakara, 2/278.

36. Ebu Dâvûd , Buyû`, 12, III, s. 646; Beyhaki, V, s. 277 v.d.; Nevevî, Şerhu Sahihi`l Müslim, XI, 13, 15.

37. Nisâ, 4/161.

38. Serahsi, el-Mebsut, XXII, s. 131.

39. Halvâni, el-Mebsût,311a; Serahsi, el-Mebsût, [, 28, 95, [IV, 56-57; Şerhu`s-Siyer, IV,1329, 1410, 1486; Radiyyuddin es-Serahsi, el-Muhit, 498b; Kâsâni, V, 192-193, VII, 132; Zeyla`i, Nasbu`r-Raye, IV, 97; Aynî, II, 44; İbn Humâm, VI, 177-178; İbn Nuceym, el-Bahru`r-Râik, VI, 147; el-Fetâva`l-Hindiyye, III, 248; İbn Âbidin, III, 247, IV, 147; Taberi, İhtilâfu`l-Fukaha, 63; Udeh, I, 282; Merâği, 23; Zuhaylî, 182-183.

40. İbnü`l-Humâm, Fethu`l-Kadir, VI, s. 178; İbn Nuceym, el-Bahru`r-Râik, VI, s. 147.

41. Serahsî, el-Mebsût, X, s. 95; Şerhu`s-Siyer, IV, s. 1329, 1410; İbn Âbidin, IV, s. 188; ayrica, Taberi, İhtilâfu`l-Fukaha, s. 63; el Fetâvâ`l-Hindiyye, III, 248.

42. Serahsi, el-Mebsût, [, 28; Nasbu`r-Râye, IV, 44; İbn Humâm, VI, 178; er- Redd alâ Siyeri`l-Evzâ`i, 97.

43. Halvâni, el-Mebsut, 3411a; Radiyuddun esSerahsi, el-Muhit 179a; İbn Nuceym, el-Bahru`r-Râik,VI, 147.

44. İbn Hişâm, IV, 251, Ebu Dâvud, Buyû`, 5, III, 629; Taberi, Tarih, III, 150; Beyhaki, V, 275; Hamidullah, el-Vesâik, 307.

45. Bakara 2/278.

46. Serahsi, el-Mebsût, [, 28, [IV, 57; Şerhu`s-Siyer, IV, 1487-1488.

47. Cessâs, Ahkâmu`l-Ku`an, I, 470-471.

48. İbn Kesir, es-Sire, III, 147; Muhammed Hamidullah, İslâm`da Devlet İdaresi, 160.

49. Serahsi, Şerhu`s-Siyer, IV, 1412, 1494.

50. Rum 30/1-4.

51. Serahsi, Şerhu`s-Siyer, IV, 1411; el-Mebsût, [IV, 57; İbn Humâm, Fethu`l-Kadir, VI, 178;

52. Serahsi, Şerhu`s-Siyer, IV, 1412; el-Mebsût, [IV, 57;

53. Cessâs, Ahkâmu`l-Ku`an, II, 244; Serahsi, el-Mebsût, [II, 131, [III, 121, [IV, 58: Şerhu`s-Siyer,IV, 1400, V, 1886; Kâsâni, V, 192-VII, 132; Zeylaî, Tebyinu`l-Hakaik, IV, 97; İbn Nuceym, el- Bahru`r-Râik, VI, 147; El-Fetâvâ`l-Hindiyye, III, 248, IV, 132; İbn, Âbidin, IV, 188; Ûdeh, I, 282-283.

54. Ebu Dâvûd , Buyû`, 12, III, s. 646; Beyhaki, V, s. 277 v.d.; Nevevî, Şerhu Sahihi`l Müslim, [IV 13, 15.

55. Merâği, 23; Zuhayli, Âsâu`l-Harb, 183.

56. Zuhayli, Âsâu`l-Harb, 183.

57. Zuhayli, Nazariyyetu`d-Darûreti`ş-Şer`iyye, 22-23.

58. Dr. Ahmed Özel, Dârulharb-Dârulislâm, İklim, İstanbul, 177-178.

59. Doç. Dr. Faruk Beşer, Fikih Penceresinden Fetvalarla Çağdaş Hayat, 2. baskı, İstanbul 1997, 294-295.

60. İsmail Mutlu, Günün M. Faiz-Ticaret, 2. b., s. 51-52.

61. Bakara 2/282

62. el-Kâsâni, Bedayiu`s-Sanayî, VI, 141,305; İbnü`l-Hümâm, Fethu´l-Kâdir, V, 186; İbn Âbidin, Reddü`l-Muhtâr, IV, 105,108.

63. Ebû Dâvud, Büyu 54; Ahmed b. Hanbel, II 84; eş-Şevkânî, Neylü`l-Evtâr, V, 206; ez-Zuhaylî, el Fikhu`l-İslâmî ve Edilletuh, IV, 469.

64. Ahmed b. Hanbel, IV, 180; el-Kâsânî, V, 198-199.

65. İbnü`l Hümâm, Fethu`l-Kadir, V, 207-208; İbn Âbidin, Reddu`l Muhtar, IV, 255, 291; Zeylâî Tebyinu`l-Hakaik, IV, 16, 17.

66. İbnü`l-Kayyim, İ`lâmu`l-Muvakkiîn, I, 106 vd.; İbnü`l Hümâm, Fethu`l-Kadir, V, 207.

67. Prof. Dr. Hamdi Döndüren, Delilleriyle Ticaret ve İktisat İlmihali, İstanbul, 14141993, 202-204.

68. İsmail Mutlu, Günümüzün Meseleleri Faiz Ticaret, İstanbul, 2. baskı, s.  145.

69. Sünen-i İbni Mâce, Ticaret, 48.

70. El-Mezâhibü`l-Erbaa, II, 246.

71. El-Mezâhibü`l-Erbaa, II, 246.

72. İsmail Mutlu, G. M. F.T., İstanbul, 2. baskı, 24-25.

73. Prof. Dr. Yusuf El-Kardavî, Çağdaş Meselelere Fetvalar, Hikmet Neşriyat, İstanbul, II, 311-313.

 

Muhammed Mücahid Okcu