Ömer Hiddeti Çarpar Gönlümde

200px-Rashidun_Caliphs_Umar_ibn_Al-Khattāb_-_عُمر_بن_الخطّاب_ثاني_الخلفاء_الراشدين.svgÖmer Hiddeti Çarpar Gönlümde

Üç yıl önce bugünün sabahı fanî dünyaya

veda eden merhum babamın aziz ruhuna…

Rasulullah (s.a.v.) Mektebi’nde yetişmiş Halife Hz. Ömer (r.a.) ile 21. asrın idarecilerini mukayese etmek ne kadar gülünç olur değil mi?

Fakat ben, içimde yanan korlu ateşi söndürmek ve esaret kabul etmez yüreğimin özlemlerini açığa vurmak için bunu yapacağım. İsterseniz gelin birkaç misalle anlatmaya çalışayım:

Bir yanda adaleti ile kurt ve koyunu yan yana otlatan Halife Hazreti Ömer… Öbür yanda koyunu kurtlara yem eden zamanın devlet idarecileri…

Bir yanda şeytanın korkudan kaçıp girecek delik aradığı Halife Hazreti Ömer… Öbür yanda şeytana pabucunu ters giydirecek kadar şeytanlaşmış olan zamanın devlet idarecileri…

Bir yanda fakirlere sırtında un çuvalı taşıyan ve yemek yapıp, kendi elleri ile yetimleri doyuran Halife Hazreti Ömer… Öbür yanda, ”Maruzatım var başbakanım, dinler misiniz?” diyenleri zindanlara dolduran zamanın devlet idarecileri…

Bir yanda hakkı batıldan ayırmak için münafığın başını gövdesinden ayıran ve hakkı batıldan ayıran manasına gelen “Faruk” ismi ile şereflenen Halife Hazreti Ömer… Öbür yanda münafığın selameti için haklının, mazlumun, müslümanın canına okuyan ve “Tağut” ismi ile anılan zamanın inkarcı devlet idarecileri…

Gel de zamanın devlet idarecilerine isyan etme!..

Dört Nesillik Zulüm

Ben bu isyanı tam kırk yıldan beri omuzlarımda taşıyorum. Şimdi ise bütün dünyaya ilan ediyorum. Esareti, hürriyetsizliği asla kabul etmediğimi haykırıyorum.

Esaret dedim de aklıma geldi.

Ben, kendi ülkeme esaretin kabul ettirilişinden yaklaşık kırk yıl sonra dünyaya geldim. Esir bir vatan, köle bir halk karşıladı beni. “İyi ki doğdun…” demediler; ama, daha dört beş yaşımda beni zulüm çarklarının arasında ezmeye, lime lime doğramaya başladılar.

Neler mi yaptılar?

Neler yapmadılar ki bana: Daha beşinde olan beni hapse ve açlığa mahkum ettiler. O küçücük halimle bir günlük açlığı ve hapsi tattım.

1960 İhtilali’ni takip eden yıllarda Kur’an Okulu’nun küçücük bir talebesi idim. Bir gün derslerin başlamasından birkaç dakika sonra köyün bekçisi gelerek kuşluk vakti hocayı ”Jandarmalar geldiler. Seni çağırıyorlar!” diyerek alıp götürdü. Hoca, giderken kapıyı üzerimize kilitlemeyi ihmal etmedi. Seksen kadar çocuk ile beraber sabahtan akşama kadar hapis ve aç kaldım. Bizim aileden ağabeyim ve ben vardım. Cimri olan okulumuzun sahibesi, iki oğlu ve bir kızına kapının altındaki kedi deliğinden ekmek ve su uzatıyordu. Onlar yerken bizler de yutkunuyorduk. O gün içmeye su bile veren olmadı.

İsmini henüz koyamadığım düzene karşı içimde daha o zaman sınırı çizilmemiş ve tarifi mümkün olmayan bir kin dağı oluşmaya başlamıştı. O kin, zalimler dünyayı önüme yığsalar bile asla sönmeyecek bir kin yığınıdır. Söndürülmesi asla mümkün bir yangın var içimde. Zulmün küçücük bedenimde açtığı yaraların daha o gün meydana getirdiği yangın. Kıyamete kadar devam edecek bir kin ve yangını taşıyorum iliklerimde.

Neyse! Konumuza dönelim.

Akşama doğru hoca efendi geldi ve bizi birer birer evimize gönderdi. Minder ve postlarımızı elbiselerimizin altına saklayarak götürmemizi tembehlemeyi de unutmadı. Bir iki çocuğu dışarı bırakıyor ve “sen şu sokaktan evine git, sen de şu sokaktan…” diyordu. Beş dakika sonra iki çocuğu daha dışarı bırakıyordu.

O günden itibaren Kur’an Okulu son buldu.

O dahi yetmedi, kerpiç ve ağaçtan mamul binanın kapısına çelik ve korku karışımı bir kilit astılar. O derme çatma iç içe iki odalı Kur`an Okulumun hikayesi bununla da bitmedi. Üç günde bir köyümüz basıldı.

Ben her baskında babamın bacaklarına bir elimle yapışıp arkasına saklanırken, öteki elimle o kocaman kolunu biraz yana doğru aralayarak, olup biteni görmeye ve anlamaya çalışıyordum.

Köyümüzün hocası korkak biri idi. Yani bu milletin bir bireyi… Bu korkaklığı sayesinde koca köyün bütün gençleri “Kur`an Mektebi”nden mahrum yetiştiler. Ben de bunlardan biri idim işte!..

Sonradan Allah yüzümü güldürdü de Allah düşmanlarının asla hazmedemediği fakültelerin en hasını bitirmeyi ve ilahiyatçı altın kemerini kazanmayı başarabildim. Fakat, hâlâ bir Kur’an hafızı olamayışımı müslüman mahallesinde salyangoz satan işgalci idarecilerle, o salyongozları birer besili koç zannederek alan ve midelerine indiren müslümanlara borçluyum. Bunu dedem de biliyordu, babam da biliyordu, ben de biliyorum. Ben yine de şanslıyım. Düzene inat bir 29 Ekim sabahı “zulmün kutlandığını daha fazla görmek istemiyorum” dercesine dünyaya veda eden babam, benim kadar şanslı değildi. Ankara`daki efendilerin rahatı için kilometrelerce yol yürüyerek konulan “varlık vergisi”nden eksik çıkan bir kilo buğdayı, arpayı, ya da fasulyeyi şehire gününde yetiştirme işkencesi vardı babamın. Onlarca kilometre yolu ayağındaki lastik ayakkabılarla, çarıklarla yürüyerek köy ve şehir arasında mekik dokuma işkencesi… Kapalısından daha beter bir açık cezaevi haline getirilen Anadolu`nun ücra bir köyünde bile rahat ya da kendi isteğine göre yaşama ve ölme hak ve şansının tanınmadığı bir atmosferde ömrünü tüketti babam.

Milletini cahil, dinsiz ve dilsiz bırakan bir devletin çarkının dişleri arasında bizim ailede ben üçüncü kuşağı temsil ediyorum. Çanakkale`de savaşan dedem ve daha genç kızlığının baharında olan ve ölen öküzünün yerine koşularak kağnısıyla cepheye cephane taşıyan anadan ninem ilk kuşaktı. Sonra babam, ben ve de kahrın ve zulmün kucağında gözlerini açan oğlum ve kızım geliyor.

Tam dört nesilden beri bu zulüm çarkı bizi öğütüp duruyor.

O günkü zulüm ile bugünkü zulüm arasında hiçbir farkın olmadığını size 12 Eylül 1980 sonrası yaşanmış, mazlumları ve failleri halen hayatta olan bir olayla; daha açıkçası defalarca tekrarlanan bir tecavüz olayı ile anlatayım:

Askerin Hanımı Ve Bacısına Asker Tecavüzü

Sizlere soruyorum: Oğlu asker olan bir baba, kızı ve gelini ile bir kan davasından dolayı hapse düşerse sizce ne olur? Samsunlu bu baba, askerlerin yanından alıp hapishanenin alt katında kızına ve gelinine defalarca tecavüz ettiklerini, çığlıklarına ve yalvarmalarına kulak asılmadığını anlatmıştı. İki genç kadın hapisten hamile olarak ayrılıyorlar. Bu barbarlığın ne anlama geldiğini hiç düşündünüz mü?

Asker bir eş ve aynı zamanda bir ağabeyin hizmet ettiği kurumun fertlerinin bu askerin eşine ve kız kardeşine reva gördüklerine bir bakın. Ya da her canları sıkıldığı zaman müslüman avına çıkan müslüman ülkelerin ordularının baba katili olan evlatlarına bir bakın. Belki bunlar kendi kız kardeşlerine tecavüz etmiyor, belki kendi babalarını da öldürmüyorlar. Fakat Avrupa’nın pislik domuzları gibi eş değiştirerek bu pezevenkliği, bu katilliği yapıyorlar. Yine biri bir diğerinin baba ve yakınlarını öldürürken bir diğeri de ötekininkilere ayni zulmü ve alçaklığı reva görüyor.

Yollar aynı… Yapılan pislikler aynı…

Hazreti Ömer adaletine muhtaç bir dünyanın hâlâ ne diye uykuda olduğunu çözebilmiş değilim. Can korkusu, mal korkusu, makam ve mevkiden olma korkusu deseniz, karşınıza zilletle yaşamanın en büyük ölüm olduğunu söyleyen birileri çıkacaktır. Güçsüzlük deseniz, bu da yalandır derim. Mazlum insanlara, kadın ve çocuklara karşı cesur ve yiğit olanlar, aynı cesareti neden zalimleri ortadan kaldırmak için göstermediklerini sormak gerekir.

Altmış yıl adeta esir gibi, köle gibi, kula kul gibi yaşayacağıma; bir yıl, hatta bir gün yaşar; ama, insan gibi yaşarım levhasını boynumuza asmak için daha neyi bekliyoruz? Ben, bugünkü yaşantımızın en kötü ve kerih görülen hayvanlara dahi layık olmadığını söylüyorum. Bu konuda çok mu acımasızım acaba?.. Eğer beni acımasız görüyorsanız, lütfen yüreğimi soğutacak, ızdırabımı dindirecek ve benim bu yapılan zulümler karşısında susmam halinde cehenneme gitmeyeceğime dair bir şeyler söyleyin.

Bugün, müslümanlar bir kurtarıcı bekliyorlar. Birileri gelecek birbir ellerinden tutacak ve düzlüğe çıkaracak. Saplandığı çamur bataklığından kurtulmak için gelecek yardımı bekleyen biri, yardım gelinceye kadar tamamiyle batıp boğulmuş olacaktır. Kendi çabası ile zulme karşı koymayıp da “birileri gelsin de bizi kurtarsın” diye bekleyenler kendilerini aldatıyorlar.

Bekleyin!.. Mehdi’yi Bekleyin!.. Ama Ben Beklemiyorum

Müslümanlar Mehdi bekliyorlar. Aliminden cahiline kadar herkes aynı sözü kırık plak gibi tekrarlayıp duruyor:

“Gel Mehdi, gel!.. Gel de kurtar bizi!”

Olur!.. Selam gönderdim, hemen gelecek. Siz hiç merak etmeyin!.. Mehdi gelir gelmez ben size haber veririm.

Ben mehdi beklemiyorum arkadaş! Gelmesini de istemiyorum. Duymadınızsa vargücümle haykırıyorum: Ben Mehdi’nin gelmesini istemiyoruuuuuum.

Duydunuz mu? Ben Mehdi’nin gelmesini is-te-mi-yo-rum.

Yahu!.. Sizler kafataslarınızı soğan ekmek niyetine mi yediniz? Beklediğiniz insan, kıyamet alametlerindendir. Siz kurtulmak için değil, yok olmak için dua ediyorsunuz.

Kendisini cezalandırmayı Allah Teâlâ`dan en içtenlikle isteyen bir insanı asla görmedim. “Gel Mehdi gel” diye çırpınanlar, kıyametin kopmasını arzu etmekten başka bir şey yapmıyorlar. Fakat ne yaptıklarını da bilmiyorlar…

Hazreti Ömer’ler yetiştirmek yerine kendi mahvını isteyen bir millete Allah hidayet verir mi? Elbette vermeyecektir. Yardım eder mi? Elbette yardım etmeyecektir.

Kendi kendilerine beddua eden bu insanlarla bir yere gelmenin zorluğunu anlamaya çalışıyorum. “Ömerler yetişmez” diyerek kestirip atanları da… Bunlar, miskin miskin oturarak ekmek bekleyen insanlarla aynı kafa yapısını taşıyorlar.

Kavgasız ekmek kazanmak ne kadar zor ise, kavgasız devlet olmak, ya da kavgasız adaletten, hürriyetten, özgürlükten pay almakta o kadar zordur. Bu kavgayı fertler önce kendileri ile yapacaklardır. Sonra çevre, daha sonra da uzak noktalar gelir.

“Ey Ömer!.. Eğer sen doğru yoldan sapar, eğrilirsen, seni bu eğri kılıcımla doğrulturum” diyebilen Sahâbi gibi birer fert olabilirsek, idareciler de; “Allah`ım!.. Senin yolundan saptığım takdirde, beni düzeltecek kulların var” diyebilecek seviyeye gelebilirler. Biz korkup kabuğumuza çekildiğimiz müddetçe, daha nice Tağutlar, kâfirler, zalimler, diktatörler türeyecektir. İslamî İnkılâbın başlama noktası fertlerdir. Öldürüldüğü anda Hazreti Hamza`ya eş büyük bir şehid olmaya namzet bir müslümanın zalim ve Tağut idareciye “yeter” diye haykırıp, hakikatleri anlatmaya başlaması ile bu haykırış kıvılcım kıvılcım yayılıp diğer fertlerin kalplerine dolacaktır.

Merhum üstad Necip Fazıl Kısakürek şöyle haykırıyor:

“Ben bir genç arıyorum gençlikte köprü başı.”

Bütün mesele, köprü başı olabilecek bir genç bulmak ya da yetiştirmektir. Fakat biz bu genci bulamıyoruz, yetiştirmek için de çaba sarfetmiyoruz.

Yalan mı yani?..

Karınca kadar gayret sarfetsek bile zalimlerin sonu olur.

Kendisine acımayıp zalimlerin önünde saf tutan, kafirlere dost, Tağutların kulu olan ve fasıkların arkasından koşanlara Allah hidayet verip, yardım eder mi?

Muhammed Mücahid Okcu