Omuzlarda Bir Tabut

omer-lutfi-mete-cenaze-1Yürüyorum. Meydan kalabalık. Su gibi insan kaynıyor burada. Simitçiler, işportacılar, boyacılar, otobüs çığırtkanları kendilerine has melodileriyle sesleniyorlar yanlarından geçenlere. İnsan sesleri araba homurtuları ile birleşerek yarı mekanik bir uğultu halinde kulakları yalayıp geçiyor. İhtar edası taşıyan klakson sesleri, pes bir müziğin notalarını andırmakta.

Deniz, kükreyen dalgalarını kıyıya savuruyor. Helezoni bir titreşimle kıyıya hücum eden sular, beton duvara çarparak havaya fışkırıyor; sonra vurulmuş bir kuştan kopan tüyler gibi uçuşarak tekrar yere seriliyor.

Eminönü’nden Üsküdar kıyılarına kadar uzanan sular, Boğaz köprüsünün az ilerisinde virajı dönerek görünmez oluyor. Gemiler, yeme üşüşen kuşlar gibi Kabataş kıyılarını dolduran balıkçı tekneleri göze çarpıyor. Sandallar, sisli havada denizi istila etmiş timsahları andırıyorlar. Ve, hafif bir ürperti…

Nereye gittiklerini bilmediğim insanlar arkasından sürükleniyorum. Ayaklarım istedikleri yöne çekiyorlar beni.

Nereye?.. Niçin?.. Neden?..

Biraz ötede birer kalem zariflik ve inceliği ile gökyüzüne doğru uzanan minarelerin hoparlörlerinden hoş bir sadâ yükseliyor. Çağrı sesi… Namaza ve kurtuluşa çağrı sesi… Ezan sesi yükseliyor minarelerden. Bununla birlikte insan seli ikiye bölündü. Nereye gitmeliyim? Kurtuluşa çağıran bu yapıya doğru mu gitsem, yoksa Galata köprüsünden Karaköy’e doğru akın eden kalabalığa mı karışsam? Kararsız mıyım diyorsunuz? Belki!.. Evet ama, bu vakitte gidilecek bir yer olmalı. Herkesin gideceği mutlak bir yeri vardır. Zorla da götürülemezler ya.

Gönlüm, herkesin kurtuluşa çağrılan yere gitmesini arzuluyor. Son yolculuğa çıkmadan o durağı görmeli sanırım.

Bir tabut geçiyor cenaze arabasında. Arkasında sakalsız, bıyıksız insanlar var. Bronz yüzlü, birbirlerine benziyorlar hepisi de. Birilerini son yolculuğa uğurluyorlar belli. Nereye gidiyor? Kim bu tabutun içindeki adam?.. Minarelere doğru koşanlardan mı, yoksa Karaköy sokaklarında kaybolanlardan biri mi? Bilmem diyorum gayr-i ihtiyarî olarak. Fakat şimdi nereye gittiğini biliyorum. Meçhule gidiyor. Dönüşü olmayan bir yere…

Çiçekler de ne oluyor diyorum içimden. Anladım!.. Boynuzlarını örtecekler ölünün. Toprağın örtemediği boynuzları çiçekler kapatırmış.

Hey!.. Siz… Size diyorum. Siz karanfiller, laleler, papatyalar… Ne zamandan beri boynuz kapatma görevini yüklendiniz diye soruyorum alaylı bir şekilde? Ne o? Öyle mahcup mahcup bakmayın yüzüme! Neyse, neyse… Sözlerimi ger aldım. Hem sizi zorla koparıp buraya getirdiler. Bunda sizin hiçbir suçunuz yok demeyi de ihmal etmiyorum.

Çiçeklerle hasbihalden sonra taş basamakları birer ikişer çıkıyorum. Deniz, arabalar ve diğerleri ayaklarımın altında kalıyorlar. Galata köprüsünü acele ile geçen insan seli Karaköy sokaklarında kayboluyor. Çiçeklerle donatılmış cenaze arabası da köprünün ucunda karanlığa gömülüveriyor.

Asırlara şahitlik etmiş kapıdan içeri giriyorum. Serin bir hava yalıyor yüzümü. Ağustos sıcağı ve mekanik uğultu taş duvarların arkasına saklanıyor. Ütopik düşünceler zihin perdemin altında eriyip yokoluyor. Ne denizin sessiz ağıdını dışa vuran uğultusu, ne araba homurtuları, ne de meçhule gidenin peşinden koşuşan bronz yüzlü insanlar var burada. Bütün sahte ilahları ters yüz etmiş ve Allah ile aradaki bütün perde ve engelleri kaldırmış olan mü’minler arasındayım. Bütün sıkıntıların yok olduğu ve dertlerin şifa bulduğu yerdeyim.

Neden sonra koyduğum yerden ayakkabılarımı alarak çıkıyorum sıkıntılarla girdiğim kapıdan. Kuşlar uçuşuyorlar. Onlara dokunmadığımı görünce gelip yanı başıma konuyor ve etrafımda dönüp duruyorlar. Cami’nin meydanında kuşlar için yem satan kadın ve çocuklar var. Kimi âmâ… Altlarında küçücük sandalyeleri. Önlerinde buğday dolu çanakların bulunduğu eski birer masa var. Dört yaşlarında bir kız çocuğu küçücük elleri ile kuşlara yem atıyor. Ve gözlerinde tatlı bir sevinç.

En üst basamağa oturuyorum. Taş merdivenin en son basamağına…  Meydana, sonra denize doğru kayıyor gözlerim. Esrarengiz bir perdeyi aralamak ister gibiyim. Boğazdan esen rüzgar saçlarımı dalgalandırıyor. Üşümeye başlıyorum bu sıcak havada.

Arabalar duruyor. Beyaz şapkalı adamlar köprüyü boşaltıyorlar. Sessizlikten ürperiyorum. Karaköy’e gidenlerden hâlâ haber yok. Köprü boş bir şerit gibi uzanıyor iki kara parçası arasında. Camiden çıkanlar Karaköy’e doğru çeviriyorlar yüzlerini. Sessizliği bozan tek şey güvercinlerin kanat çırpışları. Onlarda bile tedirginlik işaretleri var. kendilerini rahat hissetmiyorlar. Oraya buraya uçuşup duruyorlar.

Uykudan uyanıyor gibi gözlerimi oğuşturuyorum. Bu kez omuzlarda gözüküyor çelenkli tabut. Arkasında birbirlerinin kopyası insanlar. Etrafı saran toy bulutu. Çelenkler çoğalıyor. Herkesin eline birer çelenk tutuşturuyorlar. Nereye gittilerdi bunlar, nereden geliyorlar? Günah çıkarıcıları mı var şu Karaköy’de? Anladım! Yaşadığı yerleri bir kez daha göstermek için oraya götürdüler onu. Tabutu getirenlerin arasında kadınlar da var. Renkli bir ordu.

Tabutun kapağı aralanıyor. Beyazlara bürünmüş biri başını dışarı doğru çıkarıyor. Camiye doğru yürüyenlere; “Beni nereye götürüyorsunuz ..” diye bağırıyor. Bir an ölü olduğunu hatırlıyor ve susuyor. Belki de benden başkası onun dilinden anlamıyor. Koca bir ömür boyu yanından bile geçmediği yere görürülmesini kabullenemiyor olmalı. Fakat elinden birşey gelmiyor.

Kalabalık caminin önünde. Tabut omuzlardan indiriliyor. Gelenler birbirleriyle şakalaşarak konuşuyor, kahkahalarla gülüyorlar. Bir kadın cırlak sesi ile kahkaha atarak yanındaki beyi kucaklıyor. Ağlayan bir kadın gözüküyor az ileride. Yaşı seksenin üzerinde. Giyimi öteki kadınlara benzemiyor. Elleri ve yüzünden başka her yerini elbisesinin içine saklamış. Bu nine ölünün yakını, belki de annesi olmalı.

Kuşlar çoktan uçup gittiler. Davetsiz misafirlerden rahatsız olmuşlardı. Camiden çıkanlar saf tutuyorlar. Ben hâlâ yerimde oturuyorum. Yanımdan ağır adımlarla beyaz sarıklı beyazlara bürünmüş biri geçiyor. Tabutun önünde durup safların hazırlanmasını bekliyor. Tabut ile gelenler birer put kadar sessiz ve hareketsizler. Saf tutmuyorlar. Beyaz feslerini iç ceplerinden çıkarıp başlarını örtmüyorlar. Kim bunlar? Niye öyle duruyorlar? Neden camiden gibi cenaze namazı kılmıyorlar.

Kahkaha ile gülmek geliyor içimden, yahut bağırmak. Kulakları patlatırcasına… Taşları, demirleri eritircesine… Ses duvarını yırtarcasına haykırmak istiyorum.

İsrafil’in sûra üfürmesini bekliyorum.

Saf tutanların gözleri ense kökümde geziyor. Onlarla beraber olmadığım için bana kızıyorlar. Hiç oralı olmuyorum. Niçin onlarlar beraber olacakmışım? Mecbur muyum namazı kılmaya? Bronz yüzlü adamları çağırsınlar. Hem cenaze onların değil mi? Çelenk demetlerine kayıyor gözlerim. Beyazlı adam, bana bakıp, gözlerimin süzdüğü yöne çeviriyor başını. Yüzü buruşuyor. Buğday tenli yüzünün yarısını kaplayan ve yüze tartlı bir eda veren siyah sakalının kılları sertleşiyor. İleri doğru uzanıyorlar. Hedefe çevrilen namlu gibiler…

Yüzlerce yıl öncesine doğru yol alıyorum. Süleymaniye’den Eminönü meydanına beyaz elbiseli insan seli akıyor. Ressamların çizmekte aciz kaldığı bir tablo oluşuyor. Viyana’ya gidecek ordunun neferleri olduğunu öğreniyorum neden sonra. Sırtlarında kefenlikleri, başlarında fesleri… Sakalın arkasına gizlemişler yanaklarını.

Aralarına karışıyorum, nereye gittiklerini sormadan. Biliyorum!.. Sormaya lüzum yok. Kimse ilgilenmiyor benimle. Bambaşka bir yaratık görmüş gibi bakıyorlar yüzüme. Onlardan değilim galiba.

Yolculuğumda geriye dönüş başlıyor. Yorgun düşmüşüm. Vurulmuşum. Arkamdan vurmuşlar beni. Sırtımdan. Ense köküme yakın bir yerden. Viyanalar, Kırımlar, Afrika çölleri geride kalıyor. Viyana’ya gidenleri hesaba çekiyor bronz yüzlü adamlar. Beyaz kefenlikleri yırtıyor, sarıkları alıyor görünmeyen eller. Başlar sarıklarla yere düşüyor, beyazlar kırmızıya boyanıyor. Bronz yüzlüler, yerde yatan cesetlerden bile korkuyorlar. Kafalar tozların arasında bir şeyler mırıldanıyorlar. Hiç kimse anlamıyor ne dediklerini. Duyduklarım ürpertiyor beni. Dudaklarım korkudan çatlak çatlak oluyor. Şehadetlerin arşa yükseldiğini görüyorum.

Elimi yüzüme götürüyorum. Bedenimi iliklerime kadar bir sızı kaplıyor. Beyazlı yine yüzüme bakarak mırıldanıyor: “Yüzündeki yaraları ne çabuk unuttun? Onlar kopan tüylerin yerinde birer nişan… Ekilmiş kezzapdan arta kalan işaretler…” demek istiyor sanırım. “Ne mutlu sana!” diyor. Gülümsüyor. “Sen beraberinde işaret, şahid götüreceksin…” diyor. “Öyle mi?” diyorum. “Öyle ya! Öyle” diyor. Yine gülümsüyor, sevgi dolu gözlerini üzerimde gezdirerek. Çiçek demetlerine bakarak dudak büküyor. Ne demek istediğini anlıyorum. Konuşmak, ona içimi dökmek istiyorum. Kim bu ölü? Ya bu adamlar? Çiçeklerin burada ne işi var? Her şeyi sormak istiyorum. Ben, sağ mı, yoksa ölü müyüm demek istiyorum? Soramıyorum. Dudaklarım aralanmıyor. Kendimde konuşma cesaretini bulamıyorum. Sorular içimde gömülü kalıyor. Ta derinlerde…

Yaraların sızlaması öldürücü bir buuta ulaşıyor. Dişlerimi sıkıyor, bağırmaya gayret ediyorum. Yapamıyorum. Bir “ah” kelimesi fırlıyor dudaklarımın arasından. Bağırdım işte. Bağırdım. Kimse birşey anlamıyor. Hiçbir şey… Bronz yüzlüler, ötekiler, berikiler hiçbir şey anlamıyorlar. Beyazlı adam bana sert sert bakıyor. Kaşlarını çatıp: “Sabırsızlanma! Sonunu bekle! Zamanı gelince her şeyi haykır!..” diyor. Suçlu bir çocuğun bakışı ile yere dikiyorum gözlerimi.

“Er kişi niyetine…” sözü kulaklarımda uğulduyor. Bu ölü erkekmiş diyorum içimden. Beyazlı adam ellerini kulaklarına kaldırıyor. Sonra “Allah-u Ekber” diyor. Camiden çıkanlar da onu takip ediyorlar. Tabutu getirenler put gibi duruyorlar. Saf tutup, cenazelerinin namazını kılmıyorlar. Ellerini açıp Fatiha okumuyorlar… Bunlar hangi dünyanın yaratıkları acaba?

Sağa, sola selam veriliyor. Beyazlı üç kez: “bu mevtayı nasıl bilirsiniz?” diye soruyor. Namazı kılanlar hep bir ağızdan koro halinde, “iyi biliriz” diyorlar. Kendimi tutamıyor ve bir kahkaha atıyorum. Neden Karaköy cemaatına sormuyorsun imam efendi diyorum? Herkes hınç dolu gözlerle bana bakıyor. Dua yapılıyor. Dua bittikten sonra saflar çözülüyor. Beyaz feslerini özenle ceplerine yerleştirerek kalabalığa karışıyor namaz kılanlar.

Donmuş iskeletler hareketleniyor. Tabut bronz yüzlüler tarafından cenaze arabasına yerleştiriliyor. Kalabalık geldiği yöne doğru ilerliyor. Gürültüleri, araba homurtularına karışıyor. Toz bulutu kaplıyor meydanı. Solgun çiçekler tozların arasında kaybolurken, göç eden kuşlar tekrar meydana doluşuyor. Güneş bulutların arasında kaybolmamak için çırpınıyor.

Ayağa kalkıyorum. Uyuşmuş sağ ayağımın üzerine seke seke yürüyerek kalabalığa karışıyorum.

İstanbul Nisan 1983

Muhammed Mücahid