Üniversiteli Bir Genç Kıza Açık Mektup 1

universiteli-bir-genc-kiza-acik-mektup-1-800x400

Eski Türkiye’nin zulümlerini dile getiren ve  20. asrın son darbesi 28 Şubat 1997 Postmodern Darbesinin akabinde yazılmış bu açık mektubu bir kez daha yayınlıyorum. Zulme başkaldırının ve geçmişi daima hatırlamanın ne denli bir değere sahip olduğunu bir kez daha görmüş oluruz. Bunun her başardıkları darbenin arkasından millete reva görülenler hakkında yeni nesilleri az da olsa bilgi sahibi yapacağını umuyoruz.

İşte o mektup:

Zulüm Cehennemi’nde Gözlerini Dünyaya Açan Bacım

Başörtüsü zulmüne karşı mücadele ederken, üzüntüden

veya başka nedenlerle hastalanarak ya da kazalarda

hayatını kaybeden mücahide bacılarımın ruhlarına…

M. M. O.

Bacım!

Uzun zamandan beri sana yazmak, kirletilmiş, düzeni bozulmuş bu dünyada seni nelerin beklediğini haber vermek istiyordum. Fakat nasip olmadı.

Altın tepsi içerisinde bir beyaz gül gibi tertemiz, berrak ve korkusuzca yaşayabileceğin bir dünyayı sana sunmam gerekirdi. Yapamadım…

Umutlarının solmasına, avuçlarının boş kalmasına, boynuna zulüm ilmeğinin atılmasına fırsat vermemem gerekirdi. Onu da yapamadım…

Ancak sen, benim sana anlatacaklarımı ve senin için yapmam gerekenleri görerek, hissederek ve en önemlisi de yaşayarak öğrendin. Zulüm cehenneminde gözlerini açtın, zulüm değirmeninde öğütüldün ve zulüm kazanında pişerek bugünlere geldin.

O küçücük cüssenle çok şeyler başardın. Hak tanımaz kralların ve onların gönüllü askerlerinin rüyalarını böldün. Üzerine manga manga, bölük bölük, tabur tabur asker ve polis saldılar. Okulunun etrafına et ve çelikten duvarlar ördüler. Yılmadın… Üzerine tank ve panzerlerle saldırdılar. Korkmadın…

Son beş yılda yaşadıkların ciltler dolusu kitap eder. O başındaki aslı bir metre kare bez parçası; ama, manası çok büyük olan örtünle zalimlerin uykularına kezzap döktün. Bedenleri modern(!) dedikleri çağda; ama, akıl ve fikirleri tek hücreli amiplerle eş değerde olan idareciler çıldırıyorlar. Ellerinden gelse, seni ve iki milyar Müslüman’ı bir kaşık suda boğacaklar. Fakat onların oyun ve planlarına karşılık Allah Teâlâ’nın da bir planı vardır.

Son devrin bütün zulüm ve işkenceleri senin üzerinde denendi bacım!..

Aslında ben de hemen hemen aynı devrede ve aynı zulmü yaşadım. Benim tek farkım 4 İhtilal görmüş olmamdı. Daha beş yaşlarında Kur’an Okulu’nda ‘besmele’yi öğrenmeye başladığım bir günde, hapis ve açlık ile cezalandırılmıştım. Suçum Kur’an öğrenmekti. Zulüm çarklarında öğütüle öğütüle, bilene bilene tecrübe kazanmış olmam başka bir ayrıcalıktı. Bu tecrübeleri, zulmün ve zamanın seni bitirmek için düğmeye basmasından önce sana aktarmam gerekirdi. Fakat bu da olmadı…

Ve sen, bu çirkinleştirilmiş dünyada kendi ayaklarının üzerinde durmayı başardın. Dünyanın en sefil ve en kanlı canavarları ile savaşarak bugünlere geldin.

Seni tebrik etmem gerek…

Şunu unutma ki, sen bu mücadelede asla yalnız değilsin. Şu son beş yılda yüz binlerle ifade edilebilecek çoğunlukta liseli ve üniversiteli genç kız seninle aynı kaderi paylaşıyor. Bu mektubumu senin şahsında zulüm cehenneminde gözlerini dünyaya açan bütün bacılarıma yazıyorum. Sen, onları bana anlatan bir aynasın. Gerçek bir kahraman…

DOĞMADAN ZULME MARUZ KALAN GENÇLİK

Bacım!

Yaşadığın zulmün temelleri doğduğun günden tam 60 yıl önce atıldı. Hayat defterine ta o zaman kayıt düştüler. Doğduğun günden itibaren sana reva görecekleri zulmü yıl, ay, hafta, gün, saat, dakika hatta saniye saniye kaydettiler. Doğduğun günden itibaren de tatbike koyuldular. Bir de doğmadan önce sana reva gördükleri zulüm ve işkenceler vardı. Onları hissetmedin bile. Çünkü yaşamıyordun sen… Çünkü daha doğmamıştın…

İşkence araçlarını sen doğmadan hazırladılar… Zulüm robotları imal ettiler… Emirlerini eksiksiz yerine getirecek ve sana düşmanlık yapacak köleler yetiştirdiler.

Biliyorum bunu nasıl yaptıklarını merak ediyorsun. Müsaade edersen hemen anlatayım.

Önce bir gecede okur yazar milleti alfabe değiştirerek okumaz-yazmaz hale getirdiler. Ana-babaları ve tüm milleti bir gecede karacahil yaptılar. Bunların yaptıklarının dünyada bir benzeri yoktur. Sonra onların imanlarını çaldılar. Daha sonra da onları korkaklaştırdılar. Sen doğmadan, ana-babanın ve toplumun desteğini kaybetmeni sağladılar. İmansız yaptıkları insanlardan sana cellatlar ve işkenceciler ürettiler. Şimdi senin üzerine panzer sürenler, döğenler, kurşun atanlar, sahip çıkmayanlar, sana çirkin tekliflerde bulunanlar bu devletin kuluçka makinesinde tavuk üretir gibi üretilmişlerdir. Bunlar uzaydan gelmediler. Bu düzen üretti bu zalimler güruhunu.

Evet seni yalnızlaştırdılar. Sen, sanki bir ıssız adada yalnız başına bırakıldın. Etrafında milyonlarca beden var, fakat yine de yapayalnızsın. Et ve kemikten duvarlar vardır etrafında, ama gene de yalnızsın.

Etrafındakiler senin dilinden anlamıyorlar. Zevklerini, ümitlerini, acılarını, korkularını, hüzünlerini paylaşacak insan bulamıyorsun. Düşündüklerini, hissettiklerini ve isteklerini anlatacak insan bulamıyorsun. Konuştuklarını bile anlayacak birilerine ihtiyaç duyar hale geldin.

Bu toplumu kabloları kopmuş lambalar haline getirdiler. İnsanların aralarındaki bağlantı kablolarını çekip aldılar. Milyonların arasında yalnız kalmamızın nedeni bu. Birbirimizi anlayamamanın nedeni de bu.

Daha üç ay önce yetmiş yaşındaki anneme şunu söyledim: “Benden önce sana bir üniversite bitirtmeliydim. Zalimler, seni cahil bırakarak, seninle benim arama kocaman kocaman duvarlar ördüler. Anne ve evladını birbirinden kopardılar. Şimdi ben seni anlayamıyorum, sen de beni… İkimiz de birbirimizden kopuğuz.” Annem bu sözlerime boynunu bükmekle cevap verdi.

Benim anne ve babamla yaşadıklarımla, senin anne ve baban ile yaşadıkların arasında temelde bir fark yok. İkimiz de zulmün mimarlarının bu millete reva gördüklerini yaşıyoruz. Belki ben biraz daha şanslıydım. Bir de erkek olmam bir avantajdı. Şimdi sen kat kat fazlasıyla yaşıyorsun benim daha önce yaşadıklarımı.

Bu milleti bitirmenin tek yolu seni, gelecek neslin annesini/annelerini bitirmekti. Bundan öteye bir yol bulamazlardı. Fravun gibi yeni doğmuş çocukların tamamını öldürseler/katletseler, yine Musalar türeyecekti. Yine anneler Ayşeler, Fatmalar doğuracaktı. Yine onların saltanatları da Fravun’un saltanatı gibi yıkılacaktı. Seni bitirirlerse, büyük dertten kurtulmuş, saltanatlarını yıkılmaktan korumuş olacaklardı. Onun için senin yollarına dikenler serptiler… Mayınlar döşediler… Engeller diktiler… Hendekler kazdılar… Uçurumlar oluşturdular…

Senin için tuzaklar hazırladılar. Fuhuş tuzağı… Bar, pavyon tuzağı… Alkol tuzağı… Uyuşturucu tuzağı… Fakirlik tuzağı… Cehalet tuzağı…

Senin bitişini görmek, süfli emellerine nail olabilmek için akla hayale gelmedik yollar denediler, oyunlar oynadılar. Fakat sen, bütün engelleri aştın… Bütün tuzakları boşa çıkardın… Bütün hile ve planları tersyüz ettin.

Bunların bütün kızgınlığı, hırçınlığı, öfkeleri ve düşmanlıkları buradan kaynaklanıyor. Çünkü seni bitiremediler… Kendi emellerine yem yapamadılar… Gelecek nesillere alnında koca koca lekeler bulunan anne bırakamadılar…

Fakat sana bir Bermuda üçgeni bıraktılar. Artık seni Bermuda Üçgeni’nde yok etmeye, ya da yok ettirmeye çalışıyorlar.

BERMUDA ÜÇGENİ’NDE BOĞULAN GENÇLİK

Bacım!

Sana Bermuda Üçgeni’nde boğulmak istendiğini ifade etmiştim. Düzen, seni üçlü düşmanın tam orta yerine attı. Hangi tarafa dönsen, orada bir düşman seni bekliyor. Hata yapmanı ve tuzağa düşmeni bekliyorlar. Kapana kısılmış bir kınalı keklik gibi seni avlamanın hesaplarını yapıyorlar.

Varolmak veya olmamak noktasında verdiğin mücadeleden zaferle çıkman, iman ve sabrına bağlıdır. Esas duruşunu bozar, günü birlik gayelerle pes edersen, bütün emeklerin boşa gider.

Bu mücadelede tek yardımcın Allah Teâlâ’dır. Bunu asla aklından çıkarma! En yakınından en uzağındaki insanlara kadar bir çok insan bilerek ya da bilmeyerek zulmün yanında yer alıyorlar. Onlar, isteyerek, ya da istemeyerek zulme destek oluyorlar. Belki bunların bir çoğu bunun farkında bile değillerdir.

Menfaat, korku ve nemelazımcı bir tavır ile zulme ortak olanlar, senin en azılı ve en tehlikeli düşmanlarındır. Çünkü hiçbir Tağut, ya da zalim, zulmünü alkışlayan, destek olan, gönüllü asker olan ve tarafsız kalan insanlar bulamadıkça zulmedemez. Zalimler, gücü gönüllü erlerinden alırlar. Bu yüzden zalimlerin yanında yer alanlar, zalimler kadar kanlı ve suçludurlar. Ve onlar kadar da tehlikelidirler.

Sana, senin bermuda üçgeninde neler var, onları anlatayım istersen:

BİRİNCİSİ OKUL

Okuldaki zulmün temeli ta 80 yıl önce atıldı. Savaşlardan yeni çıkmış olan millet, ne hileyi anlayabildi, ne uyanabildi, ne de hilekarlara karşı koyacak gücü kendisinde bulabildi. Millet, bütün cephelerde geri püskürttüğü düşmana Ankara’da yenik düştü. Çanakkale’de savaştığı küfür, Çankaya’da başına çöreklendi.

Sen tesettür zulmünü okulda tattın. Aslında bu zulüm, ta ilkokulda tatbik edilmeye başlamıştı. Zulüm ilkokula başladığın gün sahneye konuldu.

İlkokulda başını açtılar, ana-babalardan ses çıkmadı. Ortaokula yine başın açık olarak kabul ettiler. Buradaki zulme de ana-babalar ses çıkarmadılar. Genç kızlığa adım attığın günlerde örtüsüz olarak liseye başlamak zorunda kaldın. Ana-babalar uyumaya devam ettiler. Üniversiteye yine tesettürsüz olarak devam etmek zorundaydın.

Bir gün dinin emrine uyman gerektiğini öğrendin. Ana-babalar bile bu emri de unutmuşlardı. Sen öğrettin onlara Allah Teâlâ’nın emrini. Müslüman kadının tesettürlü olması gerektiğini siz genç kızlar haykırdınız kararmış yüzlü devlet adamlarına. Bu onların dayattıkları dinsizliğe isyandı… Onları boykottu… Onları tanımamaktı…

O küçücük cüsselerinizle onların uykularını kaçırdınız. Rüyalarını böldünüz. Yüzlerine acısı asla unutulmayacak şamarlar indirdiniz.

İşte senin ve arkadaşlarının suçları…

Allah Teâlâ’nın cennet ile mükafatlandıracağı güzel ameller, şeytanın neferlerinin kanun veya kafalarında dünyanın en acımasız cezalarının verilmesi gereken suç oldular. Zalimlerin, Tağutların ve Kafirlerin Kanun Kitapları böyle yazıyor, böyle kabul ediyordu.

Zulüm tacirleri seni cezasız bırakmaya niyetli değillerdi. Ellerinden gelse, istek ve arzularına uymayan ve kendi dinlerine iman etmeyen insanları toptan katletmek isterler. Katillik onlara su içmek kadar kolay gelir. Hemen işe koyuldular. Daha önce yaptıklarını tekrar yapmaya başladılar.

Ve bu milletin evlatlarına yine bu milletin evlatları olan er askerleri ve polisleri saldırttılar. Maşallahı var bu kölelerin de!.. Mübarekler, efendilerinin emirlerini harfiyyen yerine getirmekteler. Üzerlerine panzerler sürdükleri… Döverek sakat bıraktıkları… Sokaklarda sürükledikleri… Sokakta sürükleyerek anne karnındaki çocukların ölümüne sebep oldukları… Okul önlerinden toplayıp otobüslerle götürüp, dağ başına bıraktıkları… Okullarının etrafına etten duvarlar örüp de okullara almadıkları.. Zulmün envai çeşitlerini denedikleri bu çocuklar sanki kendi kardeşleri değildi de uzaydan gelmişlerdi.

Gözü kör olsun şu ekmek ve makam kavgasının. İnsanı insanlıktan alıyor ve kula kul haline getiriyor. İnsanı mana sarayının fildişi kulelerinden alıyor ve madde çukurunun en pis cehennemine razı ediyor.

Bunu bilen zalimler, kendilerine uşaklıkta kusur etmeyecek insanları tetikçi olarak seçiyorlar. Kimini satın alarak, kimini açlıkla, kimini de ceza ile korkutarak kendilerine bağlıyorlar.

Ahmak köleler, efendilerinin gözünden düşmemek için bu milletin evlatlarına olmadık zulmü reva görüyorlar. Zalimlerin önünde kedi, mazlumların karşısında arslan kesiliveriyorlar.

Bunlar, aynı zalimlerin zulüm defterinde kendi isimlerinin de kayıtlı olduğunu görmüyor, bilmiyor ve hissetmiyorlar. Günü kurtarma savaşından öteye geçemiyorlar.

Yazıklar olsun onlara!..

İKİNCİSİ AİLE

Zalimler güruhunun zulmü ile üniversite kapıları yüzünüze kapandı. Dert burada da bitmedi. “Diplomalı üniversite yerine hayat üniversitesinden eğitimimi alırım” diyemediniz. Bunu bile size çok gördüler. İşte bu safhada aileyi devreye soktular. Yani burada aile baskısı başladı. Bu ötekisinden de acıydı.

Çünkü zalimler, ana ve babaların beyinlerin yıkamış, düşünemez, akledemez, iyi ve kötüyü birbirinden ayırdedemez hale getirmişlerdi. Anne-babaları kızlarına “Başını aç da okulunu bitir” diyecek hale getirdiler. Bu teklife senin gibi bir çok genç kız maruz kaldı.

İman perdesini yırtıp, üryan bir şekilde diploma sahibi olmanın hiçbir kıymetinin olmayacağını bilmiyorlardı. Aynı zulmün okul sonrası yine kızlarının yakasını bırakmayacağını düşünemiyorlardı. Onlar zalime karşı koyup, evlatlarının haklarını arayacak/alacakları yerde, kendi evlatları ile savaşmayı tercih ettiler. Onların savaşı, otomatik silahlarla, tank ve panzerlerle bu küçücük cüsseli kız çocuklarının karşısına dikilmek değildi. Anne ve babalar, zalimlerin istek ve arzularını destekler mahiyette bir tek kelime sarf etseler, bu yeter o çocukları mahvetmeye. Birçok ana-baba bunu yaptı maalesef. Bir kelime ile çocuklarına dünyanın en büyük zulmünü yaptılar. Belki bilmeden bunu yaptılar; ama, zulmü meşrulaştırmış oldular.

“Başını aç ve okula öyle gel!”

“Başını aç ve okulunu bitir!”

Bu iki emrin birbirinden ne farkı var? Birincisi kendi elleri ile yaptıkları anayasalarında bile olmayan bir yasağı dayatanlara ait. İkincisi de, Allah’ın emirlerine karşı gelmeye zorlanan kız çocuklarının anne ve babalarına ait. İki emirde de yasak var. İki emirde de Allah’a isyana teşvik var.

Fizik kurallarını bile felce uğratacak bir birleşim. Kimya deneyinde dünyayı alt üst edecek bir patlamayı gerektiren zorlama. Fakat bu zulümde birbirine zıt iki kutup bir araya gelebiliyor her nedense.

Okul; “Başını aç ve okula öyle gel!” derken, anne ve babalar da; “Başını aç ve okulunu bitir!” diyebiliyorlar. Yasakta birleşen iki kutup…

Ebeveynlerin, kendi evlatlarına yapılan zulme karşı koymayıp, evlerine kapanmaları zalimlere en büyük desteği sağladı. Onları şımarttı. Onların kendilerini dev aynasında görmelerini temin etti. Onları gorilleştirdi.

Düzenin istediği de buydu zaten. Seni ve senin arkadaşlarını aileleriniz tarafından da yalnız bıraktırmak. Açıkçası aileler evlatlarını yalnız bıraktılar. Bir koyunun kendisini kurtarma pahasına yavrusunu kurda teslim etmesi gibi bir şey bu…

ÜÇÜNCÜSÜ TOPLUM

Okuldan atıldınız… Aileden dışlandınız… Geriye kendi ayaklarınız üzerinde durmak için gayret etmeniz kaldı. Onu da başarabilmeniz için maddeye ihtiyacınız vardı. İş bulmalı ve başkalarına muhtaç olmadan hayatınızı devam ettirmeliydiniz.

Yalnızları oynamalıydınız… Fakat şeref ve haysiyetinizle yaşamalıydınız. Namus ve iffetinizle ayakta durabilmeliydiniz. Zaten tek istediğiniz bu değil miydi?

İş aramaya koyuldunuz. Birçok kapı sırf başörtünüzden dolayı yüzünüze kapandı. Müslüman olduklarını söyleyenler bile düzenin katillerinden korktukları için size iş vermediler. Halbuki yaptığınız işin karşılığı karın tokluğundan başka bir şey olmayacaktı. Fakat siz buna da razı idiniz.

İŞ İSTEYEN KIZLARA METRESLİK TEKLİF EDEN HAYVAN SÜRÜLERİ!

Bazı köle tüccarları bunun da ilerisine gittiler. Siz iş istediniz, cevap olarak metres olma teklifini aldınız. Bunların içinde her görüş ve tiynette adam vardı. Size emeğinizin karşılığını vermeyenler, -kabalığımı mazur görün- etinizin karşılığı olarak ağuç dolusu para saçmaya hazır idiler.

Size bir ev kuracaklar, bol para verecekler ve süflî emellerine sizin bedeninizi alet edeceklerdi. Metres’ten başka isminiz de, cisminiz de olmayacaktı.

Bazıları da imam nikahlı eş teklifi yaptılar. Ülkenin kanun koyucularının sırf İslâmî bir kanun olduğu için işlevsiz hale getirdikleri İmam Nikahı ile dedeniz yaştaki adamların sözüm ona eşleri olacaktınız. Bu adamların eşleri, çocukları ve torunlarından köşe bucak kaçacaktınız. Beyler, bu evliliği size ne Allah Teâlâ’nın, ne de kullarının kabul edeceği bir şekilde teklif ediyorlardı. Bu yaptıklarını kimse bilmeyecekti. Yıllardır beraber yaşadıkları eşleri duymayacaktı. Çocukları seni onun yanında görmeyeceklerdi. Köşe bucak onlardan kaçacaktın. Bir bakıma mahkum hayatı yaşayacaktın. Bu evliliği sır gibi saklayacaktın.

Bu yapılanın bir evlilik olmayacağını daha sonra toplumda birçok kötülüklere ve çirkinliklere zemin hazırlayacaklarını bildikleri halde… Evlenen iki insanın bu evliliklerini mutlaka insanlara duyurmak zorunda olduklarını bildikleri halde… Bir genç kızın hayallerini yıkma, onun zor durumundan faydalanma pahasına bu teklifi yapıyorlardı.

Senin sırlarını açıkladığım için özür dilerim bacım. Beni affet!.. Bunları anlatırken bile yüzüm kızarıyor, sinir krizleri geçiriyorum; ama, yinede anlatmalıyım. Çünkü zamanın Ömer’i olup, kafalarını bedenlerinden ayıramadım bu adamların, bari çirkinliklerini insanlığa açıklamama izin ver. Allah Teâlâ beni bu olanlardan hesaba çekeceği zaman, “Ben bu olanları ancak insanlığa açıklayabildim Allah’ım” demeye yüzüm olur belki.

İşte senin bermuda üçgenin!.. Seni bitirmek için düzenin kurduğu pusu… Üç köşesinde üç düşman, ya da sana düşman edilmeye çalışılan üç grup bulunan bir bermuda üçgeni. Düzenin seni bitirmek için bulduğu üç silah. Çapraz atışlarla seni yok etmek istediği bir planın parçaları: Aile, okul ve toplum.

“GELECEK İÇİN ENDİŞELİYİM”

Kısa süre önce sen bana şunu söylemiştin bacım:

“Gelecek için endişeliyim…”

Kor ateşte kaynatılan yağ kazanını başımdan aşağı aktarırcasına kahırla söylenmiş bir söz..

“Gelecek için endişeliyim…”

Göğsümü kör bıçaklarla yarıp, ciğerlerimi yerinden koparırcasına acı veren bir feryat…

“Gelecek için endişeliyim…”

Bedenimi kör bıçaklarla doğrayarak gram gram parçalara ayırırcasına acı veren bir haykırış…

“Gelecek için endişeliyim…”

“Bu ülkede bir yiğit erkek kalmadı mı?” diyen haykırışların en sonuncusu olan, ve taşlaşmış yürekleri bile mana denizinde eritip tekrar insan cismine büründürmeye vesile olacak olan bir haykırış…

“Gelecek için endişeliyim…”

Nokta ve virgülüne kadar doğru bir söze, bu haykırışa ancak şapka çıkarılır. İstisnasız, katıksız ve doğru bir endişe.. İçinde insanlık kırıntılarını bulunduran insanlar, ya bu haykırışa adam gibi cevap verir, gereğini yerine getirir, ya da ölümü bekleyen koca karılar gibi inlerinde pineklerler.

“Gelecek için endişeliyim…”

O an neler hissettiğimi bir bilsen bacım! Bütün zalimleri bir kaşık suda boğmak, yeryüzünü bütün pisliklerden temizlemek isterdim. Tertemiz bir dünyayı gelecek için endişeleri olan herkese ellerimle sunmak isterdim. Herkes tarafından yalnız bırakılan senin gibi bacılarıma…

Endişelerinde yerden göğe kadar haklısın. Her genç kız, geleceği olan bir dünya ister. Huzurlu bir yuva, adam gibi bir eş ve yuvayı şenlendiren çiçekler ister. Yürüyen, koşan ve konuşan çiçekler…

Sana kestirme yoldan söyleyeyim:

Sen, efendilerinin gözüne girmek için sana zulmedenlerin, iş istediğinde sana metres hayatı teklif edenlerin ve kızlarının haklarına sahip çıkmadıkları gibi, elleri, dilleri ve gönülleri ile zalimlerin yanında yer alan ana-babaların hangi iyi evladı ile yuva kuracaksın da, gelecek için endişelenmeyeceksin. Lütfen bana söyler misin? Zalimlere ve onların evlatlarına nasıl güveneceksin? Onlar, kendi evlatlarına acısalar ve iyi birer evlat olmalarını isteselerdi, sana zulüm etmez, zalimlerin yanında yer almazlardı.

Endişelerinde dünya kadar haklısın. Endişelerini koru, ama umudunu yitirme! Her karanlık gecenin bir aydınlık sabahı olduğunu da unutma! Müslüman, sadece Allah’dan korkar ve sadece Allah’dan umut eder. Yaşantısını da ümit ve korku arasında bir noktada ikame eder. Terazinin ibresi tam ümit ile korku arasında durur.

Neye ihtiyacın varsa, onu sadece Allah Teâlâ’dan iste. Bu köhnemiş ve çürümüş toplumdan ne bir şey iste, ne de bir şey bekle. Her şeyi Allah’dan iste, Allah’dan bekle!..

Duvaların kabul edildiği mutlu ve kutlu bir gecede ellerini aç ve Allah’a yalvar. Yüreğini Allah’a aç!.. Dünya ve ahiret için beklentilerini O’na açıkla!.. Yardımı ve mükafatı yalınız O’ndan bekle!.. Ayı, günü ve saati gelince bütün isteklerine kavuşacaksın, inşaallah… Takdir-i İlâhi tecelli etmedikçe ve zamanı gelmedikçe hiçbir şey yapamaz, hiçbir şey elde edemezsin.

Bunları asla unutma!..

Sen bir tarih yazdın bacım. Zalimlerin bunca zulmüne rağmen bir tarih yazdın. Bana da bu tarihe kayıt düşmek kaldı. Beşerî kanunları Allah Teâlâ’nın kanunlarına tercih etmen için yapılan bunca baskı ve şiddete rağmen bir tarih yazdın. Beşerin bütün menfaat ve mükafatlarını elinin tersi ile itip, Allah’ın kanunlarını tercih ederek bir tarih yazdın. Bu zamanda zoru tercih ettin. “Bütün düşmanlıklara evet, ama haktan ayrılmaya ve dünyanın sahte saltanatlarına hayır” dedin.

Unutma ki, sen gelecek nesiller için bir tarih, bir umut ışığı, bir ibret ve bir abidesin. Yiğit, cesur ve korkusuz bir abide!..

Mübalağa etmiyorum. Sadece senin destansı hayatını insanlara anlatmaya çalışıyorum.

Tarihler seni gelecek nesillere; “Dünyanın en modern silahları ile donatılmış ordularına tek başına karşı koyan gerçek bir yiğit” diye anlatacaklar. Yanlış anlamalara sebebiyet vermemek için de; “Yirmisinde bir genç kız” diye not düşülecek. Seni erkeğin bol olduğu bir ülkede yalnız başına savaşan ve zafere ulaşan bir genç kız olarak hatırlayacak tarih kitapları.

Ben şimdiden utanmaya başladım gelecek nesillerden. “Kızlar! Siz gidin, düşmanlarınız ile savaşın. Biz burada sizi bekliyoruz” diyen bir toplumun bir bireyi olmaktan utanıyorum. Yetmiş milyonluk bir ülkenin erkeklerinin hal, hareket ve tavırları sana yalnız başına savaşman gerektiğini söylediklerini ifade etmiyor mu? Sana zulmeden bu toplumun bir ferdi olarak ben de buna dahil değil miyim?

Evet yalnız kahraman!

Benim sana bugün yazacaklarım bu kadar. Bundan sonraki mektuplarımda acı ve ızdıraplarını değil, mutluluklarını, gerçekleşmiş umutlarını kaleme almak isterim. Allah Teâlâ’dan bunu diliyorum.

Allah Teâlâ, sana ve arkadaşlarına sabır ve metanet, bana da güç ve zalimlerle savaşma kuvveti versin diye dua ediyorum.

Allah Teâlâ’nın selamı sana, bütün mazlumlara ve mazlumlardan yana olanlara olsun.

En içten dualarımla, Allah’a emanet ol bacım!..

Muhammed Mücahid Okcu, 30 Ekim 2002

 

Not:

Mektubu yazdığımız bu genç kız, ne bir ütopia, ne de bir masal kahramanıdır. Tam 80 yıl önce yazılmış bir oyunu 21. asırda oynamaya mecbur edilmiş bir Anadolu çocuğu. Dahası, bu milleti 50 yıl boyunca yalan ve hileleri ile aldatan Süleyman Demirel’in, milletin başına bela ettiği Yahudi Kemal Gürüz ve Yahudi Kemal Alemdaroğlu tarafından binbir umutlarla girdiği İstanbul Üniversitesi’nden zulmedilerek uzaklaştırılan bir genç kız. Tokatlı bir ailenin Avrupa’da doğmuş üç çocuğunun ikincisi. Yüz binlerce mağdur genç kızdan sadece bir tanesi. Tesettür Savaşı’nın kahramanlarından biri. Çocukluğundan beri yaşadığı bütün zulüm ve acılarını satır satır, kelime kelime, hatta harf harf tanıdığım bir genç kız. Bu milletin uyanışına vesile olur düşüncesi ile bu genç kızın hayatını konu aldık mektubumuza. Bütün insanlığa ibret olur ümidiyle…