Sadece muhataplarımın ve şahitlerin bildiği bir hayat hikâyemi bugün sizlere açıklayacağım. Bunu ilk defa yapıyorum. İnsanların tehdit, saldırı, kavga ve attıkları ve atamadıkları kurşunları sanki sırrım olmuştu. Şimdi o sır gibi sakladıklarımı bir bir anlatıyorum işte. Sınırların, ulusların ta ötesine geçen bir hikâyeden söz edeceğim. Kurşunların gölgesinde geçen bir ömürden sakladıklarımı ifşa edeceğim.
Kurşunlarla tanışmam ortaokul yıllarıma rastlar. Manav Halil, veresiye verdiği sebze ve meyvelerin parasını ödemesini istediği müşterisi ve arkadaşı olan bir adam tarafından Turhal’da yanı başımda kurşunlandı. Ben hiçbir şey düşünmeden katilin üzerine nasıl atıldığımı hâlâ hatırlıyorum. Hem katile doğru koşuyor, hem de “Kaçıyor, durdursanıza!” diye bağırıyordum.
Daha birkaç saniye önce adam öldürmüş eli silahlı birinin üzerine yürümek delilikten başka bir şey olmasa gerek. Adam o durumda elindeki silahı bana doğrultabilir ve tetiğe basabilirdi. Sadece gözlerimin içine baktı ve yanımdan geçip kaçarak gözden kayboldu.
Varan 1: Konya Kudüs Mitingi’nde Kurşunlarla Dans
6 Eylül 1980 tarihinde Milli Selamet Partisi’nin Konya’da düzenlediği Kudüs Mitingi’nde ölüm ile aramda bana doğrultulan namludan çıkan kurşunların hedefini bulamaması vardı.
O mitingde ben kafile başkanı idim. Miting sonrası Alâeddin Camii’nde ikindi namazını kılmak istedik. Polis saldırısına uğradık. Biraz ileride Şemsi Tebrizî Camii var. Mevlana Külliyesi’nden Alaaddin Tepesine doğru giden ana yolun sağ tarafındaki Şemsi Tebrizî Camii’nin kıblesindeki yola saptık.
Önümde 4, 5 kişi koşuyordu. Arkamızda iki polis vardı. Arkamdaki polis ile aramda beş metre kadar bir mesafe yoktu. O polisin arkasında da bir polis daha vardı.
Arkamdaki polisin tabancası elindeydi, ama bana ateş etmiyordu. Onun arkasındaki polis ikide bir:
“Çeksene lan! Vursana lan!..” diye bağırıyordu. Beni öldürmek için can atan polis ile aramızdaki polis bana siper oluyordu. Kendisi bir türlü hedefi tutturmadığı gibi, arkamdaki polise beni vurdurtamadı arkadan gelen polis. Şemsi Tebrizî Camii’nin önünde inşaatta kullanılmış iki tane su varili vardı. Ben ani bir hareket ile varillerden birinin arkasına saklandım. Arkamdaki polis gördüğü halde beni pas geçerek diğerlerinin peşinden gitti. Beni vurmak için can atan ve bir türlü hedefini tutturamayan polis saklandığımı görmemişti.
Derken bahçe kapısı açıldı. Bir hanımefendi, “Gel evladım. Buradan gir, şu kapıdan çıkıp camiye gir” dedi. Dediğini yaptım ve camiye girdim. İkindi namazını kılarak yola çıktım. Ara sokaklardan otobüslerimizin park ettiği yere gittim. Otobüsü kaçırmıştım. Önce Ankara’ya, sonra da başka bir otobüs ile Bolu’ya gittim.
6 Eylül 1980 Kudüs’ü Kurtarma Mitingi’nde Manisa, Akhisar nüfusuna kayıtlı Mustafa Bilgi isimli 13-14 yaşlarında bir çocuk polis kurşunu ile katledildi. Neticede faili meçhul olarak kayıtlarda yer alacaktı.
Alâeddin camiinin parkında bahçe sulama hortumundan akan su ile abdest alan bir amcamız, “Sen abdest mi alıyorsun yobaz?..” diyerek kendisini coplayan polisin kafasını abdest aldığı hortum ile yardı. Çünkü hortumun ucunda demir vardı. Abdest almak bile 1980 yılında suç sayılmıştı. Elleri dert görmeyen amcam da gereğini yapmıştı. Ben buna çok sevindim.
Benim en büyük sevincim bu hengâmede –argo tabiri ile- postu deldirip anne ve babama evlat acısını tattırmamış olmamdır. Allah’a sonsuz kez şükürler olsun.
Bitti mi? Biter mi hiç?
Varan 2: Kalemimin Kırılışı, Kocaeli, Yozgat Ve Tokat’ta Kurulan Ölüm Timleri
Kavgacı mıydım? Evet, ama ortaokulda iken bir komüniste sadece iki tokat attım. Bir de basit bir yanlış anlaşılma yüzünden sınıf arkadaşımı dövdüm. Benim fiilî kavgacılığım bu. Bu sınıf arkadaşım daha sonra katilim olmak için tetikçi seçilecekti. Bu ikisinden sonra hiçbir kimseye bir fiske bile vurmadım. Fakat sesimin gür olması, heybetli ve celalli olmam benim kalemimin kırılmasına sebep oldu. 1979’dan 1986 yılının sonuna kadar kelle koltukta yaşadım. Tam 8 yıl…
İmam Hatip Lisesi’nde iki grup vardı. Şeriatçiler (Milli Görüşçüler) ve Ülkücüler. Ülkücü grubun gizli başkanı Sedat M. idi. Ben de açıktan Şeriatçilerin lideri idim. Okulda kimseyi kurşunlamamış ve dövmemiştim. Fakat kavgasız eylem ve söylemlerim bile kalemimin kırılmasına bir sebepti. Benimle Kur’an okuyan ve İmam Hatip Lisesi talebesi olanlar öldürülmem için bir mektup hazırlamışlar, Sedat M. de bu mektubu imzalayarak Kocaeli, Yozgat ve Tokat’a göndermişler. Bu üç ilde benim için birer “Ölüm Timi” kurulmuştu. Nerede fırsat doğarsa orada kurşunlanacaktım.
Kocaeli ve Yozgat’taki Ölüm Timleri’ndeki kişileri tanımıyorum. Fakat Turhal’daki katilim ortaokul’dan sınıf arkadaşımdı. Bir hiç uğruna bana saldırması sebebiyle dövdüğüm adam. Peşimde G3 silahı ile gezerdi. G3 dipçik açılınca 115 cm. kapanınca 83 cm. oluyor ve uzun bir parkanın içinde kolayca saklanabiliyordu. Her karşılaşmamızda silahının yanında olduğunu sağ kolunun biraz açık durmasından anlardım.
Mehmet E. U. her Turhal’a gidişimden geri dönüşüme kadar peşimde olurdu. Fakat bir türlü silahını çekip bana ateş edemezdi. Yozgat’taki tetikçiler ile hiç temasım olmadı.
Kocaeli’ndeki tetikçiler tabanca taşıyorlardı. 12 Eylül 1980 Darbesi’nden iki yıl kadar sonra İstanbul’dan İzmit’e gitmiştim. Bir akşamüstü okula uğradım. Çınarlı Camii’nin önünde bir tank ve 6 asker devamlı nöbet tutardı.
Ben askerlerin yanından geçtim ve az ilerideki İmam Hatip Lisesi’ne yan kapıdan girdim. Arkamdaki tetikçiler askerlerin yanındayken beni vuramamış ve gözden kayboluncaya kadar uzaklaşmamı beklemişler. Okula girdiğim yan kapıyı tutmuşlar. Dere ve ana yol kenarındaki duvarlar ile okul binasının duvarları tam bir avlu oluşturuyor, ağaçlar da üzerini kapatarak tam bir siper meydana getiriyordu.
“Şimdi bu adam buradan çıkar, biz de onu vurur ve kolayca kaçarız” diye düşünmüşler.
Okulda gece bekçisi vardı. Yarım saat kadar sonra ana yola bakan kapının zili çaldı.
Ben bekçiye “Aha polis geldi. Ben yan kapıdan kaçayım” dedim.
Bekçi, “Bu saatte ne polisi, otur ben geliyorum” dedi ve kapıyı açtı.
Bir polis ile nöbetçi odasına geri döndü.
Polis bana “Okcu sen misin?” diye sordu.
“Evet!” cevabını verdim ve beraber okulun Güneydoğu köşesindeki Baç Polis Karakolu’na gittik.
Ölüm timi okulun yan kapısını keserken, bir diğer ülkücü grup da okula girdiğimi görmüş ve beni karakola şikâyet etmişler. Tabii polis de o yüzden okula gelmiş. Bekçiyi dinlemeyip kaçmaya kalksam kurşunların hedefi olacakmışım.
Allah’ın işine bakın ki, bir grup beni öldürmek için peşime düşüyor, diğer bir grup da beni polise teslim ediyor. Böylece kurşunlardan kurtuluyorum. Tabii sabaha kadar işkence görüyorum. Fakat karakoldan kurtuluşum olacak olan 3 kelimeyi bir türlü dillendiremiyorum. Allah dilimi bağlıyor, beynimi durduruyor, aklıma kilit vuruyor. Polislere “Başkomiser… burada mı?” diye sorabilsem işkence ve nezaretten kurtulacağım. Nezaretten kurtulsam, bu kez dışarıda bekleyen katillerim beni çıkar çıkmaz indirecekler. Allah beni korudu ve o üç kelimelik soruyu sordurmadı.
Sabahleyin nezaretten çıkarılıp Baş komiserin odasına götürüldüm.
Darbe öncesi çok iyi tanıdığım Baş komiserdi. Bana:
“Eşyalarını al ve defol git! Bir daha İzmit’e gelme!” dedi.
Teşekkür ettim ve karakoldan ayrıldım.
Üç gün sonra Bursalı can dostum Bünyamin Çuhadar beni aradı. Doğrudan,
“Falanca gün İzmit’e gittin mi?” diye sordu.
Ben de, “Evet!” dedim.
“Seni okula gelirken görmüşler. Seni vuracaklardı. Çınarlı’da fırsatını bulmuşlar, ama bu kez askerlerin yanında cesaret edememişler. Okula yan kapıdan girmişsin. Onlar yan kapıyı tutmuşlar. Bunlardan habersiz bir başka ülkücü grup seni Baç Karakolu’na şikâyet etmiş. Bir polis seni karakola götürmüş. Ucuz kurtulmuşsun. Bir kısım ülkücü seni vurmak isterken, diğer bir kısım ülkücü de senin kurtarıcın olmuş.” dedi.
Bünyamin bu kadar bilgiyi nereden mi öğrendi? Çünkü onun İzmit Ülkü Ocakları’nda casusu vardı.
Bu kelle koltukta yaşama 19 Ekim 1986’ya kadar sürdü. Aşağı yukarı sekiz yıl. Yurtdışına çıktığım gün izimi kaybettirmiş oldum. Böylece bu dosya kapandı.
Yıllar sonra Sedat M. bunları itiraf edecekti. Mektubu yazanların isimlerini de verdi. Ülkücülerin gizli başkanı olarak da kendisinin imzaladığını, Kocaeli, Yozgat ve Tokat Ülkü Ocakları’na ve üç ile gönderdiklerini de itiraf etti.
Sırıtarak “San saldıran, kurşun atan oldu mu?” diye sordu.
Ben o itiraf anın üzerinde durmadım ve onu affettim.
Bununla 1980’de mezun olmuştuk. O Erzurum’da üniversiteye başlamıştı. Ben de İstanbul’da başlamıştım. Bir yıl sonra İstanbul Üniversitesi’ne devam etmeye başladı. O eski azgın ülkücü birden bire şeriatçı kesilmişti. Oyunu ve hileyi sezememiştim. Adam ondan sonra bir yığın kapı dolaştı.
Adam önce ülkücüydü, sonra şeriatçi oldu. İstanbul üniversitesine girince Prof. Dr. Sabahattin Zaim Hocayı tavlamak için şeriatçı olduğunu sezemedim hiç. Sonra Kemal Alemdaroğlu’cu, daha sonra FETÖ’cü olmuş. AK Parti kurulduktan sonra da Etik Kurulu Üyesi olmuştu. Adamın çıkar için altı kapıyı dolaştığını anlayamayacak kadar safmışım/safmışız. Kendimi çok akıllı sanıyordum, ama yine tongaya düşmüşüm.
Evet ben onu affetmekle dünyanın en büyük suçunu işlemişim. Suçunu itiraf ettiği gün gereğini yapsaydım, daha sonra hiçbir kimseye karşı suç işleme fırsatı olmayacaktı.
Profesörlük ve İstanbul Üniversitesi’nde kadro karşılığı Rektör Kemal Alemdaroğlu ile birlikte Numan Kurtulmuş’un eşi Sevgi Kurtulmuş aleyhine başörtüsü düşmanlığı yapacağını düşünebilseydim gereğini yapardım. Çünkü kendim için yapmaktan feragat ettiğim şeyleri Allah, Peygamber, Kur’an, Sünnet, İslam, Müslüman ve Vatan için gözümü kırpmadan yaparım. Çünkü bunlar benim kırmızı çizgilerimdir.
Kemal Alemdaroğlu Sedat M. ve Arif Y.’den o günlerde İstanbul Üniversitesi’nde doçente olan Sevgi Kurtulmuş için sadece “Sevgi Kurtulmuş başörtüsü ile derslere girmiştir” demelerini istemişti. Bunun karşılığında ona, Profesörlük ve İstanbul Üniversitesi’nde kadro verilmiş.
Bu ihanetin aslını o günlerde İstanbul Üniversitesi’nde öğretim üyesi olan Profesör Doktor Recep Seymen çok iyi biliyor. Merak eden ona sorabilir veya medyaya yansımış olan sözlerini okuyabilir. Merak eden Prof. Dr. Recep Seymen’e sorabilir.
Prof. Dr. Recep Seymen “Bu teklif bana da yapıldı. Kabul etmediğim için Sapanca’ya sürüldüm.” diyor.
Recep Seymen’in medyaya yansıyan sözlerini söz de arkadaşım olan Sedat M.’ye gönderdim ve “ Bu adam ne anlatıyor Sedat?” diye sordum. Adam hiçbir tepki göstermedi. Bu suçlamaları kabul anlamını taşıyordu benim için. Çünkü “Sükût ikrardan gelir.”
O şimdi rektör ve Numan Kurtulmuş beyin de aile dostu olmuş. Bu adam beni katlettirmek için elinden geleni yaptığı halde benimle dost olduğu gibi bugün başörtüsü sebebiyle İslam dinine ihaneti ile ihanet ettiği Numan Kurtulmuş ile aile dostu olmuşlar. Tamam! Numan ve Sevgi Kurtulmuş ihaneti bilmiyor diyelim de, sen ihanet ettiğin insanların yüzüne bakma cesaretini nereden buluyorsun? Senin yüzüne tükürmek değil, çeneni iki yana ayırıp midene tükürmek bile gereksiz olur.
Polis ve karakol ne alaka diyenler için o olayı da anlatayım. Okulumuza bir ülkücü öğretmen gelmişti. Ondan sonra da bir kadın öğretmen geldi. Erkek öğretmene çok kızıyordum. O bu genç kadın öğretmen ile evlenme planları yapıyordu. Fakat bizim ülkücü arkadaşlarımız kadının neredeyse tepesine çıkacaklardı. Hatta nöbetçi olan biri öğle yemeğinde maydanozların arasında bulduğu bir solucanı ikiye kesip bu kadın öğretmenin salata tabağının en üstüne koymuştu.
Ben bu öğretmen Ö. A.’ya “Senin evlenmek istediğin kadını… isteyen adamlara mı arka çıkıyorsun?” demiştim. Uzun sözlerimin işine gelen yerlerini kesip beni mahkemeye vermişti. O yüzden Kocaeli’nde aranan kişi idim. Halbuki sözlerimi kesmeden şikayet etseydi, beni suçlaması mümkün olmayacaktı.
Ö. A. Bu kadın öğretmenle evlendi. Fakat sonunda ayrılmış.
İşte benim polis ile olan alakam işte bu. Bu şikâyet olmasaydı, tetikçiler belki de isteklerine kavuşabilirlerdi. Bir hadise bir diğer hadisenin sebebi oluyor. Bu da ya lehimizde ya da aleyhimizde bir sonuç doğuruyor.
Varan 3: FETÖ’nün Hırsızlık Ve Dinsizliğini İspat Neticesinde Kalem Kırma Meselesi
FETÖ’yü ben 1978 yılında çözmüştüm. Okulun Arapça ve Din Dersi öğretmenlerinden Mustafa İz isimli FETÖ’cü ile 7, 8 fedaisi, İmam Hatip Lisesi’ne bağışlanan kurban derilerini çaldılar. Dahası gözümüzün önünde derileri gaspettiler. Nöbetçi öğretmeni çağırdım bir şey yapamadı. Müdürü bulamadım. Okulun öğretmeni olduğu için saldırıp haddini de bildiremezdim. Hırsızı durduracağım derken tasdiknameyi alıp okuldan atılmak da vardı. Bu şerrefsiz oğlu şerrefsiz bu hırsızlık ve gasptan sonra da öğretmenliğe devam etti. En adi hayvan bile bu adamdan sonsuz kez şereflidir benim gözümde.
O gün ben, “FETÖ’cülerin hem hırsız hem de dinsiz olduklarına kanaat getirdim. Sonunda bütün dünya gerçek yüzlerini gördü. CIA, NATO, FETÖ, CHP ve PKK’nın kalkıştıkları 15 Temmuz 2016 Türkiye’yi İşgal Girişimi hedefine ulaşsaydı, Türkiye’yi 7, 8 parçaya böleceklerdi. Bize, Ankara Haymana’dan kollarımızı Karadeniz’e doğru makas gibi açtığımızda arasında kalan topraklar kalacaktı. Darbe sonrası 900 bin devlet görevlisi ve 10 milyon da sivil Müslüman olmak üzere 11 milyona yakın Müslümanı şehid edeceklerdi.
Darbe öncesi Almanya’da “FETÖ abisi” olmak için kendini yırtan bir FETÖ’cü bana:
“Abi biz seni 20 yıldır arıyoruz, ama bir türlü bulamıyoruz. Konuşuyorsun, ama nerede yazıyorsun, ne yapıyorsun, sen kimsin, nesin, bir türlü bulamıyoruz!” demişti.
Ben de ona, ”Bulamazsınız arslanım, bulamazsınız!” demiştim.
1978 yılından sonra onlara yapmadığım şey kalmadı. 2006 yılında onlara büyük bir darbe daha indirmiş oldum onların deyimiyle:
– Önce üyesi olduğum Milli Görüş içindeki FETÖ’cüleri tek tek ifşa etmiştim.
“Falanca derneğin başkanı, filanca caminin imamı, falanca kursun öğretmeni FETÖ’cüdür” diye bütün FETÖ’cüleri tek tek saymıştım.
– Sonra da para ve kurban hırsızlıklarını orta yere sermiştim.
FETÖ’cüler gurbetçilerimizi önce, “Para verin, kurban keselim de sevabını peygamberimizin ruhuna hediye edelim” diye soydular. Sonra yolacak kadar zengin olmayan gurbetçilerimizi “10 avro verin de kurban kesip sevabını peygamberimizin ruhuna hediye edelim” diye soydular. Tespit edebildiğim kadarıyla 2006 yılında “Hacda kesilen kurban normal kurban sayılmaz. Hacılar bir de burada kurban kesmelidir.” diyerek Müslümanları soymaya başladılar. Ben de gereğini yaptım tabii.
Bütün dünyada aynı haltı yemedikleri düşünülemez. Çünkü hırsızlık onların genlerinde var.
Adamların tekerlerine çomak sokan herkes potansiyel düşmandır onlar için. Anında bitirilmeleri gerekir. Osmanlı’nın devşirme ocağının rövanşı olarak kurulan FETÖ, önüne kim çıkarsa anında bitirir. Rabin oğlu Siyonist Yahudi Fetullah Gülen’in gizli arşivine ulaştığınız veya sır küpü olanları elde edip konuşturduğunuz zaman her şeyi öğrenebilirsiniz.
15 Temmuz 2016 Türkiye’yi İşgal Girişimi hedefine ulaşsaydı, katledecekleri 11 milyon Müslümanın içinde ben de var mıydım diye sormuyorum, sadece kaçıncı sırada olduğumu merak ediyorum. Defterimiz yine kapanmadı Allah’ın izniyle.
Saldırılar yine bitmedi.
Varan 4: Misyoner İlahiyatçılara Darbe Ve Ölüm Tehdidi
Yeni bir darbe ve işgal girişimi yapılır da, ben 3 bin kilometre uzaktan vatanımın yok oluşunu seyretmekten başka bir şey yapamam diye düşünerek 2018’de her türlü rahatı terk edip yurduma döndüm.
1980 yılından beri kavgalı olduğum benim deyimim ile “Kur’an Ve Sünnet İnkârcıları,” Ebubekir Sofuoğlu Hocanın da “Misyoner İlahiyatçılar” adını verdiği İslam düşmanlarının üzerine füze gibi dalmış oldum. Onların her hareketlerini takip ediyor, karşılarına dikilmeye çalışıyordum.
İmam Hatip ve İlahiyat Fakültesi’nden beraber mezun olduğum Süreyya Ş. sosyal medya hesabında bir yazı paylaştı. Okuduğum zaman kan beynime sıçradı. Çünkü o yazı baştan sona Kur’an ve Sünnet düşmanlığı kokuyordu. Yazının sahibini ve paylaşımlarını araştırdım. Adam tam bir İslam düşmanıydı.
Arkadaşıma “Bu adam tam bir Kur’an Ve Sünnet İnkârcısıdır. Ondan uzak dursan iyi olur” diye mevcut paylaşımın altına bir not yazdım.
Sen misin bunu yazan? Aynı okullardan beraber mezun olduğumuz kırk yıllık arkadaşım bana düşman oldu. Bu düşmanlık ölüm tehdidine kadar vardı. Evimi bildiğini, ulaşım olarak uzakta olmadığımı devamlı söylüyordu. Tehditlerini asla dert edinmedim.
Aslında o, kendilerini para ile satarak kâfir olanların kalp ve beyinlerini iğfal ettikleri zavallılardan birisi idi. Fakat bu adam başıma bela olmuştu. Hiçbir çıkarı olmadığı halde Kur’an ve Sünnet düşmanlarına tetikçilik yapıyordu. Azıcık araştırsa, bana değil inkârcılara düşman olurdu. Fakat Allah onun hakikati görme melekesini elinden almıştı.
Sonunda bana hakaret davası açmıştı. Polisin bana telefon edip karakola gelmem gerektiğini söylemesinin akabinde karakola gittim ve soruşturma davetiyesini aldım. Sonrasında hayatımda hiç yapmamam gerekeni yaptım. Babamın çok canı yandığı zaman dediği gibi “Boynun kopsun emi!” dedim.
Karşı dava açtım ve sonucu beklemeye başladım. Ben onun ölüm tehditlerine karşı kılımı kıpırdatmamışken, onun bir de dava açması zoruma gitmişti. Allah ve Allah’ın Resûlünün yasakladığı bir sözü söylemiştim. Açıkçası beddua etmiştim.
Aradan 3 ay kadar zaman geçti geçmedi, bana ölüm tehdidi eden 40 yıllık arkadaşım babasının evinin önünde küçük kardeşi tarafından kalbinin üzerine atılan bir yumruk ile öldürüldü.
Hikâyesi uzun, ama İstanbul’dan kalkıp kavgalı olduğu ailesi ile barışmak üzere Ordu’ya giden arkadaşım, orada kavga çıkarıyor ve canından oluyor.
Babasının evine tam girecekken küçük kardeşi dışarı çıkıyor. Bu kardeşinin yanından geçip eve girmek isterken, kardeşi:
“Selam versene!..” diye çıkışıyor. Süreyya:
“Ben adam olana selam veririm!” der demez kardeşinin yumruğunu kalbinin üzerinde buluyor. Kalbindeki stent kopuyor ve sonu ölüm.
Yahu kardeşim! Sen barışmaya gidiyorsun, ama gittiğin yerde kavga çıkarıyorsun.
İmam Hatip Lisesi’nden arkadaşımız olan Ali O. Buna yalvarıyor.
“Gitme! Ben hiç iyi bir hava görmüyorum” diyor.
Süreyya: “Gitmem lazım. Abim beni ailem ile barıştırmak için çağırdı.” cevabını veriyor. Davalı olduğum halde ben bile Ordu’ya gitmesine izin vermezdim. Çünkü ailesi ile olan kavgasını çok önceden biliyordum. Yazık oldu. Zaten Süreyya ile ailesine olan dargınlığını dile getirmem sebebiyle davalı olmuştuk.
Bunun haricinde “Benden tazminat parası koparmak için deva açtığını çok yakın bir akrabası ifade etti. Neyse atık.
Onun problemlerini bilseydim, ona hiç bulaşmazdım. Süreyya’nın iki tane probleminin olduğunu bilmiyordum.
Birincisi, kalbinde stent veya pil varmış.
Stent damar tıkanıklığını giderir, pil ise kalp ritmini düzenler. Hangisinin olduğunu hatırlamıyorum.
İkincisi de, engelli bir oğlu varmış.
Bu iki problemi onu mazur görmem için yeter de artardı bile. Çünkü bu gibi problemleri olan insanların büyük bir kısmından makul bir davranış bekleyemezsiniz. Tam olarak o kelimeyi söylemek istemiyorum, ama sağlıklı bir tavır sergileyemezler diyeyim. Bu da onlardan biridir.
Yazık oldu.
Varan 5: Faizcileri Kızdıran Kitabım “Darülharb Ve Faiz”
Üyesi olduğum Avrupa Milli Görüş 2 Temmuz 1997 tarihinde darülharb’de faizi serbest bırakan bir fetva yayınladı. Ben de onların Kur’an ve Sünnet inkârcılığı yaptıklarını ispat ettim. Bir toplantıda linç girişimi sonuçsuz kaldı. Fakat artık istenmeyen adam olmuştum. Bir şey yapamadılar, ama beni teşkilatımdan kovdular.
Hasan Damar’ın kışkırtmasıyla linçe kalkışanlar başarabilselerdi, cami içerisinde dövülen, yaralanan veya katledilenlerden biri olacaktım. Cami Yönetim Kurulu’ndan Ömer Kaya benim için siper oldu ve bu hadiseyi kazasız belasız savuşturmuş oldum.
Bu kitap ve faiz konusundaki düşüncelerim ile Uluslararası Faiz Mafyasını kızdırdığımı biliyorum. Tamam da, Kur’an ve Sünnet’in yasakladığı faiz pisliğini dayatanların hiç mi suçu yok?
Varan 6: Bundan Sonra Ne Olacağını Sadece Allah Bilir
Şimdilik kurşunlarla dansım görünüşte bitti. Sosyal medyada kişneyenleri hiç hesaba katmıyorum. Bunlar ister iç düşmanlarımdan, isterse dışarıdan güç alsınlar, asla dikkate almıyorum.
Lakin kalemimden çıkan ve tercüme kitaplarımın yayınlanmaya devamı halinde buraya kadar yaşanan hadiselerin daha çetin ve çirkinlerinin karşıma çıkmayacağına senedim yok. Hiç önemli değil, sadece Allah’a sığınıyorum. Allah ne derse o olur.
Ölümü öldürmeden cenneti kazanmanın kolay olacağını sanmıyorum. Allah Teâlâ’dan başkasından korkmamayı öğrenmeden şirkten kurtulmak mümkün mü onu hiç bilmiyorum. Allah’ın verdiği canı ancak Allah alır. Bu da unutulmasın!
Buna roman gibi bir hayat diyebilirsiniz. Ancak ben siyaset bilmemenin gereğini yaşadım diyeyim. Pişman da değilim. Sedat M. Prof. Dr. Sabahattin Zaim Hocayı kafeslemek için ülkücü iken şeriatçi kesilirken ve sonrasında 5 tane kapı dolaşırken, ben de asistanı olmak istediğim Prof. Dr. Hayreddin Karaman’ı yanlış bir fetvası yüzünden sınıftan atıyordum. Neticede ikimiz de altmışı devirmiş olarak mezara doğru gidiyoruz.
Heyecanlı, hırslı, başarma konusunda kimseye zarar vermeden kıskanç olabiliriz. Fakat bukalemun olmaya gerek yok. Çünkü dünya malı ve makamları biz mezara giderken terk ediyor. Bizi 13 metre kefen ile mezara koyuyorlar.
Diğer taraftan galiba layık olmadığım için Allahu Teâlâ bana Afganistan, Çeçenistan, Bosna ve Filistin Cihadı’na katılmayı nasip etmedi. Laf üretmiyorum. Yaptığım girişimleri birçokları biliyor.
İran ve Pakistan’ın Londra Başkonsoloslukları Afganistan’a gidebilmem için vize vermedi. Almanya’da faaliyet gösteren İnsanî Yardım Kuruluşu İslamic Relief Çeçenistan’a gitme konusunda beraber yolculukta destek olmadı. Ben onlar için kurban toplayacaktım, onlardan bana Çeçenistan’a giriş yolunu göstermelerini istedim. Onlar Çeçenistan’a gitmediklerini, ancak para gönderdiklerini söylediler. Burnumun dibindeki Bosna’ya yol bulamadım. Gazze’ye gidecek olan Mavi Marmara Gemisi’ni kaldıramadık. Madleen ve Hanzala gemilerine almadılar. Sumud Filosu’na da almadılar.
Sumud Filosu Türkiye temsilcisine “Beni Gazze’ye gitmem için filoya almıyorsunuz. Öyle ise ben de gidip mahşer yerine oturacağım. Hepiniz oraya geleceksiniz.” dedim. O da gülümsedi. “Galiba layık olmadığım için…” dediğim cümleyi eminim şimdi daha iyi anlıyorsunuzdur.
Kul ne isterse istesin, her zaman Allah’ın dediği olur. Çünkü Allah bizim için neyin iyi, neyin de kötü veya gereksiz olduğuna karar verir. İsteklerimizin yerine gelmesi bazen bizi azdırıp yoldan çıkaracaksa, o zaman Allah Teâlâ onu bize asla nasip etmez. Bazen zamanı gelmemişse, Allah yine nasip etmez. Bazen Allah, arzuladıklarımızın daha iyisi ile bizi mükâfatlandırmak için isteğimizi geri çevirir. Bu konuda hep Sahabe Salebe’nin başına gelenleri düşünürüm. Peygamber Efendimizin “Sabret ya Salebe!” uyarısı ile yetinmeyen Salebe, gelişen olayların neticesinde çok büyük hata yaptığını anlamış ve kafasını taşlara çalarak hayatını noktalamıştı.
Ben bütün yaşadıklarımı kitaplarıma slogan yaptım ve “Yazarını Kurşunlatan Kitaplar” diye yazdım. Şimdiye kadar olanlar bu söz karşılamaz derseniz, geleceğim bunu ispat eder. Çünkü artık Allah yolunda olmaya gayret edenler birer birer değil, biner biner yok ediliyorlar.
“Allah Katında Din İslam’dır”
“Hacda Yapılan Yolsuzluklar”
“Yahudi Dünya Hâkimiyeti Devleti Hayali”
“Hadisleri Kur’an’a Nasıl İnkâr Ettirdiler?” kitaplarını yayınlayacak bir tek yayınevi bulamıyorsam, durumun çok ciddi olduğunu düşünebilirsiniz. Bundan sonra bütün kitaplarımı E-KİTAP ve PDF KİTAP olarak yayınlayacak ve 8 milyar insana ücretsiz olarak sunacağım platformlar olacaktır. Böylece, korkunun ve baskının işe yaramadığını herkese ispat edeceğim inşaallah!
Bugün Türkiye’de gördüğüm kitap basma sistemini dünyanın hiçbir yerinde görmedim. Bir yayınevi, kitabın baskı parasını kârı ile birlikte yazardan alıyor. Kitabı basıyor ve satıyor. Vicdanı el verirse, birkaç kuruş yazara veriyor. İşte bu durumda bile yayınevleri kitap basmıyorlar. Birinci sebep korku.
Afganistan, Bosna Hersek, Çeçenistan, Doğu Türkistan, Arakan ve iki buçuk yıldan beri yol bulamadığım Filistin Cihadı’na yol bulamadım. Allah bana şehadeti nasip etmedi. Belki de bunun bilmediğim başka sebepleri vardır. Fakat elimizle yapamadığımız cihadı dilimizle yapamıyoruz, çünkü bu vatanın ekmeğini yiyenler kitapları bile basamıyorlar.
Allah kerimdir. Durmak, tırsmak, korkmak, hayıflanmak yok. Allah ne dilerse o olur. Bize düşen görev, cenneti kazanmak için gerekeni yapmaktır.
Birçok insanın dünyayı sahiplendiğini görüyor olmama rağmen, o gözlerinde büyütüp kutsallaştırdıkları dünya benim gözümde bir sinek kadar değere bile sahip değildir. Kim bana hangi göz ile bakıyorsa baksın, hangi düşmanlığı yapıyorsa yapsın, hangi silah ile karşıma çıkıyorsa çıksın, ama kırmızı çizgilerime karşı zerre kadar ihanet ve düşmanlık yapmaya cüret etmesin. Allah, Peygamber, Kur’an, Sünnet, İslam, Müslüman ve Vatan benim 7 kırmızı çizgimdir. O eski sert, ama koyun ciğerli VE en azgın düşmanını bile affeden adam artık öldü.
Yaşasın Allah yolunda sabır ve sebat gösteren kullar için cennet!
Selam ve dua ile!..
15 Ocak 2026
Muhammed Mücahid Okcu

