Salı, Temmuz 5, 2022
Ana Sayfa Blog

Diyanet İşleri Başkanı’na Açık Mektup

HAC BİR İBADET Mİ, TURİSTİK GEZİ Mİ?

Üç yıl kadar önce internet sitemde yayınladığım ve saldırılar sonucu internet sitemizin çökmesi sebebiyle arama motorlarında gözükmeyen bu mektubun heba olmasına razı olamazdım. Bu gidişle devamlı olarak dijital teröristlerle mücadele etmek zorunda kalacağımız için bu mektubun tarihe kaydedilmesi gerektiğini düşünerek buraya aldım. Aynı zamanda hacda yapılan yolsuzluk ve haksızlıkların bir özeti durumunda olan bu mektubun faydalı olacağından eminiz.

İşte o mektup:

Sayın Diyanet İşleri Başkanı.

Yıllardan beri devam eden ve kangren olmuş bir hastalıktan bahsedeceğim size. İbadetleri eksilten, ortadan kaldıran veya gereksiz gören bir anlayıştan. Özellikle de hac ibadetine karşı girişilen bir savaştan

Kimine ömründe bir defa, kimine de hiç nasip olmayan hac farizasından söz ediyorum. Bu ibadetin Allah ve Rasûlü’nün emirlerine uygun olarak yerine getirilmediğini artık herkes biliyor. Sağır sultan bile bu konudaki şikayetleri duydu. İnşaallah Diyanet İşleri Başkanlığı da duymuştur diyemiyeceğim. Çünkü problemin ana kaynağı Diyanet İşleri Başkanlığı Hac Organizasyonu ve diğer bazı organizatörlerdir.

Halbuki Müslümanların din ve diyanetinden sorumlu olan Diyanet İşleri Bakanlığı hac konusunda da diğer kurum ve kuruluşları kontrol etme, yanlış, hata ve suiistimalleri düzeltme makamıdır. Gerektiği zaman yaptırımlar uygulayacak bir kurumdur. Ancak bugüne kadar “balık baştan kokar” sözünü ispat eden bir anlayışın ortasında yer aldı. Bundan sonra böyle gitmemesi için birilerinin ağzını açması gerekiyor. Konuşarak yanlışların düzeltilmesine vesile olması gerekiyor. Ben de bunlardan biriyim.

Biraz kaba diye tabir edilen bir tarzda konuşuyor olabilirim. Kusura bakmayın, ama ne şiş yansın ne de kebap hesabı yapan bir adam değilim. O yüzden ezile büzüle konuşmayı hiç mi hiç sevemedim. Mesele dinim olunca büsbütün raydan çıkarım.

Yıllardır üzerinde durduğum ve bir gün mükemmeli yapılmaya başlanır diye umutla beklediğim bir ibadettir hac. Ancak tam tersine doğru yol alındığını görmek artık “yeter” deme noktasına getiriyor insanı.

Ezbere konuşmuyorum, konuşmayacağım. Masabaşı yazı yazmaktan da nefret ederim. Bir umre ve iki hac farizasını yerine getirirken bütün olumsuzlukları bizzat kendim yaşadım, gördüm ve duydum. Her yıl hacca giden arkadaşlarımdan da sorarak öğrendim. Çoğu kez hafiye tabir edilen bir tavır ile işe eğildim. Bu sözlerim 2000 yılından öncesi sadece duyarak, sonrası da bizzat yaşayarak doldurduğum bilgi dağarcığımdan taşan bilgilerdir. Bunu kulak ardı etmeden olaylara bakılmasını isterim.

Hacda yapılan yolsuzlukları, yanlışları, hataları ve suiistimalleri yer ve saat göstererek anlatmaya bile hazırım. Gerekirse kurum, kuruluş ve kişilerin isimlerini vererek kimlerin ne yaptığını açıklamaya hazırım. Sadece söz söylemiş veya kurum, kuruluş ve kişileri eleştirmiş olmak için meydana çıkmıyorum.

Kurumda neler oluyor? Başkanlık hangi planları yapıyor? Bu konuda neler konuşuluyor, bilmiyorum, ama işlerin hiç iç açıcı olmadığı kafile başkanları ve bunların üst sorumlularının hareketlerinden anlaşılıyor.

Ben, yapılan yanlış ve eksiltmeleri madde madde sıralayacağım. Siz de Diyanet İşleri Başkanlığı’nın başında yer alan bir amir olarak bu konuda neleri yapıp yapamayacağınızı Müslümanlara ifade edeceksiniz. Bundan eminim.

Hac’da yapılan hata, yanlış ve suiistimaller daha yola çıkmadan başlıyor:

  1. Namazların cem edilmesi.

Bunun bir dayanağı asla yok! Ancak birileri kafasından fetva veriyor diğerleri de dinde hüküm imiş gibi sarılıyor. 2016 yılında Almanya Düsseldorf’dan Cidde’ye uçtuğumuz gün bu hata yapıldı. Namazlar cem edildi.

At ve katır sırtında yol alacak veya yürüyecekseniz, buna Hanefi Mezhebi hariç diğer mezheplerden bir cevap alırsınız. Ancak “yürüyerek seyahat ediyorsanız” kaydını unutmayacaksınız.

Suud Havayolları ile uçacaksanız, havalimanında hacı adaylarına namazları cem ettiren adamların cehaletine şapka çıkarmanız gerekir. Çünkü Suud Havayolları’nda olduğu gibi bir çok Müslüman ülke uçaklarının içerisinde mescidler var.

Diyanet, uçtuğu Havayolları’na “Siz bizim hacılarımızı taşıyacaksınız. Öyle ise uygun olan bir yerden 3, 4 koltuğu söküp orayı mescid haline dönüştürün” diyemedi değil mi? Yine diyemiyecek mi?

O tarihde Düsseldorf Havaalanı’nda öğle vaktinde öğle ve ikindi namazları cem edildi. Ben buna muhalefet ettim uçakta ikindi namazını acil çıkış kapısının yanındaki boşlukta kıldım.

Akşam ve yatsı namazlarını yatsı vaktinde Cidde’de cem ederek kılacağız” dendi. Ancak Sabah namazının vaktinde akşam ve yatsı namazı kılındı.

Tabii bunun adı da “Namazların cem edilmesi” oldu. Dönüşte de aynı hatalara imza atıldı. Bunları düşünüp taşınmadan kim emrediyor, kim de bunlara riayet ediyor?

Kafile başkanlarının böyle davranmasına başkanlığınızdan izin verilmiyorsa, kim izin veriyor? Onlar kendi reylerine göre mi hareket ediyorlar? Hariçten birileri mi bunların burunlarına birer tasma takıp ayı oynatır gibi oynatıyor?

Lütfen bana “Niye bu kadar kabasınız?” demeyin. Çünkü bu kafile başkanları o kadar pervasız ki, ellerinden gelse kendilerine en küçük bir hatırlatmada bulunanların canlarını alacak durumdalar. Bunları bizzat yaşayan biri olarak lütfen izin verin de benim de surat asma hakkım olsun. Bu sertliğim kişi ve kurumlara düşmanlığımdan değil, dinime ihanet edenlere olan tahammülsüzlüğümden kaynaklanıyor. Bunu da herkes bilsin.

2- Terviye günü Mina’da geceleme kaldırılmıştır. Bütün mezheplere göre sünnettir. Yapılmazsa cezası sadaka vermektir.

Terviye günü Mina’da geceleme ibadetini kaldırmaya sebep olarak çadırlarda yangın çıkma tehlikesi gösteriliyor. Bu en büyük yalanlardan biridir. Her yıl Müslümanların gözlerinin içine baka baka tekrarlanan bir yalandır. Aynı gece Arafat’ta köşklerde mi kalıyoruz? Mina’da tehlike var da, Arafat’ta bu tehlike yok mu? Orada da çadırlarda kalmıyor muyuz?

Uçuk sebepler ileri sürenlere bunları anlattığımız zaman kafile başkanlarınız “Diyanet’te Mina olayı yok! Sen Diyanet’in internet sitesine bakmadın mı?” diye hacı adayını suçluyorlar.

Bizzat bana söylendi bu sözler.

Yazıklar olsun! Adam nasıl bir kafile başkanı, dahası nasıl bir imam veya müftü ki, internet sitesinde yazmıyor diye ibadeti yok sayıyor? Biz Hac’da Mina ibadetini kaldırdık deme cesaretini gösteriyor.

Bu nasıl bir insanlık? Bu nasıl bir din görevlisi? Lütfen bunun adını siz koyun.

3- Müzdelife vakfesi sabah namazından sonradır! Hacılarınızın büyük bir bölümü Müzdelife Vakfesini yapmıyor.

Müzdelife Vakfesi tamamen kaldırılmış durumda. Yatsı namazının vaktinde akşam ve yatsı namazı cem ediliyor ve hemen yola çıkılıyor. Gecenin yarısı bile olmadan şeytan taşlamaya Mina’ya gidiliyor. Daha sonra yine değineceğiz, lakin bir çok kafile Müzdelife vakfesini asla yapmamış oluyor.

4- Vakti gelmeden Müzdelife’yi terketme.

Bu büsbütün yanlış. Hz. Hafsa Validemizin özürü yüzünden Rasûlullah (s.a.v.)’in izniyle Müzdelife’yi erken terketmesi ve şeytan taşlamaya gitmesini dikkate alan İmam Şafiî’nin böyle bir fetvası var. Ancak o fetva özürlüler için geçerli. En önemlisi de İmam’ın gecenin yarısından sonra notunu kimse unutmasın. 2016 yılı Hac Mevsimi’nde gecenin yarısı saat sıfır bir (01:00) civarı idi.

Hacılar ise saat 22:00’den önce Müzdelife’yi terketmeye başladılar. Hani İmam Şafiî’ye uyuyordunuz beyler? Bu nasıl uyma ki, onun “Gece yarısından sonra Müzdelife terkedilebilinir” sözünün hilafına hareket edip yatsı namazından hemen sonra Müzdelife’yi terkediyorsunuz?

Bu ibadet cinayetini işlemekte haya etmeyen kafile başkanlarına siz hem yalancı hem sahtekarsınız desem yanlış mı yapmış olurum?

5- İlk şeytan taşlaması Arefe gecesini Bayram’a bağlayan gecenin başında yapılıyor. Yanlış!

Gecenin yarısından çok önce taşlama yapan kafileler mevcuttur. Düşünün saat 20:00’de otobüslerle Müzdelife’ye gelen hacılar, namazın sonunda yaptıkları kısa bir duadan sonra yola çıkıyor ve şeytan taşlamaya götürülüyorlar.

Bayramın birinci günü, büyük şeytan denilen Akabe Cemresi’ne yedi taş atılır. Bu taşların atılma zamanı; Hanefi ve Maliki mezheplerine göre fecr-i sadıktan itibaren başlar, ikinci gün, fecr-i sadığa kadar devam eder. Bu zaman diliminde taşlar atılmazsa kurban cezası gerekir.

Şafii ve Hanbeli mezheplerine göre, Akabe Cemresi’ne taş atma Arefe gününü bayramın birinci gününe bağlayan gece yarısından sonra başlar. Buna da Rasûlullah (s.a.v.) Efendimizin zaruret halinde izin verdiğini biliyoruz.

Müzdelife Vakfesi’nde yapılan hata, şeytan taşlamasında yine tekrarlanıyor. Aslında birinci şeytan taşlaması hükmen yerine getirilmemiş oluyor. Çünkü vaktine riayet edilmemiştir.

Bunun fetvası da izdiham. Yalan. Ara ara bu izdiham konusuna değineceğiz.

6- Şeytan taşlamaları geceye bırakmama sünnettir. Cezası sadaka vermektir.

Bir defa ilk taşlama geçerli değil. Bu asla unutulmasın! Ondan sonraki bütün şeytan taşlamaları da geceye, hatta ertesi günkü sabah namazının vaktine bırakılıyor. Neden?

İzdihamdan dolayı böyle yapılıyormuş. Sevsinler o izdihamı.

Ben ve eşim bütün taşlamaları gündüz öğleden sonra yaptık. Hiçbir engel yoktu. Mina bomboştu. İzdihamdan söz eden kaç kafile başkanınız gündüzleri Mina’yı kontrol edip size rapor yazıyor? Bir tanesi bile değil…

Taş attıktan sonra ters istikamette yol almaya çalışan insanlar dönemi çoktan bitmiş. 2002 yılı bu izdihamda ben bile tehlikeden dolayı korkmuştum. Fakat 2016’da bir taraftan girdik, öteki taraftan çıktık. Günün her saatinde cemrelerin yanına kadar girme imkanı var.

Yine tekrar etmem gerekirse cemre taşlama alanı gündüz olabildiğince boştu. İzdiham yoktu. Kimsenin korkmasına da gerek yoktu.

7- Hacılar Arefe Gecesi saat 23:30’da ihramdan çıkarıldılar.

Başlıkta yazılanları yanlış okumadınız. Hacılar Arefe Gecesi saat 23:30’da ihramdan çıkarıldılar. Bu neye göre yapılıyor, bana biri anlatsa ya? Hani sabah namazından sonra ihramdan çıkılacaktı? Ki, bu da yanlış. Kurban kesmeden ihramdan çıkmaya fetva veren kim? Delili ne?

Hacc’a mı geldik, turistik geziye mi? başlıklı yazımızın muhatabı olan Düsseldort Din İşleri Ataşesi Ramazan Ilıkkan, “Bayram günü sabah namazından sonra ihramdan çıkacağız.” demişti hani?

Bu söz de kavgamızın fitilini ateşlemişti. Çünkü bu sözler de yanlıştı.

Arefe gecesi 23:30’da ihramdan çıkarılan hacı kafilesinin hadisesini mektubun sonuna doğru okuyacaksınız.

2016 yılında ihramdan çıkma olayı gecenin yarısının ilk saatlerinde başladı. Sabah namazı vakti girdiğinde elle sayılacak kadar az ihramlı hacı kalmıştı.

Kimse bana bunu nereden biliyorsunuz demesin? Çünkü yurtdışından, yani Amerika ve Avrupa kıtasından gelen 48 kafilenin kaldığı otelde kaldım.

8- “İlk kesilen kurban benim kurbanımdır” deyip ihramdan çıkacaksınız.” Fetvası.

Müslümanlar, Kafile Başkanları tarafından yıllardır bir yalan fetva ile kandırıldılar.

Ben bu fetvayı duyduğum an kan beynime sıçramıştı. Bunda ne kitap vardı, ne sünnet vardı, ne icma vardı, ne de kıyas. Sadece kuru bir söz vardı. Fetvanın altına da Din İşleri Yüksek Kurulu Eski Üyesi Hüseyin Kayapınar’ın imzası atılıyordu. Ben bu zat ile konuşuncaya kadar ona din düşmanı gözü ile baktım.

Sonunda meselenin aslını öğrenmek için Almanya’dan, 4 bin kilometre uzaktan kalkıp Ankara’ya geldim. Sayın Kayapınar’ı Diyanet’te bulamadım. Din İşleri Yüksek Kurulu’nda da yoktu. Çünkü emekli olmuştu. Hadi bakalım Ankara kazan sen kepçe, ara bulabilirsen. Sonunda Diyanet Vakfı’nda Mütevelli Heyeti Üyesi olduğunu öğrendim. Bir hafta sonra ona ulaştım.

Fetvanın sahibi olduğu ileri sürülen Hüseyin Kayapınar hoca bunu kabul etmiyor. “Hacı ilk kesilen kurban benim kurbanımdır” deyip ihramdan çıksın.” diye bir fetva verdiğimi hatırlamıyorum” diyor. Böyle bir fetva verilmiş olsa zaten bir yerlerde yazılı olarak bulurduk. Ben de bu kadar yolu tepip Ankara’ya kadar gelme mecburiyetinde kalmazdım.

Onun sözlerini pekiştirmek için “Böyle bir fetva olur mu?” diye dordum. O da“Olmaz!” dedi.

Başka birinden de yazılı böyle bir fetva yok. Olsa bile bunun Kur’an ve Sünnet’ten delilini buldurtmadan hiçbir kimsenin yakasını bırakmazdım. Bu gibi fetvalar dini reforme ve deforme etme gayesini taşır. Ölümüne kavga gerektiren bir yalandan bahsediyoruz.

Bu yalanı ortaya atan Almanya Düsseldorf Başkonsolosluğu Din İşleri Ataşesi ve 2016 hac yılı Avrupa ve Amerika Kıtası’ndan gelen 48 Kafile’nin sorumlusu Ramazan Ilıkkan’dır.

Utanmadan, sıkılmadan “İlk kesilen kurban benim kurbanımdır” deyip ihramdan çıkacaksınız.” diyebilmiştir.

Böyle bir yalanı söyleyen ve binlerce hacının ibadetini ifsat eden adam şimdi müftü. Buyurun buradan yakın!..

Bu kadar büyük bir yalanı söyleyen bir adamı ben, değil müftü yapmak, kaz çobanı bile yapmam. Vazife endama, cüsseye göre değil, kişinin iman ve insanlığına bakılarak verilir.

9- Taş atma, kurban kesme ve traş olma sırasıyla yapılması Hanefî’ye göre vaciptir. Cezası kurban. Şafîi, Maliki ve Hanbelî mezheplerine göre ise sünnettir. Cezası da sadakadır.

Şeytan taşlamaları zamanında yapılmadı. Kurban kesme işi zaten yok. Kaldı traş. Cezası ne acaba!

“Bu mu hac ibadeti?” diyenlere “Lütfen sabredin! Dahası var!” demekten yoruldum! Gördüğüm ihanetlere zerre kadar tahammülüm de kalmadı artık. Lakin Hac Organizatörleri ve Kafile Başkanları Müslümanların ibadetlerine fesat karıştırmaktan, bol bol yalan söylemekten, ibadetleri yasaklama, gizleme ve hükümleri ortadan kaldırmaktan yorulmadılar. Her Hac Mevsimi’nde tekrarlanan onlarca yanlış ve ihanet var.

İbadeti yapamıyor veya yaptıramıyorsan cezasını öde be kardeşim! Cezalar da ödenmiyor.

10- Teşrik günlerinde Mina’da gecelemek Hanefî’ye göre sünnet. Yapılmazsa cezası sadaka. Şafîi, Maliki ve Hanbelî mezheplerine göre ise vacip. Cezası koyun kurbandır.

Yine çadırların tehlikeli olması ya da Diyanet’in bu ibadeti de kaldırmış olması mı delil gösterilecek bana? İnternet sitenizde yazmıyor olmasını dinin bir emri olarak mı algılayacağız?

Ömrümüzde bir kez yapabildiğimiz hac ibadetine su karıştırılmasa ne olur? Ama utanmadan, sıkılmadan, en önemlisi de Allah’tan korkmadan ve kuldan utanmadan Müslümanların ibadetlerine su karıştırılıyor.

Teşrik günlerinde Mina’da geceleme terkediliyor. Cezası da ödenmiyor. Bunu bana açıklayabilecek misiniz sayın Başkan?

11- Temettu Haccı’na teşvik, Hacc-ı Kıran ve Hacc-ı İfrat yapanlara zulüm!..

Mekke ve Medine’deki otellerde koca koca pankartlar asılı. Hepsinde sadece Hacc-ı Temettu anlatılıyor. Tabi ki, Nasreddin Hoca’nın kazına çevrilmiş Hacc-ı Temmettu. Bir çok bölümü çıkarılıp atılmış olan Hacc-ı Temettü.

Lakin Hacc-ı Kıran ve Hacc-ı İfrat yapanlar da adeta zulüm görüyor. Bizzat kendileri ifade ediyorlar. Buyurun ve her hac döneminde bu iki hac türüne niyet edenlere kafile başkanlarının takındıkları tavırları kendileri anlatsınlar. Gördükleri eziyetleri bir bir dile getirsinler.

Amaç nedir? Niye her türlü zorbalık Hac’da kol geziyor. Bu bir savaş mı? Savaşsa, bu neyin savaşı? Bu savaşın nedenini bana anlatacak olan tek kurum Diyanet İşleri Başkanlığı’dır.

12- Bayramın ikinci günü şeytan taşlaması yapılmıyor. Neden?

Aslında ilk şeytan taşlaması zamanında yapılmadığı için yerine getirilmiş sayılmaz. İkincisi de ta üçüncü güne sarkıtılıyor.

Sorarsanız “bu ibadeti ifa ediyoruz” diyecekler! Ancak karşılarında kül yutacak kadar saf veya korkak bir adam yok! Ben hesap ettim birinci günün şeytan taşlaması ile ikinci günün şeytan taşlaması arasında elli saatten fazla bir zaman var. Dahası en az 53 saat var.

Arefe gecesini Bayram sabahına bağlayan gece 23:00 civarında ilk şeytan taşlama, bu geceyi takip eden gün ve gece değil, ondan sonraki gündüz de değil, bu gündüzü de takip eden gecenin ta sabahına saat 04.00’e sarkıtılıyor.

Kafanız karıştı değil mi?

Öyle ise günlerin isimlerini vererek tekrar anlatayım.

2016 Hac Mevsimi’nde bayramın ilk günü Pazar günü idi.

İlk şeytan taşlama vazifesi, Cumartesi’yi bayramın birinci günü olan Pazar’a bağlayan gece saat 23:00’den önce yerine getirilmeye başlandı. Yanlıştı.

İkinci taşlama Pazartesi günü yapılması gerekiyordu. Bu yapılmadı. Yani pazartesi günü yapılması gereken şeytan taşlaması Salı sabah saat 04:00’e hatta Sabah Namazı Vakti’ne kadar uzatıldı.

Şimdi bu yanlış hareketi bana anlatabilecek bir alim var mı?

Bekliyorum!

Ancak burada ilk şeytan taşlamayı çekerek sündürerek doğru kabul etseniz bile, o zaman ikinci taşlamayı nasıl çekip yerine yerleştireceksiniz? İkisi de yerinde ve doğru değildi.

13- Kurban kesilmeden hacılar ihramdan çıkarılıyor. Neden?

Kurban kesilmeden ihramdan çıkıldığını satır aralarında anlattık. Fakat tekrar anlatıp bunun yanlış olduğunu ifade etmek zorundayız.

Bunun delili var mı? Yok! Varsa, beni bunun cahilliğinden kurtaranın alnından öpmeye hazırım.

Kurban kesmeyi yetiştiremiyoruz. Onun için hacıları önce ihramdan çıkarıyoruz, sonra kurban kesiyoruz deme hakkınız var mı? Varsa, neye göre var? Yoksa, bu durumda neden hacının ibadetini sakatlatıyorsunuz? Kurbanları zamanında kesemiyorsanız, hacıların bundan neden haberleri yok.

Siz buna çözüm bulamıyorsanız, ben size biraz sonra çözümü söyleyeceğim.

14- Kurbanlar kesiliyor mu, yoksa paralar İslam Bankası’na mı gönderiliyor?

Bu soruya yetkililer veya kafile başkanları iki türlü cevap veriyorlar.

  1. Kurbanlar kesiliyor.

Ancak 7. güne kadar kesime devam ediliyor. Hüseyin Kayapınar hoca da bunu söyledi.

Bayramın 3. günü ikindi vaktinden sonra kurban kesmek de yanlış.

b) Paralar İslam Bankası’na yatırılıyor.

Bunu dile getiren bir yığın kafile başkanı var.

Hangisi yapılırsa yapılsın, yanlış.

Yedi gün boyunca kurban kesmek de yanlış, paraları İslam Bankası’na yatırmak da yanlış. O paraların gerçekten tam olarak fakirlere gidiyor olması da hac ibadetinin tamamlanmış olmasını sağlamaz.

Her ibadet kendi içinde bir bütündür.

“Başaramadığımız için böyle yapıyoruz” demelerini anlarız, doğrusunu arar ve yaparız. Başaramadığımız için ibadetleri kaldırmak yerine biz Allah ve Rasûlü’nün emrettiklerini yapsak ne olur?

15- Neden Hacc-ı İfrat’a niyet ettirilmiyor?

Hacc-ı İfrat’ta kurban gerekmez. Bunu biliyoruz. Kurban derdimizi çözecek ve bizi sorunluluktan kurtaracak gerçek çözüm işte budur! Yani Hacc-ı İfrat’a niyet etmek.

Diyanetten sonra en büyük hacı kafilesine sahip olan bir organizasyonun başındaki zat hacı adaylarına “Avrupa’dan gelen hacı adayları Hacc-ı İfrat’a niyet edemezler. Çünkü o hac türü Suudi Arabistan sınırları içerisinde yaşayanlar içindir.” diyor.

Hikayesi uzun…

Bunu bir başka organizasyonun hocasına soruyorlar. O, “Hâlâ anlamadınız mı? Siz Hacc-ı İfrat’a niyet ederseniz, onlar sizden kurban parası alamayacaklar.” diyor.

Bir kaç yıl öncesine kadar Diyanet hacılardan kurban paralarını Mekke’de topluyordu. Kurbanların kesilmediğine inananların para vermeyi reddetmesinden sonra kurban paraları hac bedeli ile beraber alınmaya başlandı.

Ben bunu sorgulamak için anlatmadım. Bu başlı başına bir konu. Hac’da yapılan yolsuzlukları anlatırken bu konu da enine boyuna incelenmiştir.

Madem ki, sizler kurbanları zamanında kesemiyorsunuz, ya da paraları İslam Bankası’na yatırmak zorunda kalıyorsunuz. Öyle ise neden hacı adaylarını Hacc-ı İfrat’a niyet etmeye teşvik etmiyorsunuz?

Sizi bundan meneden şey nedir?

Çünkü Hacc-ı İfrat’ta kurban yok.

Başka yollara tevessül edip hac ibadetini ifsat etme zahmetine katlanacaklarına bunu yapsınlar. Fakat mesele kurban parası toplamak değil mi?

İfsatı bırakıp bu dediğimi yapmanıza engel olan şey nedir? Para mı var bu işin ucunda, yoksa başka bir şey mi?

Eğer Müslümanların ibadetini düşünüyorsanız, o zaman ya kurban konusunu çözecek, ya da Hacc-ı İfrat yapmaya teşvik edeceksiniz.

Allah Teâlâ, bugün Diyanet veya başka organizasyonların kurban kunusunda yaptıkları yanlışların arkasına sığınmalarına fırsat bırakmamıştır.

Daha kayıt yaptırırken tek tek sorarak Hacc-ı İfrat yapmak isteyenleri belirleyebilirsiniz. Bu hacılar Mikat mahallinde ihrama girip bayramın birinci gününe kadar ihramda kalacakları için o kafilelerin Mekke’ye gelişlerini bayrama yakın bir zamana kaydırmak, meşakkati azaltacaktır. Bu yapıldığı takdirde, kurbanların sayısı azalacak ve sizler de zor durumda kalmayacaksınız.

Şunu ifade etmeliyim ki, isteyen ve arayana dinde çözüm asla tükenmez. Kendimizi çaresiz hissediyorsak, bu da yetersizliğimizin ürünüdür.

Kurbanları kesmiyorsanız niye kurban parası topluyorsunuz? Kurban paraları İslam Bankası’na yatırılıyorsa, bunun yapılması gerektiği ispat edilirse, bu para yatırma işini niye hacılara bırakmıyorsunuz? Ki, kurban paraları ancak kurban için harcanır. Başka işler için değil. Yok eğer ölüm kalım meselesi olduğu için biz kurban paralarını İslam Bankası’na yatırıyoruz diyorsanız, o zaman başka bir şey daha yapmalısınız. Hacıları Hacc-ı İfrata niyet ettirmelisiniz. İhtiyacınız olan yardım paralarını da bundan sonra onlardan yardım niyeti ile toplayabilirsiniz.

Buna cevabınız var mı?

16- Hatalı yapılan ibadetler ile yapılmayan ibadetlerin cezaları ödeniyor mu?

Hacı adaylarının yaptıkları hatalar için birçok organizatör otellerin belirli yerlerine koydukları para kasaları ile tahsil ediyorlar. Fakat kendi yaptıkları hatalar veya suiistimal ettikleri ibadetler için hacıya “Biz şu ibadeti yaptırmadık. Onun için şu kadar cezan var. Bir yere öde!” demiyorlar.

Yaptıkları eksiltmeler veya yanlış ibadet yaptırmalarından dolayı hacıyı uyarmayan organizatörlerden biri belki de en başında gelen Diyanettir. Neden?

Hacıya “Biz şu ibadeti yanlış yaptırdık veya şu ibadeti yaptırmadık. Onun için şu kadar cezan var” denirse, kıyametin kopacağını çok iyi biliyorlar. Bu yüzden de seslerini asla çıkartmıyorlar.

Yanlış mı düşünüyorum. Eğer yanlış düşünüyorsam, doğrusunu lütfen bana söyler misiniz?

17- Hac İbadeti’nde vacipler önce sünnete indirgeniyor. Sonra da tamamen kaldırılıyor.

Bilindiği gibi haccın farzları yerine getirilmezse, başlanan hac bir sonraki sene kaza edilir. Vacipler yerine getirilmezse kurban cezası vardır. Sünnetler yerine getirilmezse sadaka cezası ödenir. Buna itirazı olan var mı? Yok!

Ben diğerlerinde olduğu gibi Diyanet’in Hac Organizasyonu’nda da şunu gördüm. Vacipler önce sünnete indirgeniyor, sonra da tamamen kaldırıyor. Kimsenin bana bunu yanlış söyledin deme hakkı yok. Çocuklar bile görür bu sözlerimin yanlış olmadığını.

İşte misalleri:

a) Vacip ibadetler önce sünnete indirgeniyor, sonra da tamamen kaldırılıyor.

Sorduğumuz zaman “Biz hac ibadetini en kolay olan mezhebe göre yapıyoruz” diyor kafile başkanlarınız. Yani vacip diyenler değil, sünnet diyenlerin dedikleri yapılıyor. Fakat burada usturuplu yalan söylüyorlar.

Teşrik günlerinde Mina’da geceleme bu şekilde ortadan kaldırılıyor.

Teşrik günlerinde Mina’da geceleme Hanefilere göre vacip, Şafîi, Malikî ve Hanbelilere göre sünnet.

Ben de Hanefî’yim.

Teşrik günlerinde Mina’da geceliyor muyuz? Hayır, gecelemiyoruz. Hani bize kolay gelen mezheplere göre biz ibadeti yapıyorduk?

En kolay mezhebe uysak bile Mina’da gecelemiyoruz. Cezamız ne? Bir ceza kurbanı.

Sorduğunuz zaman kafile başkanlarından hangi cevabı alıyoruz? “Biz Hanefî’ye değil diğerlerine uyuyoruz” diyorlar. Yani vacibi siliyor ve bu ibadeti sünnete çeviriyorlar. Sünnete çevirdiğimiz halde yine Mina’da gecelemiyoruz. O zaman da bu ibadet tamamıyla kaldırılmış oluyor. Çünkü sünnet.

Burada bir duralım. Bunu sünnete çevirdik de yerine getirdik mi? Hayır! Vacip iken cezası kurban olan bu ibadeti, sünnete çevirdiğimizde ceza olarak sadaka veriyor muyuz. Ona da hayır!

Öyle ise bu mezhep değiştirmenin anlamı ne? O ibadeti ortadan kaldırmak için oyun oynamanın ne gereği var? Diyelim ki, beni kandırdınız, Allah Teâlâ’yı nasıl kandıracaksınız?

b) Ya da vacipler doğrudan kaldırılıyor.

Müzdelife vakfesi bütün mezheplere göre vaciptir. Cezası bir koyun kurban.

Vakfe zamanı Hanefî’ye göre sabah namazından sonradır.

Şâfiîler ve Hanbelîler’e göre vakfenin vakti gece yarısından sonraki zaman diliminde yerine getirmeye ruhsat var.

Malikîlere göre de gecenin yarısından sonra vakfeye durulabilinir.

Bize Müzdelife Vakfesi’ni Şafîilere göre yaptıklarını söylemişlerdi. Bolca yalan söylemişler.

Şimdi beni Arefe günü saat 22:00’de Müzdelife’yi terkedenlerin vakfe yaptıklarına kim inandırabilir? Halbuki Şâfiîler ve Hanbelîler hasta ve yaşlı olan hacı adaylarının Müzdelife’yi gece terketmesine verilen ruhsatı delil olarak kullandıkları halde “Gece yarısından sonra Müzdelife terkedilebilir” demişlerdi.

Gece yarısı saat 10:00 (22:00)’de başlıyor demeye kalkan olmaz inşaallah! 2016 Hac Mevsimi’nde geceyarısı 01:00 civarı idi.

Görevlilerinizin Hac’da mezhep değiştirmeleri de bir safsatadan ibaret olduğu anında anlaşılıyor. Sözlerinin yalan olduğu da. Çünkü onlar Müzdelife Vakfesini yaptırmadan hacıları Mina’ya götürüyorlar. Bunun için de mezheplere ve imamlarına iftira ediyorlar. Bu tavırlarının affı mümkün değil. Ne için yalan söylediklerini bilmiyor olmaları düşünülemez.

Müzdelife vakfesi ve şeytan taşlama ibadetlerini hiç yaptırmayıp Arefe gecesi saat 23:30’da hacıları ihramdan çıkartan “Gereksiz Adam” diye tarif edilen Bekir Gerek gibi adamları, pardon müftüleri hiç saymıyorum bile. Bu gibi adamlar bütünüyle umutsuz vaka.

18- Hurma Yolsuzlukları devam ediyor.

Aslında Hac’da 22 çeşit yolsuzluk yapılmaktadır. Bunlardan biri de hurma yolsuzluğudur. Hac Organizatörleri bu hac mevsiminde dahi takip edilecek ve yolsuzlukların tamamı yüz kadar sayfalık bir kitap olarak yayınlanacaktır. Hangi yolsuzluğun hangi organizasyon tarafından yapıldığını da ekleyebilirim.

Hepsi imam olan kafile başkanı beş adamın bize yalan söyleyip bir de kim ne der demeden açıktan açığa komisyon paralarını bölüştükleri hurma yolsuzluğunu burada açıklıyorum.

2016 Hac Mevsimi’nde bizzat şahit oldum bu yolsuzluğa.

Bizim kafilemizin başkanı olan hoca(!) Medine’de öyle namussuz bir yalana imza attı ki, hepimiz inandık.

“Bir hurma bahçesi sahibi bizleri hurma bahcesine davet ediyor.” dedi. Öteki dört hoca da onu tasdik ettiler. Gittiğimizde gördük ki, bizi bir hurma dükkanına götürmüşler. Hurma bahçesini gezecekken, hurma mağazasını gezmeye başladık. Bütün fiyatlar da Medine Hurma Pazarı’ndaki hurma fiyatlarının en az iki katı idi. Geri dönüş anında beş hocanın para paylaştıklarını görenlerimizin sayısı az değildi.

Bu yalan hurmacıdan komisyon almak için söylenmişti. Bir kere bu doğru bir davranış değildi, ama bu aldıkları paraların hacılardan çalınan paraların bir kısmı olduğunu da bilmiyor olamazlardı.

Ben bir kilo bile hurma almadım. Bunu da söylemiş olayım.

19- Arafat Vakfesi ve Kabe’yi tavaf hariç hiçbir ibadeti yaptırmayan kafile başkanları var.

Evet, Arafat Vakfesi ve Kabe’yi tavaf hariç hiçbir ibadeti yaptırmayan kafile başkanları var. Ne yazık ki bu doğru! Bu konuda şahitlerim de var. Bunlardan biri eski Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Görmez’e bile şikayet edildi. Ancak bu adam hâlâ müftü olarak arzı endam ediyor.

VİP Kafilesi Rezaleti

Ben, bu gidişle 30, 40 yıl içerisinde “Haccı, ihrama girme, Arafat’ta vakfe, şeytan taşlama ve Kabe’yi tavafa indirgeyeceksiniz” diyordum. Kusura bakmayınız ben fena halde çuvallamışım. Adamlar şeytan taşlamayı da hac ibadetinden çıkarıp atmışlar. Hac, çoktan ihram, Arafat vakfesi ve Kabe’yi tavafa indirgenmiş.

Yıl 2012. Diyanet İşleri Başkanlığı’nın VİP Kafilesi Kabe’ye tepeden bakan Hilton otelinde kalıyor. Başlarında kafile başkanı olarak bir müftü vardı.

Arafat Vakfesi’ni yapan kafile, bu müftünün öncülüğünde Arafat’tan Müzdelife’ye geliyor. Yatsı namazının vaktinde akşam ile yatsı namazını birleştirerek kılıyor ve Kabe’ye hareket ediyorlar.

Müzdelife vakfesi yapılmıyor. Çünkü bu vakfeye en erken gece yarısından itibaren yapmaya izin var. Gerçek zamanı sabah namazından sonradır.

Mina’da şeytan taşlama yok.

Saat 22:00’de Kabe’ye geliyorlar. Ziyaret tavafı yapılıyor.

23:30’da ihramdan çıkıyorlar. İhramdan çıkma gerçek manası ile şeytan taşlama, kurban kesme ve traştan sonradır.

Anlıyor musunuz? Bütün bunlar yapılmadan Gece 23:30’da hacılar ihramdan çıkarılıyor. Ne zaman? Arefe gecesi…

Tabii işi bilenler ihramdan çıkmıyor. Arkasından müftü efendi ile gırtlak gırtlağa kavgalar başlıyor. İhramdan çıkmayan ve eksik yapılan ibadeti tamamlamaya kalkan hacılara bu müftü kan kusturuyor. Bu dediklerim devamlı yaşanıyor. Alın size bir ihanet tablosu daha. Çünkü görevlilerinizin hacılara karşı berbat tavırlarını ben 2002 yılından beri bizzat görerek yaşadım. Daha önce duyduklarımdan söz etmiyorum bile. “Hata yaptınız” demek bile onlara kurşun atmaktan ve dünyanın en büyük hakaretini etmekten çok daha ağır geliyor.

Kim bu müftü?

Hac değil, turistik gezi yaptıran bu adam gerekli yerlere şikayet ediliyor. Mektuplar yazılıyor. Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Görmez ile yüz yüze görüşülüp şikayet ediliyor.

Sonuç mu?

Sonuç hiçbir şey!

Dinsiz bir adamın cenaze namazını kıldırmak istemediğini bildiren bir imama dünyayı dar edebilen Diyanet İşleri Başkanlığı, Müslümanların ibadetlerini kevgire döndüren müftü beye dokunmuyor, dokunamıyor. Kurumda bu adamın arkası güçlü onun için dokunamıyoruz diyecek olanlar varsa, bir zahmet kendileri istifa edip kurumu kirletmekten vazgeçsinler deriz.

Bu adama öyle yapması ya bizzat Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından emredildi, ya da müftü diyanetin anlayışına göre bir ibadet yerine getirdi ki, kimse ona dokunmuyor. Vatandaş da hac yaptım sanıyor.

Bu zatın o zaman Kırıkkale İl Müftüsü olan Bekir Gerek olduğunu olaya şahit olan her hacı ifade ediyor. Şimdi ise Eskişehir il müftüsü olan bu zat için gerekli yerlere yazılan mektuplar mevcut. Bunlar Diyanet’in kayıtlarında da mevcut olması gerekir.

O yıl annesi ile beraber hac yapan ve Bursa’da ikamet eden Yozgatlı hemşehrime ve kafileye hac zehir ediliyor. Onun uygulama ve zulmüne karşı sonuna kadar dayanıyorlar. Onları yürekten kutluyorum.

2016 Hac Mevsimi’nde hemşehrim ile beraberdik.

Bu müftüye haccı yont ve Nasreddin Hoca’nın kazına çevir diye Diyanet İşleri başkanlığı mı emir verdi, yoksa kendisi mi İslam Düşmanlığı’na kalkıştı. Bunu bilmek hakkımızdır!

Bu mektubu o olayı yaşayan hemşehrim Abdurrahman Şahin’e de okuttum ilk yayımladığım 2019 yılında. Eksiği ve fazlası varsa değiştireyim dedim. O da “Tamamıyla uygun olmuş” dedi.

20- “Hacı ilk kesilen kurban benim kurbanımdır” deyip ihramdan çıksın.” fetvasının mucidi Ramazan Ilıkkan

2016 yılı hac mevsiminde yaşananlar uzun yıllardan beri yaşananların bir özeti olarak bize çok şeyler anlatacaktır.

Hac bize zehir edildi. Bir yalan fetvayı getirip gözümüzün içine sokan zamanın Almanya’nın Düsseldorf Başkonsolosluğu Din Hizmetleri Ataşesi ve âtinin müftüsü Ramazan Ilıkkan’dır.

Bir soru sorduk diye adam ne terbiyesizliğimizi bıraktı, ne de cehaletimizi. Halbuki onun okuduğu okullardan ben de mezun olmuştum. Ancak adam burnunun dibini bile göremiyor, herkesi koyun zannediyordu. Efendim, olay şu:

Mekke’de Safwat Al Sharooq otelinin toplantı salonundayız. Almanya Düsseldorf Başkonsolosluğu Din Hizmetleri Ataşesi Ramazan Ilıkkan, cumartesi gününden itibaren yapacaklarımızı anlatıyor:

“Cumartesi Arafat’a çıkacağız… Sonra Müzdelife’ye hareket edeceğiz. Orada yatsı namazının vaktinde akşam ile yatsıyı birleştirerek kılacağız. Saat gece 12:00’de şeytan taşlamaya gideceğiz. Sonra otele gelecek, sabah namazını kıldıktan sonra ihramdan çıkacağız.”

Biz önce arada devirdiği çamları özetleyerek ifade etmeye çalışalım:

  1. Terviye günü Mina’da gecelemeden söz yok. Bütün mezheplere göre sünnettir. Yapılmazsa cezası sadaka vermektir.
  2. Müzdelife Vakfesi sabah namazından sonradır. O da yok! Cezası kurban kesmek.
  3. Şeytan taşlamaları geceye bırakmama sünnettir. Onu da sildik. Cezası sadaka vermektir.
  4. Taş atma, kurban kesme ve traş olma sırasıyla yapılması mezhebimize göre vacip. Cezası kurban. Onu hepten sildik.
  5. Kurban kesilmeden ihramdan nasıl çıkılır? Onun yanından geçmek de yok!
  6. Teşrik günlerinde Mina’da gecelemek bizde sünnet. Yapmazsak Hanefilere göre cezası sadaka. Şafiî, Malikî ve Hanbelîlere göre vaciptir. Cezası koyun kurban etmektir.

Yaşanan hikayemize devam edelim.

Aslında ben “Kurbanların kesilişini görmek istiyoruz” diyecektim. Fakat adam ekin biçer gibi ibadetleri biçmeye başlayınca tabii olarak yerimde duramadım.

“…Sabah namazından hemen sonra ihramdan çıkacağız, diyorsunuz. Bununla kurban kesimi arasında nasıl bir bağlantı kuracağız.” dedim.

Bay Ramazan Ilıkkan: “Diyanet İşleri Başkanlığı Din İşleri Yüksek Kurulu Üyesi Hüseyin Kayapınar hocamız, “Hacı ilk kesilen kurban benim kurbanımdır” deyip ihramdan çıksın.” diye fetva verdi.” demez mi?

Bu çocukça fetvaya sinirlenip gayri ihtiyarî olarak Gülümsedim!

İpe sapa gelmez bir fetvaya nasıl gülemezdim ki? Fakat Gülümsedim! Kahkaha atmadım!

Böyle vakalarda yaka paça salon dışına attıklarımın sonuncusu olmaya namzet bu adamı tebessümüm bile fena halde çıldırttı!

Cevap vermek yerine “Gülmeyin! Gülmeyin! Hem soru soruyorsunuz hem de gülüyorsunuz. Saygılı olun!..” diyerek beni paylamaya kalkmaz mı?

Salondakilerin büyük bir bölümü onun bu anlamsız tavrını suçluluk psikolojisinin verdiği bir saldırganlık olarak nitelediler!

Bu zatın tavrı hiç rağbet görmedi.

Senin orada bulunanları hiçe sayıp çocukları bile çileden çıkaracak kadar basitliğe imza atman hakaret olmayacak. Fakat ben senin dine ve Müslümanlara karşı yaptığın terbiyesizlik karşısında gayri ihtiyari olarak tebessüm edeceğim. Bu büyük hakaret ve saygısızlık olacak.

Bir de beni tanımadığı halde, “Sen Hüseyin Kayapınar hocadan daha alim değilsin” demek suretiyle hakarete baş vurdu.

Sonunda dayanamadım: “65 bin hacının hepsi “İlk kesilen kurban benim kurbanımdır” deyip ihramdan çıkmak isterse ne yapacağız?” diye bağırdım.

Bu onu daha da azdırdı. Adam sanki koca koca insanların akılları ile oynuyordu. Arka sıradan bir arkadaş: “İki milyon insan de, iki milyon!..” diye bana bağırdı.

Sahi şimdi bunları niye anlattım ki?

Sırf hac sorumluları ve kafile başkanlarının duymak istemedikleri soruları soran ve yanlışlara karşı duran hacılara Mekke’de bile büyük zulüm yaptıklarını anlatabilmek için bu olayı dile getirdim.

Biz orada hayvan muamelesi gördük desem yeridir. Beş kafile başkanı bir de Ataşe bir ay boyu her şeyi burnumdan getirdiler. Sadece ben değil birçok hacı bunu yaşadı.

Sonunda ben patladım.

“Hacılar sizin ne köleniz, ne esiriniz, ne ameleniz, ne de kulunuzdur. Ancak siz bizim amelemizsiniz. Çünkü ben burada varsam, siz de varsınız, ben yoksam, siz de yoksunuz. Kendinizi ne zannediyorsunuz?” demek suretiyle bardağın taştığını göstermek zorunda kaldım.

Dönüşte kafile başkanları tek tek helallik alma yarışına girdiler. Haccımı bana zehir eden bu adamların yüzlerine acı acı bakıp gülümsemekle cevap verdim. O günleri üzerinden yüz yıl geçse bile asla hatırlamak istemiyorum.

Aslında ben 2016 yılında ne haccetmeyi, ne de Diyanet ile hacca girmeyi istiyordum. 15 Temmuz Türkiye’yi İşgal Girişimi ben hacda iken tekrarlanır da ben bunu elim kolum bağlı olarak seyretmek zorunda kalırım diye ipe un seriyordum. Ancak oğlum “Sizi kaydettirdim. Parasını da ödedim. Hacc’a gidiyorsunuz!” deyince mecbur kaldım.

Ama iyi oldu! Haccım zehir olsa da, Diyanet Hac Organizasyonu’nun ibadetlere ve hacılara yaptıkları ihanet, zulüm ve ahlaksızlık, ve hırsızlıkları A’dan Z’ye kadar tekrar görme ve öğrenme imkanı buldum. Şimdi hiçbir konuda tereddüt etmeden konuşur ve yazabilirim.

Kitaplarda Yazılanlar Mı Yalan, Uygulamalar Mı?

Diyanet İşleri Başkanlığı haccı Ankara’da başka yazıyor, Mekke’de başka uyguluyor. Yani kitaplarda başka Mekke’de bambaşka. Kitaplarda yazılanlarla tatbike konulanlar arasında bağ kurmak imkansızın da imkansızı gibi. Fakat bu tersine gidiş büyük bir ihanettir.

Diyanet Ansiklopedisi, İlmihal kitapları ve hac ile ilgili kitaplarda anlatılanlardan hiçbiri uygulamada yok. Neden?

Bunda lakaytlık mı, suiistimal mi, yoksa düşmanlık mı var? Ben buna cevap veremem. Ancak soruların tamamının cevap anahtarı Ankara’da, Diyanet İşleri Başkanlığı’ndadır. Açıklama makamında olan da sizsiniz.

Bundan Sonra Aynı Olaylar Yaşanacak Mı?

Bu açık mektubun konusu hac ibadetinin eksik ve yanlış yapılan bölümlerini izahtır. Diyanet İşleri Başkanlığı da bu ve bu gibi hata ve suiistimallere karşı tedbir almak zorundadır.

Eksiltme, kaldırma veya değiştirme yapılan bütün ibadetleri ve bütün yolsuzlukları biliyorum. Her vesile ile anlatmaya çalışıyorum. Acizane size de anlatmaya çalıştım. Sizin bu konuların üzerinde titizlikle duracağınızdan eminim. Kulağım Ankara’da olacak.

Yeni Diyanet İşleri Başkanı sayın Ali Erbaş olarak sizin bunlara seyirci kalacağınızı sanmıyorum. Lakin hac öncesi bu uzun mektubu yazmamın nedeni de hacı adaylarını ve kafile başkanlarını uyarmaktır.

Herkes görevini gereği gibi yapacak, ibadetleri yasaklayarak, ortadan kaldırarak, yok sayarak hareket edemeyecektir. Aksine asla izin verilemez.

Hac’da yaşadıklarımızı bir haline getiren bir veya bir kaç görevliniz varsa, sizin de bunbları duymuş olmanız gerekir. Hac’da yaşanan negatif ve pozitif hadiseleri, hacıların şikayet ve görüşlerini not eden görevlileriniz yoksa, bu hiç de iyi karşılanmayacak bir durumdur.

Eğer görevlileriniz kurumunuzu ilgilendiren konuları saklıyor, size bildirmiyorsa, bu konular büyür, büyür ve artık çözülemez hale gelir.

Hac bir ibadettir. Turistik bir gezi değildir.

Sanırım neyi kastettiğimi bütün muhataplarımız da anlıyorlardır.

Allah Teâlâ mazlumların mükâfatını, zalimlerin de cezalarını verecektir!

Selam ve dua ile…

20 Kasım 2019

Muhammed Mücahid Okcu

Evliyanın Özellikleri

Velîlik makamının bazı devirlerde suistimal edildiğini biliyoruz. Şu son asırda bu suistimaller artık ayyuka çıktı. Bazen şu da, bu da veli sözünün geçmesi bile mide bulandırır hale geldi. Allah Düşmanları’nın bile veli ilan edilmeleri ağırıma gidiyor. Adamın yüzüne bakıyorsun nursuz… Sözlerine bakıyorsun küfür kokuyor… Fiillerine bakıyorsun küfre hizmet ediyor… Bir de böyle birine “veli” denildi mi, patlamadan yerinde dur durabilirsen.

Çalışmadan makama kurulanların ve bol keseden makam dağıtanların sahtekarlıklarını nasıl ortaya koyabilirim diye düşündüm. Sonunda velilerin özelliklerini derleyerek bütününü ortaya çıkarırsam, sizlerin de bu özelliklerden yola çıkarak, kimin veli olabileceğini, kiminde sahtekar ve şarlatan olabileceğini az çok anlayabileceğinize karar verdim.

Gerçek bir veli’nin tam 18 tane özelliği var. Bunları sizlere tek tek açıklamaaya çalışacağım. Önce velî ve evliya kelimelerinin manalarını ifade ederek konumuza başlayalım.

“Evliya” Ne Demektir? “Evliyâ”, dost mânâsına gelen velî kelimesinin çoğuludur, velîler demektir. Fakat bu kelime Türkçe’de müfred olarak velî mânâsında kullanılmakta; cem‘îsi içinse, sonuna “lar” çoğul eki ilave edilip, galat olarak “evliyâlar” şeklinde teleffuz edilmektedir. Dînî mevzûlarda ise velî ve evliyâ, veliyyullah ve evliyâullâh’ın kısaltılmış şeklidir ve Allah dostu mânâsınadır.

Evliyâ” kelimesi Kur’an-ı Kerim’de 34 yerde, âit zamirleriyle birlikte 44 yerde geçmektedir. Bunlardan birisinin meâli şöyledir: “Allah, inananların dostudur. Onları karanlıklardan kurtarıp aydınlığa çıkarır. İnkâr edip kâfir olanların dostu ise, şeytanlardır. Onları, aydınlıktan alıp karanlığa götürür. İşte bunlar, cehennemliklerdir. Onlar orada ebedî kalacaklardır.”(Bakara sûresi, 2/257)

Evliyâ’nın yani velîler’in en mühim vasıfları müttakî olmalarıdır. Müttakî ise, muhtelif âyetlerde beyan edildiğine üzere; kâmil mânâda inanan, namazını dosdoğru edâ eden, zekâtını noksansız veren, infâkını hem bollukta hem darlıkta yapan… Öfkesini yenen, insanları bağışlayan, tevbe ve istiğfâra devam eden, hatasında ısrâr etmeyen… Râbıta ve Zikrullah ile meşgul olan, geceleri ihyâ eden, ihsân sahibi ve her hak sahibine hakkını veren insandır. Bir başka ifadeyle velîler, Allâh Teâlâ’nın hâs ve sevgili kullarıdır.

Zamanımızda veli enflasyonu yaşanıyor. Eline bir post kapıp bir iki avanak yaver bulan her akıllı kendisini veli ilan edebilmektedir. Bazen kendisi, bazen de yaverleri tarafından “uçtu,” “kaçtı” gibi olur olmaz yalanlarla insanlar kandırılıyor. Bu bağlamda yüzlerce insan ya kendisi tarafından, ya da başkaları tarafından veli ilan edilmiştir. Bu şekilde insanımız, maddî ve manevi açıdan sömürülüyor. Gerçek bir veli tam 18 özelliğe sahiptir.

İşte velilerin özellikleri:

1.  AŞK:

“Allah’ı tam bir muhabbetle sevmek, O’ndan başka her şeyden yüz çevirmek aşk adını alır. İmâm-ı Rabbânî; “Nefsin kötü arzularına yâni şehvete aşk ve muhabbet adını takmamalıdır. Aşk, muhabbet kalpte olur ve kıymetlidir. Gerçek aşk, Allah’ı ve O’nun sevdiklerini sevmektir.” diyor. İbrâhim Hakkı Erzurumî de; “Aşk, nefsi terbiye eder, ahlâkı güzelleştirir. Aşk, insanın kalbinde bir ateş olup, kalpte Allah sevgisinden başka bir şey bırakmaz. Hak âşığı olanın sözü, işi ve düşüncesi, doğru ve saftır. Uyanık kalpli ve hatâdan uzaktır.” demiştir.

2.  TAKVÂ:

Velîlerin hepsi takvâ sâhibiydiler. Takvâ sakınmak, Allah’dan korkarak, haramlardan, yasaklardan, günâhlardan sakınmaktır. Harama düşmemek için, haram veya helâl olduğu belli olmayan şüpheli şeylerden sakınmaya verâ denir. Bu bakımdan, haramlardan daha çok sakınma derecesi olan verâ takvânın mânâsı altına girer. Kur’ân-ı kerîmde meâlen buyruldu ki: “Allah, o takvâ sâhiblerini sever.” (Âl-i İmrân sûresi: 76) Rasûlullah Efendimiz; “Yâ Rabbî! Bana ilim, hilm, takvâ ve âfiyet ihsân eyle.” duâsını çok okurdu. Ebû Saîd Muhammed Hâdimî Berîka’sında bu hadîs-i şerîfi açıklarken, duâda geçen ilimden maksat faydalı ilim, yâni îmân, ibâdet, amel ve ahlâk bilgileridir. Hilm ise, yumuşaklık demektir. Âfiyetten murâd, dînin ve îtikâdın, bozuk inançlardan, işlerden, nefsin isteklerinden, kalbin vesvese ve şüphelerinden, bedenin hastalıklarından kurtulmasıdır demektedir. İmâm-ı Rabbânî hazretleri; “Dünyâda felâketlerden, âhirette Cehennem’den, ateşte yanmaktan kurtulmak için iki şey lâzımdır: Emirlere sarılmak, yasaklardan sakınmak! Bu ikisinden en büyüğü, daha lüzumlusu, yasaklardan sakınmak yâni verâ ve takvâdır.” demiştir. Bundan sonra da şu açıklamayı yapmıştır: “Verâ ve takvâyı tam yapabilmek için, mubâhları lâzım olduğu kadar kullanmalı, zarûret mikdârını aşmamalıdır. Bu kadarını kullanırken de, kulluk vazîfelerini yapabilmek için kullanmaya niyet etmelidir. Bir insan, mubah, yâni dînin izin verdiği şeylerden, her istediğini yapar, mubahları aşırı derecede işlerse, şüpheli şeyleri yapmaya başlar. Şüpheliler ise, haram olanlara yakındır. İnsan, bir gün harama düşebilir.”

3.  VERÂ:

Helâl ve haram olduğu bilinmeyen şüpheli şeylerden sakınarak helâle, harama dikkat etmeye verâ denir. Künûz-ul-Hakâyık’ta geçen hadîs-i şerîflerde; “Hiçbir şey verâ gibi olamaz.” ve “Dîninizin direği verâdır.” buyrulmuştur. Ebû Hüreyre hazretleri, kıyâmet günü, Allah’ın huzûrunda kıymetli olanların verâ ve zühd sâhipleri olduklarını beyân etmiştir. İmâm-ı Rabbânî, bir kimse, şu on şeyi kendine farz bilmedikçe, tam verâ sâhibi olamaz deyip bunları şöyle saymıştır: “Gıybet etmemeli, mümine sû-i zân etmemeli, kimseyi kötü bilmemeli, kimse ile alay etmemeli, yabancı kadınlara, kızlara bakmamalı, doğru söylemeli, kendini beğenmemek için, Allah’ın, kendisine yaptığı ihsânları, nîmetlerini düşünmeli, malını helâl yere harc edip, haramlara vermemeli, nefsi, keyfi için mevki-makam istemeyip, bunları insanlara hizmet yeri bilmeli, beş vakit namazı, vaktinde kılmayı birinci vazîfe bilmeli, Ehl-i sünnet âlimlerinin bildirdiği îmân ve işleri iyi öğrenip, kendini bunlara uydurmalı.” Hasan-i Basrî hazretleri, “Zerre kadar verâ sâhibi olmak, bin nâfile oruç ve namazdan daha hayırlıdır.” demiştir.

4.  ZÜHD:

Şüpheli olmak korkusu ile mübâh şeylerin çoğundan sakınmak, dünyâdan ve dünyâlık olan şeylerden uzak durmak mânâsına gelen zühd hakkında, Hâris el-Muhâsibî şunları söylemektedir: “Zühd, insanın kalbini dünyâ sıkıntılarından uzak tutar. Allah’ın yüceliğini ve büyüklüğünü tanımayı, tövbe etmeyi temin eder.” El-Câmiu’s-Sagîr’de zikredilen bir hadîs-i şerîfte ise şöyle buyrulmuştur: “Zühd, kalbe ve bedene rahatlık verir, dünyâya rağbet ise, düşünce ve hüzün verir.” Berîka’da geçen bir hadîste ise; “Dünyâda zâhid olanı, Allah sever. İnsanlarda bulunanlarda zâhid olanı, insanlar sever.” buyrulmuştur. Muhammed Hâdimî; “Zahid âlimin iki rekat namazı, zâhid olmayanın ömrü boyunca kıldığı namazdan hayırlıdır.” demiş, Lokman Hakîm de; “Ey oğlum! Yakîn ve sabrı sanat edin. Allah’ın haram kıldığı şeylerden uzak olursan, dünyâda zâhid ve mücâhid olursun.” buyurmuştur.

5.  İHLAS:

Hâlis, temiz etmek, niyeti temizlemek, dünyâ faydalarını düşünmeden bütün işlerini, ibâdetlerini yalnız Allah için yapmak demek olan ihlâs hakkında, Mektûbât’taki bir hadîs-i şerîfte şöyle buyrulmuştur: “İbâdetlerinizi ihlâs ile yapınız! Allah, ihlâs ile yapılan işleri kabûl eder.” Hilyetü’l-Evliyâ’da kaydedildiğine göre, Rasûlullah efendimiz, Muâz bin Cebel’i, Yemen’e vâli gönderirken şöyle buyurmuşlardır: “İbâdetlerini ihlâs ile yap. İhlâs ile yapılan az amel, kıyâmet günü sana yetişir.” Seyyid Emîr Külâl; “İhlâssız amel, sahte para gibidir, kabûl edilmez.” demiş; Sehl-i Tüsterî’ye; “İnsanın nefsine en çok ağır gelen şey nedir?” diye sorduklarında, “İhlâstır.” cevâbını vermiş; “Zîra ihlasta nefsin nasîbi yâni payı yoktur.” diye bir açıklamada da bulunmuştur. İmâm-ı Rabbânî ise, ihlâs ile, uzun yılların amelinin, işinin, kısa zamanda ele geçeceğini açıklamıştır.

6.  MARİFET:

Gönülle bilmek, Allah’ı hakkıyla tanıyıp bilmek mârifet diye isimlendirilir. Muhammed Ma’sûm Fârûkî, insanın izzetinin, îmân ve mârifet ile olduğunu, mal ve mevki ile olmadığını belirtmiştir. Ahmed bin Hadraveyh; “Mârifetin hakîkati, Allah’ı kalb ile sevmek, dil ile anmak ve Allah’dan başka her şeyden ümîdini kesmektir.” demiştir. Ebü’l-Kâsım Nasrâbâdî, mârifet ve Allah’a yakın olma hâlinin, farzları edâ etmekle ve sünnet-i seniyyeye tâbi olmakla ele geçeceğini ifâde etmiştir. Ebü’l-Hasan bin Sâî ise; “Mârifet, her durumda kulun, Allah’ın verdiği nîmetlere şükretmede âciz kaldığını, genç ve kuvvetli zamanlarında zayıf olduğunu bilmesi ile ele geçer.” demiştir. Allah’ı kalp ve rûhla tanıyıp bilmeye mârifetullah da derler. Sülûk-ül-Ulemâ adlı eserde geçen bir hadîs-i şerîfte; “İlimlerden öyleleri vardır ki, onları ancak mârifetullaha sâhib olanlar bilirler. Onlar bu ilimlerden haber verdikleri zaman, mârifetullaha sâhib olmayanlardan başkası onları inkâr etmez.” buyrulmuştur. Muhammed Mâsûm, bu dünyâda en kıymetli şeyin mârifetullaha kavuşmak olduğunu belirtmiş, İmâm-ı Rabbânî kalbinde hardâl tânesi kadar dünyâ muhabbeti bulunan kimsenin mârifetullaha kavuşamayacağını ifâde etmiştir. Hâdimî hazretleri; “Mârifetullah bilgileri, keşfle ve ilhâm ile hâsıl olur.  İbâdetlerin yapılması ve bütün şerîat (İslâmiyet) bilgileri ise, üstâddan öğrenmekle elde edilir. Şerîat bilgileri, ilhâm ile hâsıl olsaydı, Allah’ın peygamberler ve kitaplar göndermesine lüzum olmazdı.” demiştir.

7.  İLİM:

Bir şeyi hakkıyla bilmek, anlamak, öğrenmek, cehlin zıddı mânâlarına geldiği gibi, okumak, görmek, dinlemek veya cenâb-ı Hakk’ın ihsânı ile elde edilen mâlumât ve bilgi anlamında da kullanılan ilim çok çeşitli kısımlara ayrılmaktadır. Amele dâir ilimlerden biri olan ilm-i ahlâk, fazîlet ilmi olup, buna kavuşma ve bu fazîleti giderecek şeylerden sakınma yollarını bildirir. Kalp ve rûh bakımından insanı olgunlaştıran ilim ve ameller, tasavvuf, ahlâk mânâsına da gelir. İnsanın görünmeyen ve âlem-i emirden olan kalp, sır, rûh gibi latîfelerini konu alan ilme, kısaca gönül yâni kalp ve rûhla ilgili ilme ilm-i bâtın denilir. Deylemî’nin rivâyet ettiği bir hadîs-i şerîfte; “İlm-i bâtın, Allah’ın sırlarından bir sırdır. O’nun hükümlerinden bir hükümdür. Dilediği kulunun kalbine verir.” buyrulmuştur. Şihâbüddîn Sühreverdî; “İlm-i bâtın ile kulun, Allah’a yakınlığı artar. Bu ilim, Allah adamı denen velîlerin ve tâlibleri O’na kavuşturan, doğru yolu kuvvetlendiren ve insanlara doğru yolu gösteren âlimlerin sohbetlerinde kazanılır. Bu âlimler, Peygamberlerin vârisleridir.” demiştir. Genel olarak ilim, ilm-i husûlî ve ilm-i hudûrî diye ikiye ayrılabilir. İlm-i husûlî, Ehl-i sünnet (Rasûlullah efendimiz ve arkadaşlarının yolunda olan) âlimlerinin sohbetlerinde ve derslerinde bulunularak, çalışılarak elde edilen ilimdir. İlm-i hudûrî ise, çalışmadan Allah’ın ihsân etmesiyle kazanılan ilim, vehbî ilim demektir ki bu ilme ilm-i lüdünnî de denilir. Hâce Ubeydullah Ahrâr ise: “İlim iki çeşittir. Biri verâset, biri de ledün ilmidir. Verâset ilmi çalışarak elde edilir, buna “kesbî” denir. İlm-i ledün ise, Allah’ın ihsânıdır. Çalışmadan elde edilir. İlâhî bir mevhibedir. Kullarından dilediğine verir, buna “vehbî” de denir.” buyurmuştur. İmâm İbn-i Mâce’nin Sünen’inde geçen bir hadîs-i şerîfte; “İlim, Çin’de de olsa onu alınız. Zirâ ilim öğrenmek, kadın-erkek her müslümana farzdır.” buyrulmuştur. Ed-Dürrü’l-Muhtâr’daki hadîs-i şerîfte de şöyle buyrulmuştur: “Bir saat ilim öğrenmek veya öğretmek, sabaha kadar ibâdet etmekten daha sevaptır.” Berîka’da geçen bir hadîs-i şerîfte, Rasûlullah efendimiz; “İlmi ile amel edene, Allah, bilmediklerini bildirir.” buyurmuştur. Abdülhak-ı Dehlevî Merec-ül-Bahreyn isimli kıymetli kitabında, Ahmed Zerrûk’dan alarak diyor ki: “İmâm-ı Mâlik; “Fıkıh öğrenmeyip, tasavvuf ile uğraşan, dinden çıkar, zındık olur. Fıkıh öğrenip tasavvuftan haberi olmayan (bid’at sâhibi) yâni sapık olur. Her ikisini edinen, hakîkate varır.” buyurdu. Fıkhı doğru öğrenen ve tasavvufun zevkini alan, kâmil insan olur. Tasavvuf büyüklerinin hepsi kemâle gelmeden önce bir fıkıh âliminin mezhebinde idi. Tasavvufçunun mezhebi yoktur demek, mezheblerin hepsini bilir, hepsini gözetir, evlâ olanı, ihtiyâtlı olanı yapar demektir. Cüneyd-i Bağdâdî, Süfyân-ı Sevrî’nin mezhebinde idi. Abdülkâdir-i Geylânî, Hanbelî idi. Ebû Bekr-i Şiblî, Mâlikî idi. Cerîrî, Hanefî idi. Haris-i Muhâsibî, Şâfiî idi (kaddesAllah esrârehüm).” Ebü’l-Esved ed-Düelî; “Hiçbir şey ilimden üstün değildir. Çünkü sultanlar, insanlara hükmederler. Âlimler ise, sultanlara hükmederler.” demiş, Lokman Hâkim de oğluna şunu söylemiştir: “Ey oğlum! Dünyânın sevinç ve neşelerini tecrübe ettim. İlimden lezzetli bir şey bulamadım.” Ayrıca; “Dervişler, fakir ve yoksullar ilim sâyesinde sultanlar sofrasında otururlar.” buyurmuştur. Bir de Abdülhak-ı Dehlevî, “İnsanın göğsünü genişleten şeylerden biri ilimdir.” demiştir.

8.  LEDÜNNİ İLİM:

İlm-i ledün veya ledünnî ilim, Allah ile ilgili bilgi ve sırlara ait ilim, gayb ve mârifet ilmidir. Allah, âyet-i kerîmede meâlen buyurdu ki: “Orada, kendi indimizden bir rahmet (vahiy ve nübüvvet veya uzun ömür) verdiğimiz ve ona ledünnî ilmi öğrettiğimiz kullarımızdan birini (Hızır’ı) buldular.” (Kehf sûresi: 65) Hem Sa’lebî’nin hem de İmâm-ı Rabbânî’nin ifâde ettikleri gibi, Hızır aleyhisselâm, güzel ahlâk sâhibi, cömert ve insanlara karşı çok şefkatliydi. Allah’ın izni ile kerâmet ehli olup, kimyâ ilmini bilirdi. Hak teâlânın bildirmesiyle ledünnî ilim verilmişti. Muhammed Pârisâ; “İlm-i ledünnî verilmesinde Hızır aleyhisselâmın rûhâniyeti vâsıta olmaktadır.” buyurmuştur. Senâullah-ı Dehlevî bu ilim hakkında şöyle demektedir: “Ledünnî ilim, çalışmak ve gayretle ele geçmez. İhsân edilen kimselere mahsûstur. Umûma şâmil değildir. Peygamberlere verilen ilimler ve vahyedilen şeyler ise, umûma şâmildir ve herkesi ilgilendirir. Yâni peygamberler, bunları, gönderildikleri kavimlere tebliğ etmekle, bildirmekle vazîfelidirler. Bu bakımdan peygamberlerin ilmi, ledünnî ilminden üstündür.” Seyyid Abdülhakîm Arvasi ise, şunları ifâde etmektedir: “Emîr Sultan hazretleri, ledünnî ilme sâhipti. Bu ilim yetmiş iki derecedir. İlk derecesinde olan, bir ağaca bakınca yapraklarının sayısını, bir denize bakmakla damlalarının adedini, bir çöle bakınca kumlarının sayısını bilir.”

9.  YAKÎN:

Şek ve şüpheden uzak olan doğru, sağlam, sarsılmayan şüphe ve tereddüt bulunmayan îtikâda, îmâna yakîn adı verilir. Râmûzu’l-Ehadîs’teki bir hadîs-i şerîfte; “Âgâh olunuz ki, insana dünyâda yakîn ve âfiyetten (rûhen sağlam ve günâhlardan uzak olmaktan) daha hayırlı bir şey verilmemiştir. Öyle ise Allah’tan o ikisini isteyin.” buyrulmuştur. İmâm-ı Rabbânî; “Yakîn ihsân edilen birinin kerâmetlere, hârikalara ihtiyâcı olmaz. Bütün bu kerametler, zât-ı ilahînin zikrinden ve kalbin bu zikir ile zînetlenmesinden aşağı kalır.” demiştir. Hazret-i Ali ise; “Îmân ağaç gibi olup, kökü yakîn, dalı takvâ, nûru hayâ, meyvesi cömertliktir.” buyurmuştur.

10.  MAİYYET:

Sözlükte berâberlik, beraber olma demek olan maiyyet, tasavvufta Allah ile beraber olma, O’na kavuşma yolu mânâsında kullanılır. Muhammed Bâkî-billah; “Maiyyet yolu, cezbe (Allah’ın çekmesi) yollarından biridir. Maiyyet yolundan Allah’a kavuşmak nasîb olursa, vâsıta, aracı olmaksızın kavuşulur. “Kişi sevdiği ile berâberdir.” hadîs-i şerîfi, bu sözümüzü kuvvetlendirmektedir.” demiştir. İmâm-ı Rabbânî ise; “Yüksek hocamın, lutfederek, acıyarak mübârek gönlünü, bu fakire çevirmesi ile, tasavvufcuların tevhîd (bir bilmek), kurb (yakınlık), maiyyet, ihâta (her tarafı kaplamak), sereyân (her zerrede bulunmak) gibi sözlerle anlatmak istedikleri mârifetlerden, ince bilgilerden ele geçmeyen hemen hemen hiç kalmadı.” demiştir

11.  SEYRU SÜLÛK:

Tasavvuf yolculuğu, tasavvuf yolunda ilerlemeye seyr ve sülûk denilir. İmâm-ı Rabbânî; “Seyr ve sülûkdan maksad, nefsi kötü huylardan ve çirkin sıfatlardan temizlemektir.” demiş, bu çirkin sıfatların başında nefse düşkün olmak ve onun arzularına, isteklerine tutulmak geldiğini ifâde etmiştir. Seyrin çeşitli kısımları vardır. Seyr-i âfâkî, seyr-i enfüsî, seyr-i fillah, seyr-i fil-eşyâ, seyr-i ilallah, seyr-i anillahi billah, seyr-i murâdî gibi. Muhammed Bâkî-billah, seyr-i enfüsîden (insanın kendinde yaptığı yolculuktan) önce olan şeylerin yâni ilerlemelerin hepsinin seyr-i âfâkî olduğunu, seyr-i âfâkîde ele geçen şeylerin bir hiç mesâbesinde olduğunu belirtmiştir. Ebû Saîd-i Harrâz; “Seyr-i âfâkî (kendinin dışında ilerleme), insanı, matlûbdan (aranılandan) uzaklaştırır, seyr-i enfüsî ise, insanı, matlûba kavuşturur.” demiştir. Seyr-i enfüsî, tasavvuf yolunda bulunan kimsenin kendinde ilerlemesi, kötü huylardan temizlenen nefsin, iyi huylarla bezenmesi, süslenmesidir. Abdülkâdir-i Geylânî, “Seyr-i enfüsîde, insanı, Allah’ın sevgisi kaplayarak, insan, kendini sevmekten kurtulduğu için, evlâd ve mal sevgisi de bununla berâber yok olur. O halde, seyr-i enfüsî muhakkak lâzımdır.” buyurmuştur. Allah’ın isimlerinde ve sıfatlarında ilerleme, Allah’ın beğendiği ve râzı olduğu şeylerde fâni olma (yâni O’nun sevdiklerini sevmek ve O’nun sevdikleri kendine sevgili olmak) seyr-i fillah diye isimlendirilir. Hace Ubeydullah-ı Ahrâr; “Allah’a kavuşmakta, zulmet perdelerinin kalkması için mahlûkların hepsini aşmak, yâni seyr-i âfâkîyi ve seyr-i enfüsîyi tamamlamak lâzımdır. Nûrdan perdelerin aradan kalkması için de seyr-i fillah gerekir.” demiştir. Allah’a doğru olan yolda ilerlemek mânevî ilimde durmadan yükselmek, seyr-i âfâkî (kötü hâllerden kurtulma) ve seyr-i enfüsî (iyi hâllerle süslenme)yi de içine alan tasavvuf yolculuğuna seyr-i ilallah denilmektedir. Abdülhakîm bin Mustafa Arvâsî; “Seyr-i ilallah ve seyr-i fillah yâni Allah’ın beğendiği şeylerde fânî olma hâsıl olmadıkça, tam ihlâs (her işini yalnız Allah’ın rızâsı için yapma) elde edilemez. Muhlislerin (ihlâs sâhiplerinin) olgunluğuna kavuşulamaz.” demiştir. Muhammed Behâeddîn-i Buhârî; “Tasavvuf yoluna girip ilerlemek, yol gösteren rehberi sevmeye bağlıdır.” buyurmuştur. Seyr-i murâd (murâdların, seçilmişlerin Allah’ın lutf ve ihsânı ile çekilerek kavuştukları yol) ile ve kuvvetle çekilerek vilâyetin (evliyâlığın) yüksek derecelerine kavuşturulan bu rehberin bakışları, kalp hastalıklarına (kalbin Allah’dan başka şeylere tutulmasına) şifâdır. Onun teveccühü yâni sevgisine kavuşmak, mânevî hastalıkları giderir. Tasavvufta nihâyete kavuşan bir velînin geri döndükten sonra, daha önce unutmuş olduğu eşyânın bütün bilgilerine yeniden sâhib olması, Seyr-i fil-eşyâ diye isimlendirilir. Muhammed Bakî-billâh; “Seyr-i fil-eşyâ, davet makamını elde etmek içindir. Davet makâmı, peygamberlere mahsûstur.” demiştir.

12.  KURB:

Yakınlık, yakın olmak demektir ki, Abdülganî Nablüsî; “Allah’a farzlarla hâsıl olan kurb, nâfilelerle hâsıl olandan elbette kat kat daha çoktur. Fakat kurbu, takvâ sâhiplerinin (haramlardan nefret eden, haram işlemekten kaçınanların) ihlâs ile yaptıkları farzlar hâsıl eder.” demiştir. İmâm-ı Rabbânî, kurb ve visâl (kavuşma) lezzetinin Cennet nîmetlerinin lezzetinden ziyâde olduğu gibi, bu’d ve hırmân (uzaklık ve mahrumluk) azâbının da Cehennem azâbından beter olduğunu ifâde etmiş, Muhammed Mâsûm Serhendî ise, farzların kurb hâsıl etmesi için, nâfile ibâdetleri de yapmanın şart olduğunu belirtmiştir. Allah’a yakın olmak, vilâyet yâni velî olmak kurb-i ilâhî terimiyle de ifâde olunur ki, Abdullah-ı Ensârî bunun; Allah’dan başka her şeyi unutmak olan fenâdan sonra, Allah tarafından, evliyâsına ihsân olunacağını beyân etmiştir. Kurb-i nübüvvet ve kurb-i velâyet olmak üzere iki türlü kurb vardır. Kurb-i nübüvvet, nübüvvet kemâlâtına, olgunluklarına kavuşma, nübüvvet yolu ile Hakk’a erme demektir. İmâm-ı Rabbânî’nin belirttiğine göre, kurb-i nübüvvet, insanı aslın aslına ulaştırır. Peygamberler (aleyhimüsselâm) ve bunların arkadaşı olan sahâbîleri Allah’a bu yoldan kavuşmuşlardır. Allah’dan gelen feyz ve bereketlere, arada vâsıta bulunmak sûretiyle kavuşma, kurb-i velâyet adını alır. Yine İmâm-ı Rabbânî’nin ifâdesine göre, bir velînin kurb-i velâyet yolunda ilerleyerek, kurb-i nübüvvet yoluna kavuşması, yâni her iki yoldan feyz alması câizdir. Bir de kurb-i ebdân tâbiri vardır ki, bedenlerin birbirine yakın olması, yakın bulunmak demektir. Kurb-i ebdânın, kalplerin birleşmesinde büyük tesiri vardır. Bunun içindir ki, Rasûlullah efendimizin sohbetinde bulunmayan hiç bir velî, bir sahâbînin derecesine yükselemez. Veysel Kârânî o kadar şânı yüksek olduğu hâlde, Rasûlullah efendimizi hiç görmediği için, Eshâb-ı kirâmdan en aşağı olanın derecesine yetişemedi. Büyük İslâm âlimi Abdullah bin Mübârek hazretlerinden; “Hazret-i Muaviye ile Ömer bin Abdülazîz’den hangisi daha yüksektir?” diye soruldu. Cevap olarak; “Hazret-i Muâviye, Rasûlullah efendimizin yanında giderken, atının burnuna giren toz, Ömer bin Abdülazîz’den kat kat daha yüksektir.” buyurdu. İmâm-ı Rabbânî; “Büyüklerden istifâde edebilmek için kurb-i ebdân istemeli, bunun için çalışmalı. Nîmetlerin tamam olması, bedenlerin yakın olması iledir. Kurb-i ebdân olunamazsa, yakınlık sebeplerini elden bırakmamalıdır.” buyurmuştur.

13.  CEMİYYET:

Sözlükte toplum, topluluk, toparlanma, toplanma demek olan cemiyyet, hep bir olanı müşahede (eserlerini görmek) ile meşgûl olup, kendinden dahi habersiz olma hâli yâni kısaca rûhunu ve kalbini toplayıp, Allah’dan başkası ile olmama hâlidir. İmâm-ı Rabbânî, cemâatle kılınan beş vakit namaz ve devâmlı Allah’ı zikretmenin cemiyyete sebeb olacağını beyân etmektedir.

14.  HUZUR:

Allah’dan başka hiçbir şeyin kalpte bulunmaması, berâberlik, birlikte olma, hâzır bulunmaya huzur da denir. Muhammed Mâsûm Fârûkî, huzur, gafletten kurtulmaktan ibârettir demiş, ayrıca huzurlu ve uyanık olan kalbin namazda, uykuda ve vilâyette aynı olduğunu, huzur ve uyanıklığın kalbin melekesi olup onun gerekli sıfatları olduğunu, hiç bir zaman ayrılık kabûl etmediğini ifâde etmiştir.

15.  TEVECCÜH:

Teveccüh, tasavvuf yolunda ilerleme, yükselme sebeplerinden önemli olanlarındandır. Bu, bir velînin, Allah’ın izni ile nazar etmek (bakmak) yâhut başka yollarla talebesinin veya sevdiğinin yâhut başka birinin kalbindeki, mâsivâ (Allah’dan başka her şey) ve dünyâ sevgisini, günâh lekelerini temizleyip, yerine feyz, mârifet, ilim ve hikmetle yâni mânevî ilimler, iyilikler, bereketler ve faydalarla doldurması, yüksek derecelere kavuşturması demektir. Muhammed Mâsûm; “Pîrin (tasavvuf büyüğünün) teveccühünü, zulmet ve keder dağlarını, her ne sûretle ortaya çıkarsa çıksınlar, sadık talebeden kaldırıp, uzaklaştırır.” demiştir. Ubeydullah-ı Ahrâr’ın oğlu Hâce Muhammed Yahyâ; “Tasarruf sâhipleri üç kısımdır. Bir kısmı, Allah’ın izni ile, her istedikleri zamanda, diledikleri kimsenin kalbine tasarruf ederek, onu tasavvufta en yüksek derece olan fenâ makamına eriştirir. Bazısı, Allah’ın emri olmadan tasarruf etmez. Emir olunan kimseye teveccüh ederler. Bir kısmı ise, kendilerine bir sıfat (hâl) geldiği zaman kalplere tasarruf ederler.” demiştir. İmâm-ı Rabbânî; “Tasavvuf yolunda çok yüksekleri aramalı, ele geçenlere bağlanıp kalmamalıdır. Verâların verâsını yâni ötelerin ötesini aramalıdır. Böyle bir istek, böyle çok çalışmak ancak vazîfe alınan büyüğün teveccühü ile elde edilebilir. Onun teveccühü de müridin (talebenin) ona olan sevgisi, bağlılığı kadar olur.” demiştir. Teveccüh, bir de, bir kimsenin, hayatta veya vefât etmiş, kabirde olan bir velîden feyz alabilmek, ondan mânevî olarak istifâde etmek, faydalanmak için, kalbini ona bağlaması, hâtırına hiçbir şey getirmeyip, yalnız onu düşünmesi mânâsında kullanılır. Abdullah-ı Dehlevî, bu konuda şunları söylemektedir: “Bâtındaki yâni kalbindeki nisbetin (bağlılığın) artmasına çalış. Allah ism-i şerîfini, bâzan da kelîme-i tehlîli (Lâ ilâhe illallah’ı) çok zikrederek (söyleyerek), bâzan salevât okuyarak, Kur’ân-ı kerîm okuyarak, Allah’a yaklaşmaya çalış. Bu çalışmalarda gevşeklik olursa, bu fakirin rûhâniyetine teveccüh ediniz. Yâhut, Mirzâ Mazhâr-ı Cânân’ın kabrine gidiniz, ona teveccüh ediniz, çok terakkî edilir, ilerleme ve yükselme olur. Ondan hâsıl olan fayda, bir diğerinin faydasından daha çoktur.”

16.  HİMMET:

Lügatte kasd, irâde, kuvvetli istek, arzu gibi mânalara gelen himmet, ıstılahta Allah’ın velî kullarından bir zatın kalbinde yalnız bir işin yapılmasını bulundurup, başka bir şeyi kalbine getirmemesi ve Allah’dan dileyerek, bu şekilde mânevî yardımda bulunması demektir. Ubeydullah-ı Ahrâr; “Allah’ın isimleri ile münâsebeti olan bir zât, kalbinde yalnız bir işin yapılmasını bulundurur ve bu şeye himmet eder, kalbine bundan başka hiçbir şey getirmez; yalnız o işin yapılmasını isterse, Allah da o işi yaratır. Allah’ın âdeti böyledir.” demiştir.

17.  MAHBÛBİYYET:

Mahbûbiyyet, sevilen olmak, mahbûb olmaklık, sevilmeklik demektir. İmâm-ı Rabbânî; “Rasûlullah efendimize tâbi olmanın en yüksek derecesi mahbûbiyyet ve ma’şûkiyyet (âşık olmak) kemâlâtına (üstünlüklerine) sâhib olmaktır. Bu, Allah’ın çok sevdiklerine mahsustur ve lutf ile ele geçmez, muhabbet lâzımdır.” demektedir. Abdülhak-ı Dehlevî ise, âhirette azâblardan kurtulmak ve sonsuz saâdete kavuşmak, ancak geçmiş ve gelecek bütün varlıkların en üstününe (Hazret-i Muhammed’e) uymakla olur. Bunun için O’na uymakla mahbûbiyyet makâmına erişirler. O’nun yolunda bulunmakla, Allah’ın zâtının tecellîsine kavuşurlar demiştir.

18.  TEMESSUL:

Allah, meleklere, cinne çeşitli şekiller alabilme kuvveti verdiği gibi, çok sevdiği kullarının ruhlarına da, bu kuvveti vermektedir. Başka bedene ihtiyâç yoktur, rûhlar da, görülecek şekiller alabilmektedir. İşittiklerimiz ve okuduklarımıza göre, evliyâdan birçoğu, bir anda çeşitli yerlerde görülmüş, birbirine uymayan işler yapmışlardır. Burada latîfeleri, insan şekline girmekte, başka başka bedenler halini almaktadır. Bunun gibi, meselâ Hindistan’da oturan ve şehrinden hiç çıkmamış olan bir velîyi, hacılar Kâbe’de görüp konuştuklarını, başkaları da, meselâ aynı günde İstanbul’da, bir kısım kimseler de, bu velî ile, yine o gün, Bağdad’da görüştüklerini söylemişlerdir. Bu da, o velînin latîfelerinin muhtelif şekiller almasıdır. Bâzan o velînin bunlardan haberi olmaz. Seni gördük diyenlere, yanılıyorsunuz, o zaman, evimdeydim, o memleketlere gitmemiştim, o şehirleri bilmiyorum ve sizleri de tanımıyorum der. Yine bunlar gibi, güç halde bulunan kimseler, korku ve tehlikelerden kurtulmak için, ölü veya diri olan bâzı evliyâdan yardım istemişlerdir. O büyüklerin, kendi şekillerinde olarak, hemen orada bulunduklarını ve imdâdlarına yetiştiklerini görmüşlerdir. Bu velinin yaptığı yardımlardan bâzan haberleri olmakta, bâzan da olmamaktadır. Bu hâl, bilhâssa muhârebelerde görülmüştür. Böyle yardımları yapanlar, o din büyüklerinin rûhları ve latîfeleridir. Latîfeleri bâzan, bu âlem-i şehâdette, bâzan da âlem-i misalde şekil almaktadır. Nitekim Peygamberimizi (sallallahü aleyhi ve sellem) bir gecede, binlerce kimse rüyâda görüp istifâde etmektedir. Bu gördükleri, hep O’nun latîfelerinin ve sıfatlarının âlem-i misâldeki şekilleridir. Yine bunlar gibi, sâlikler, mürşidlerinin âlem-i misâldeki sûretlerinden istifâde ederler ve bu yolla müşkillerini çözerler.”

Siz okuyuculara düşen görev bu özellikleri alıp veli olduğu iddia edilen şahıs ile karşılaştırmak ve sonucu bulmaktır. Bu yazıyı hem tasavvufu seçenler hem de tasavvuf düşmanları okumalıdır. Biri düşmanlıkta ne kadar ileri gittiğini görüp kendisini dizginlemesi, diğerinin de kimin velî, kiminde sahtekar olduğunu seçme konusunda fikir sahibi olabilir.

Allah bizi daima sırat-ı müstakim üzere olmayı nasib eylesin!

Muhammed Mücahid Okcu

www.muhammedmucahid.com

Hadis İnkarcılığının Tarihi

GİRİŞ

Hadis inkarcılığı bir projedir. İslam Dini’ni yıkma projesinin ilk ayağını oluşturur. İkinci ayağı ise Kur’an-ı Kerim’in inkarıdır. Aslında Kur’an-ı Kerim inkarcılığı da Hadis İnkacılığı ile beraber, ama azar azar sahneye konulmuştu.

Hadis İnkarcılığı projesini iki döneme ayırabiliriz:

Birinci Dönemin tarihi Tabiun Dönemi’ne kadar ulaşır. Bu proje Son Peygamber’in irtihalinden sonra, yani tabiin döneminde sahneye konmuştur. Tabi ki bu proje kısa kesintilerle bugüne kadar devam ettirilmiştir.

İkinci Dönem ise İslam düşmanı olan Yahudi, Hıristiyan ve diğer dinsizlerin Hadis İnkarcılığına müdahil olmasıyla 1800’lü yılların başlarında tatbike konulmuştur. Bu dönem Yahudi ve Hıristiyan olan müsteşriklerin İslam Dini’ni yıkma projesidir. Bu dönem Şia, Mutezile ve Harciler’in fikirlerini yeniden yapılandırma çalışmalarını da içine alan tehlikeli bir dönem olmuştur.

Bu projenin temel taşları Allah Düşmanları tarafından yine Yahudi ve Hıristiyanlık adındaki batıl dinlerin müdavimleri arasından seçtikleri okur yazarlar tarafından döşenmiştir. Bu ortaklık daha sonra İran’ı da içine alacak şekilde genişletilmiştir.

Şimdi ismi bizden olan inkarcılar tarafından dillendirilen sözde dini tamir saçmalıklarının hepisi onlar tarafından mutlak surette dillendirilmiştir.

Projenin, proje sahiplerinin istedikleri gibi neticelenmesi, yani Sünneti Müslümanlar’ın defterinden sildiklerine kanaat getirmeleri, onların Kur’an-ı Kerim’i yıkma emellerine bir adım daha yaklaştıklarının işareti olacaktır.

İslam Dini’ni hedef tahtasına oturtma planının en önemli ayağı sünnetin inkarıdır. Birileri normal görse de bu böyledir.

Ancak Sünneti ortadan kaldırıp Müslümanları yarı dinsiz hale getirdiklerine kanaat getirdikleri gün inkar silahını doğrudan Kur’an-ı Kerim’e doğrultacaklardı. Aslında Sünnet Düşmanlığı ile Kur’an düşmanlığına da başlamışlardır. Bunu anlamakta biraz geç kaldık gibi. Sünneti, Kur’an-ı Kerim’e inkar ettirme çabaları Kur’an-ı Kerim’i tahriften başka bir şey değildir. Bunu da yaptılar.

Fakat çoğumuz bu niyeti anlayamadı/anlayamadık. Dahası ıskaladık. Önce düşmanlığa sünnetten başladılar. Daha sonra Kur’an-ı Kerim’e olan düşmanlıklarını en şiddetli bir biçimde göstereceklerdi. Gösterdiler. Yani Sünnet ya da Hadis İnkarcılığı Kur’an-ı Kerim inkarcılığına dönüşecekti. Ki, zaten asıl hedef Kur’an-ı Kerim’i ortadan kaldırmak değil miydi? Bu hedefin malzemeleri önce dışarıda Yahudi-Hıristiyan Mutfağı’nda pişirilmiş, sonrada içeriye, İslam Dünyası’na taşınmıştır.

Şunu iyi biliyoruz ki, bu inkar asla ilme değil, nefse, imansızlık ve menfaat temeline dayanmaktadır. Yani Allah Düşmanları hakkı yoketmek, onların dümen suyuna gidenler de menfaat elde etmek için Sünnet İnkarcılığı ve Kur’an-ı Kerim Tahrifçiliği’ne kalkışmışlardır. Bu yüzden hiçbir delillerinin sağlam bir temele oturmadığını tereddüt etmeden söyleyebiliriz.

Bir de ta başında sünnete yapılan tenkit ile son iki yüz yıldan beri yapılan inkarı birbirinden kalın çizgilerle ayıralım. İlk dönem Hadis İnkarcıları’na hakikati anlattığınız zaman, onları fikirlerinden çevirebiliyordunuz. Bugünkü inkarcılar hipnotize edilmiş bir atmosferde yaşadıkları için yanlışlarını kabul ettirmekte zorlanıyorsunuz.

Sünnetin bütün problemleri ta başında çözülmüştü. Bütün Hadis Kitapları’nda hadisin genel durumu o hadisin ya altına not edilmiş ya da müstakil kitaplar yazılmıştı. Bu yüzden onlarca Hadis İlmi ortaya çıkmıştır. Sayıları yüzün üzerinde olan Hadis İlimleri’nin on tanesini sayın deseniz, eminim ki, bu inkarcılar bunu dahi sayamazlar.

İLK DÖNEM HADİS İNKARCILIĞININ TARİHİ: MUTEZİLE, ŞİA VE HARİCİLER

Sünnet etrafındaki tartışmaların tarihini Tabiun Dönemi’ne kadar uzatmak mümkündür demiştik. Sünnet konusunda yapılan tartışmalara tarihin herhangi bir döneminde rastlamak mümkündür. Ancak onlar marjinal grup olarak kalmışlardır.

Fakat onların da bugünküler gibi birer proje olarak ortaya çıktıklarından asla şüphemiz yoktur. Çünkü Medine Dönemi’nde İslam düşmanlığı yapmak için Dırar Mescidi’ni kuran zihniyetin Sünnet Düşmanlığı yapmak için böyle projelere girişmiş olmaları yüzde yüz mümkündür.

RASÛLULLAH (S.A.V.)’İN SÜNNET İNKARCILARINI İFŞASI

Rasûlullah (s.a.v.) buyurdular ki:

Bilin ki bana Kur’an ile birlikte onun bir benzeri de verilmiştir. Karnı tok bir şekilde koltuğuna kurulmuş olan bazı kimselerin, “Kur’an’a sarılın. Kur’an’ın helal dediğini helal, haram dediğini haram kabul edin” diyeceği zamanlar yakındır. Bilin ki, Allah’ın Rasulü’nün haram kıldıkları da Allah’ın haram kıldıkları gibidir.”(1)
(1) Ebu Dâvûd, Sünne, 6; et-Tirmizî, İlim, 10; İbn Mâce, Mukaddime, 2; ed-Dârimî, I, 117. Hadisin diğer varyantları için bkz. el-Hatîbu’l-Bağdâdî, el-Kifâye, 23 vd.

Bu hadis bugün yapılan ihanetlerin ta o zamandan bir mucize olarak Allah’ın peygamberi tarafından ortaya konulduğunun belgesidir.

HADİSİN ASLINI KUR’AN-I KERİM’DE BULAMAMA

Sünnet’e, yani Hadis’e olan ilk itirazların Basra’da ortaya çıkan sapık fırka Mu’tezile tarafından yapıldığını biliyoruz. İşte o itiraz ve cevaplardan biri:

“İmrân b. Husayn (r.a.) (bir sohbet esnasında) şefaat konusunu zikretti. Orada bulunan bir adam “Ya Ebâ Nuceyd! Sizler bize bazı hadisler söylüyorsunuz ki biz Kur’an’da onların bir aslını bulamıyoruz” dedi.
Bunun üzerine İmrân (r.a.) kızdı ve adama şöyle dedi:
Sen Kur’an okudun mu?”
Adam: “Evet” deyince,
Peki Kur’an’da Yatsı namazının 4, Akşam namazının 3, Sabah namazının 2, Öğle namazının 4, ve İkindi namazının 4 rek’at olduğuna dair birşey buldun mu?” diye sordu.
Adam “Hayır” dedi.
İmrân (r.a.) “Peki bu namazların rek’at adetlerinin böyle olduğunu kimden öğrendiniz? Bizden öğrenmediniz mi? Biz de onu Hz. Peygamber (s.a.v.)’den öğrendik…”(2)
(2) Abdürrezzaâk, el-Musannif, XI, 255; es-Suyûtî, Miftâhu’l-Cenne, (el-Beyhakî’nin el-Medhal’den naklen), 9-10. Bu rivayetin değişik bir senetle gelen daha kısa bir varyantı için bkz. İbn Abdilberr, Cami’u BeYâni’l-İlm,563.

Ne gariptir ki, Rasûlullah Muhammed Mustafa (s.a.v.)’in ihtarına, Sünnet Düşmanları’nı ifşasına rağmen yine de bugün bu ihanete, yanlışa ve inkar etme cehaletine düşenler var. Basra’ya ilk yerleşen Sahabi olarak bildiğimiz İmrân b. Husayn (r.a.)’ın başından geçen bu hadise bize ilk itirazların Mu’tezile tarafından yapıldığını gösteriyor:

Hadis’e, yani Sünnet’e ilk itirazları yapan Ehl-i Bid’at fırkalarını burada sıralayabiliriz.

Mu’tezile
Şia
Haricîler

MU’TEZİLE

Mu’tezile’nin bir kısmı Sünneti ilim olarak kabul ederken diğerleri Sünneti reddetmişlerdir.
Onlar daha çok akla dayanmışlardır.
Kur’an ayetlerini de aklı esas alarak yorumlama yolunu benimsemişlerdir.

ŞİA

Şia’nın bir kolu olan Zeydiyye diğer Şia fırkalarının görüşlerine katılmaz ve Sahabe’den gelen rivayetleri kabul eder.
Diğer Şii gruplar Hz. Ali (r.a.)’nin imamet hakkını gaspettikleri gerekçesiyle Sahabe’nin ekseriyetini tekfir etmişlerdir. Sahabe’nin adalet sıfatını kaybettiğini ileri sürerek onlardan gelen rivayetleri kabul etmezler.
Şia’nın İmamiyye Fırkası’na göre masumlar, yani imamlar silsilesiyle gelmiş olan rivayetler kabul edilir. Hatta bu rivayetlere muhalefet etmek laneti muciptir.

HARİCÎLER

Hariciler, başta Hz. Osman ve Hz. Ali olmak üzere Cemel ve Sıffîn vakalarına karışanları, Tahkim olayına iştirak edenleri ve buna razı olanları tekfir etmişler ve bunların rivayet ettiği hadisleri reddetmişlerdir.
Bunlar, Kur’an’a aykırı kabul ettikleri rivayetleri de kabul etmemişlerdir.

EHL-İ BİD’AT FIRKALARI’NIN SÜNNETE OLAN TEPKİLERİ

Bu dönemde Hadis’i/Sünnet’i reddetme konusundaki tavırlar tepkiseldir. Bu tepkide ilmî değil nefsidir. Bu tepkiler, hakikat anlatılınca yerini sükuta bırakmıştır.

Fakat bu fırkaların ilme değil, nefse ve boş tepkiye dayanan Hadis Düşmanlığı bugün gerçek ilimmiş gibi sunulmaktadır. İşte ilk dönem Hadis İnkarcılığı’nın genel durumu bu.

SON DÖNEM HADİS İNKARCILIĞININ TARİHİ: YAHUDİLER, HIRİSTİYANLAR VE ONLARIN PİYONLARI

Son dönem adını verdiğimiz Hadis Düşmanlığı Dönemi Avrupa’da 1800’lü yılların başlarında başladı. Aslında planları çok önceden yapılmıştı. Tatbike konmak için uygun zaman kollanıyordu. İslam Düşmanları için en uygun zaman Osmanlı’nın yıkılış dönemi olacaktı.

Hadis İnkarcılığının Osmanlı Devleti’nin yıkılış dönemine denk gelmesi bir tesadüf değildir. Bu çıkış tarihi özellikle seçilmiştir. Bu vahim düşmanlık, Osmanlı’nın güçlü ve kudretli olduğu zamanlarda tatbike konulmuş olsaydı, eminiz ki, daha başlamadan son bulurdu. Kanuni Sultan Süleyman’ın bir mektup ile Fransa’da ortaya çıkan dansı nasıl kaldırttığını iyi hatırlayınız. Hak-Küfür Savaşı’nın en büyük davası olan Hadis İnkarcılığına soyunanlar, çeşitli ittifaklar kurmuşlardır.

Bugün Hadis Düşmanlığı iki ayrı ittifak tarafından yapılıyor.

Birincisi, Batı’da kurulan Yahudi-Hıristiyan İttifakı
İkincisi ise, Doğu’da kurulan Yahudi-Hıristiyan-Şia İttifakı’dır.
Biz önce Yahudi-Hıristiyan İttifakı üzerinde duralım. Çünkü bu ittifak yukarıda belirttiğimiz gibi inkarın temel taşlarını yolumuza döşeyen bir ittifaktır.

YAHUDİ-HIRİSTİYAN İTTİFAKI

Avrupa’da filizlendirilen Sünnet Düşmanlığı ikili bir ittifakın eli ile tatbike konulmuştur. Bu ittifak Yahudi-Hıristiyan İttifakı‘dır.

Böyle bir ittifakı kurup İslam Dünyası’nın başına bela eden üst akıldan, yani bütün dünyanın kendilerinin idaresi altında olması gerektiğine inanan bir şebekenin varlığından söz etmiştik.

İşte bu çete ağzı laf yapan, kalemi yazan kişilerden bazıları Yahudi, bazıları da Hıristiyan olmak üzere oluşturulan gruba sünneti inkar ettirmişlerdir. Bu inkar projesinin ilk önce Yahudi ve Hıristiyanlar arasında olgunlaştırılması ve ondan sonra hazır bir malzeme olarak Müslümanların önüne yani Müslümanları imansızlaştırması istenen kişilerin önlerine konulması gerekiyordu. Böylece İslam Dünyası içerisine serpiştirdikleri piyonları zorlanmadan kin, öfke, fitne ve düşmanlıklarını kusma alanı bulmuş olacaklardı. Gerekeni yaptılar ve neticede Hadis İnkarcılığı’nı başlattılar.

Yahudi-Hıristiyan mutfağında pişirilen, bir süre sonra da İslam Dünyası’na servis edilen Kur’an ve Sünnet İnkarcılığı’nın dış dünyadaki piyonlarından söz edelim:

BATILI YAHUDİ VE HIRİSTİYAN SÜNNET İNKARCILARINDAN BAZILARI

1- Ignaz Isaac Jehuda Goldziher (1850-1921)

Adından da anlaşılacağı üzere İgnaz Goldziher Macar asıllı bir Alman Yahudisi’dir. Sünneti inkâr edenlerin başında Ignaz Goldziher gelir.

O, araştırmalarını 1889-1890 tarihlerinde Halle’de Almanca olarak neşretmiştir.

Muhammedanische Studien adlı iki ciltlik eserinde aşırı fikirler ileri sürmüştür. Muhammedi Öğretiler diye tercüme edebileceğimiz bu eserin birinci cildi fıkıh, ikinci cildi ise hadîsle ilgilidir.

Goldziher’in bu kitabına Hıristiyanlar İkinci İncil adını vermişlerdir. Zira ondan sonra gelenler de bu kitabı bir nevi İncil gibi kaynak edinmişlerdir.

Şimdi bizim sandığımız ve adı akademisyen, keza adı ilahiyatçı olarak anılan bazı aklı evvellerin baş tacı ettikleri esere Batılılar İKİNCİ İNCİL diyorlar. Varın gerisini siz düşünün.

2- Aloys Sprenger (1813-1893)

Sprenger, müsteşriklerin arasında ılımlı, hakkı kabul eden bir şahıs olarak görülüyorsa da, aslında o inkarcıların en tehlikelilerindendir. O “Über das Traditionswesen bei den Arabern” adlı makalesinde, hadislerin şifahî nakil yoluyla geldiği hususundaki kanaati çürütmeye çalışmıştır.

Sprenger, hadislerin Resûlullah’ın hayatında değil de, Hicrî 2. asrın başları gibi erken bir zamanda tedvîn edilmeye başlandığına dair birçok söz, delil toplamıştır.

İçimizdeki paralı ve gönüllü piyonlar Sprenger’in bu fikirlerini ısıtıp ısıtıp önümüze koyuyorlar.

Aloys Sprenger’in gayesi, Goldziher’in gayesinden asla farklı değildir.

Sprenger’in “Das Leben und die Lehre des Muhammad adlı eseri, Berlin’de 1869 yılında yayınlanmıştır. Eserin giriş kısmında, hadis çalışmaları ile ilgili bilgi vermiştir.

3- Prof. Joseph Schacht (1902-1969)

Müsteşriklerin arasında Goldziher’den sonra, kitaplarına en çok itimat edilen bir kişidir.

Goldziher’den yaklaşık 60 yıl gibi bir zaman geçtikten sonra The Origins of Muhammadan Jurisprudence (Oxford 1950) adlı eserini yazmıştır.

Schacht, kitabında hadisler üzerinde dururken ileri gitmiş ve kitabında sahîh hadîs yoktur, hatta fıkıhla ilgili hadislerin bir tanesi bile sahîh değildir, deme küstahlığını göstermiştir.

İslam Dünyası’ndaki hadis inkarcısı ukalaların “sahih hadis yoktur” demesi Joseph Schacht’ın kursağından çıkmış bir kusmuktur. O kusmuğu ağızlarına alıp durmadan çiğniyorlar.

4- Alfred Guillaume (1888-1965)

Bu Şarkiyatçı, İngilizce yazdığı ve The Traditions of Islam adını verdiği eserini tamamen Goldziher’in kitabına dayandırmaktadır. Bu kitap 1924 yılında Oxford’da basılmıştır.

En basit bir ifadeyle Guillaume, İgnaz Goldziher’in berbat bir kopyesidir.

5- Prof. Hamilton Alexander Rosskeen Gibb (1895-1971)

Müsteşriklerin ileri gelenlerinden biri de Prof. Gibb’dir. Yazdığı Mohammedanism (London 1961) adlı eserinin girişinde şöyle demiştir:

İslâm Dini, bir kısım prensipler ortaya koymuştur ki, bunların modern dünya ile uyuşması hiçbir zaman mümkün değildir.”

İşte bu adamın bir de ilim adamı olarak kabul edilmesi istenir.

6- Leone Caetani (1869-1926)

Aşırı giden müsteşriklerden biri de Caetani’dir. Caetani’nin Annali dell’ Islam adlı eseri iftiralarla doludur.

Eser, 1905-1926 yılları arasında Milano ve Roma’da büyük boy 10 cilt hâlinde yayınlanmıştır.

Bu tarih ve sîretle ilgili kitabı, Hüseyin Cahid [Yalçın] 10 cilt hâlinde Türkçeye çevirmiştir (İstanbul 1924-1927).

Eserin hatalarını tashih için M. Asım Köksal, dört yüz sahifeyi aşkın bir reddiye yazmıştır (1986’da Ankara’da basılmıştır).

Asım Köksal yazdığı İslâm Tarihi adlı geniş eserinde de yeri geldikçe Caetani’nin hatalarını göstermiştir.

7- Gustav Weil (1808-1889)

25 Nisan 1808’de Almanya’nın Baden eyaletine bağlı Salzburg şehrinde doğdu. Yahudi asıllı bir ailenin çocuğu ve bir hahamın torunudur.

Gustav Weil Mohammed der Prophet, Sein Leben und seine Lehre, Historisch-Kritische Einleitung in den Koran adlı kitaplarında ve Geschichte der Chalifen’de yahudi ve hıristiyan dini ve tarihi araştırmalarında elde edilen sonuçlardan hareketle İslâm tarihini yorumlamaya çalışmıştır.

Hz. Muhammed’in hayatını çeşitli araştırmalarında ele almış, gerek Peygamber’in şahsiyeti gerekse vahiy ve Kur’an hakkında büyük ölçüde kendisinden önce Batı’da öne sürülen iddiaları tekrarlamaktan öteye geçememiştir.

Weil önce Cezair’e, arkasınadn Mısır’a ve nihayetinde İstanbul’a gitmiştir.

8- Reinhart Pieter Anne Dozy (1820-1883)

Buharî’deki hadislerin yarısının sahih olduğunu dile getiren Hollandalı oryantalist Reinhart Dozy’dir.

Ona göre hadislerin yazımının hicrî II. asırda gerçekleşmesi hadis külliyatının uydurma hadis içermesine neden olmuştur. Dozy’nin eseri, vahiy olgusunu sara krizi şeklinde nitelemesi başta olmak üzere “dinî değerlerle alay ettiği gerekçesi ile toplumun her kesiminden büyük tepki almıştır.”

Çok çok azılı bir İslam Düşmanı olmasına rağmen Dozy’nin Hadisleri toptan inkar etmeyişi ismi bizden olan inkarcıların kalplerini yumuşatmaya yetmemiştir.

“Sizler Dozy’den daha mı kafirsiniz?” sözümden dolayı ismi bizden olan inkarcılar, bana mı, yoksa Dozy’e mi daha çok kızıyorlar, bilmiyorum.

9- David Samuel Margoriouth (1858-1940)

D.S.Margoriouth (1858-1940), Eaerly Development of İslâm (İslâm’ın İlk Devirlerindeki Gelişimi) adlı eserinde, Hz. Peygamber’in Kur’an’ın dışında geriye hiçbir sünnet ya da hadis bırakmadığını; Hz. Muhammed’den sonra ilk İslâm toplumunun uyguladığı sünnetin Hz. Peygamber’in sünneti olmayıp Kur’an vasıtasıyla tâdile uğrayan İslâm öncesi Arap örfü olduğunu; sonraki nesillerin bu örfe otorite ve normatiflik sağlamak amacıyla “Hz. Peygamber’in sünneti” kavramını geliştirip hadis mekanizmasını uydurduklarını, dolayısıyla hukukun ikinci kaynağının Peygamberle bir araya gelmiş otorite şahısların onay ve adeti olduğunu belirtmektedir. Bu görüş daha birçok oryantalist tarafından da benimsenmiş ve İslam dünyasında çeşitli yankılar oluşturmuştur.

Bunlar Hadis, dahası İslam Düşmanı olan müsteşriklerin aralarından seçtiklerim. Burada sizlere dokuz tane Yahudi ve Hıristiyan İslam düşmanı müsteşrikten bahsettim.

Bundan sonra Yahudi ve Hıristiyan müsteşriklerin Fıkıh, Tarih ve Sünnet hakkındaki sapık fikirlerinin İslam Dünyası’na geçişi üzerinde durabiliriz.

HADİS İNKARCILIĞI’NIN İSLAM DÜNYASINA TAŞINMASI

Batı’nın tehlikeli fikirleri İslam Dünyası’na nasıl taşındı? Kimler aracılık etti? Bu fikirlere daha neler katılarak inkarcılık büyütüldü?

Batı’nın İslam Düşmanlığı’nın tezahürü olan fikirler çok önceden İslam Toprakları’na taşınmaya başlamıştı.

Mesela Yahudi Dozy’nin baştan sona yalan, inkar, iftira kokan İslam Tarihi kitabı Eser, 1908 yılında Abdullah Cevdet tarafından Osmanlı Türkçesi’ne çevrilmiştir. Abdullah Cevdet, batıcılık akımının önde gelen isimlerindendir ve materyalisttir.

Hadis İnkarcılığı’nın kapsamlı bir ihracı daha sonra meydana gelmiştir.

Avrupa’da kurulan Yahudi-Hıristiyan İttifakı, Hadis Düşmanlığı aşılayan inkarcı fikirlerini iki koldan İslam Dünyası’na yaşıma yolunu seçmişlerdir.

Birinci Yol Avrupa-Hindistan hattı.
İkinci Yol ise Avrupa-Mısır hattıdır.

AVRUPA-HİNDİSTAN HATTI

Avrupa’da olgunlaştırılan Hadis Düşmanlığı ilk önce Avrupa-Hindistan Hattı ile İslam Dünyası’na aktarılmıştır.

Bu yoldan serbestçe girmelerinin sebebi de Hindistan’daki İngiliz İstibtadı’dır. Azılı Kur’an ve Sünnet Düşmanlarının başında yer alan Avusturyalı bir Katolik ve asıl adı Ignatius olan Aloys Sprenger gelir.

Aloys Sprenger ayrıca Mısır, Suriye ve Mezopotamya bölgelerine seyahatte bulunmuş ve başta Hadis Düsmanlığı olmak üzere, İslam ve Peygamber Düşmanlığı’nı oralarda da sergilemiştir.

O kadar ileri gitti ki, Son Peygamber Muhammed Mustafa Sallallahu Aleyhi Ve Sellem’e “histeri hastalığı” izafe edecek kadar kudurmuştur.

Onun bu hayasızlığı hem Müslümanlar hem de bir kısım Batılılar tarafından eleştirilmiştir.

Allah’ın Dini olan İslam’a beslediği büyük düşmanlığı çeşitli şekilde ifade ederek kudurganlığını çok ileri seviyelere taşımıştır.

Aloys Sprenger, Hindistan’a tabip olarak gönderilmiş ve bir süre bu işi yapmışsa da şarkiyat çalışmalarına duyduğu ilgi ve bu alandaki ürünleri sebebiyle İngiliz yönetimi onu bu alanda istihdam etmeye karar vermiştir. Hindistan’da bulunduğu sırada (1843-1856) hem bazı eğitim kurumlarında idarecilik yapmış, hem de pek çok projeyi yürütmüştür.

Bu iki yoldan Hadis Düşmanlığı, neticede Kur’an-ı Kerim Düşmanlığı İslam dünyasına sokulurken, bir ittifak daha kuruldu.

GULAM AHMET KADIYANİ, ALOYS SPRENGER’İN ARKADAŞIDIR

Kadıyanilik adındaki sapık grubunu kuran ve “İngiltere’ye hizmet İslam’dandır” diyen Gulam Ahmet Kadiyani Aloys Sprenger’in arkadaşıdır.

Bunu duyduktan sonra varın gerisini siz hesap edin.

Din Düşmanı Aloys Sprenger’e arkadaş olan bir adamın Müslümanların lehine bir teşkilat kurmayacağını, aksine sapıklığın baş mimarı olacağını tahmin etmek zor değil.

AVRUPA- MISIR HATTI

Bu yolda ilk kullanılanların başında Mirza Bakır gelir.

Batı’nın İslam’ı yıkma projesinin ürünü olan görüşlerin İslam Dünyası’nda yerleşmesinde Müslüman iken Hıristiyan olan, sonra tekrar Müslüman olduğu yalanı ile Müslümanları kandıran Mirza Bakır yapar. İşi biten Mirza Bakır daha sonra Mısır’ı terkederek İngiltere’ye yerleşir.

Onun “tevbe ettim yeniden Müslüman oldum” demesi de bir oyundur. Mirza Bakır, Batı’nın Hadis Inkarcılığı’nın tohumlarını İslam Dünyası’na ekmesi için bizzat inkarcılığın mimarları tarafından Mısır’a gönderilmiştir.

Arkasından Dr. Tevfik Sıdkî, Reşit Rıza’nın çıkardığı el-Menar dergisinde “el-İslâmu Huve’l Kur’anu Vahdeh” “İslam Kur’an’dan ibarettir” başlığını taşıyan bir makale yazar ve burada Sünneti külliyen reddeder.

Bu toptan sünnetin inkarını neye göre yapar?

Tabii ki, Batılı inkarcılardan öğrendiklerine göre yapar. Yani Yahudi ve Hıristiyan inkarcıların sözlerini tekrar etmiş olur.

Bu çıkışın arkasından Tevfik Sıdkî tenkit yağmuruna tutulur. Bu tenkitler sadece Mısır’dan değil Hindistan’dan da gelmeye başlar. Böylece konu çok ciddi boyutlarıyla İslam Alemi’nde tartışılır.

Pakistan’dan Fazlu’r-Rahman, Mısır’dan Ahmet Emin de batının rüzgarıyla Sünnet inkarcılığına soyunanlar arasında yer almışlardır.

Bunlar olurken, Mahmut Ebu Reyye isimli bir adam ortaya çıkarılır. Çıkarılır diyorum çünkü uzun süredir aranıyor olmasına rağmen hâlâ bu adamın izine rastlamış değiliz.

Ona hadis inkarını resmileştiren iki kitap maledilir.

Birincisi “Şeyhu’l Madîra Ebu Hurayra” adlı eseri büyük şîa âlimi olduğu iddia edilen Ebu’l Haseyn Şerefudd’din el-Âmîlî’nin “Ebu Hureyre” adlı eserinin tercümesidir.

İkincisi ise, dilimize “Muhammedî Sünnetin Aydınlatılması” ismi ile çevrilen “Advaun ales’Sünneti’l Muhammediye” adlı eseridir. Bu eser Allah Düşmanı Batılı Kafirler’in Hadis ve Fıkıh düşmanlıklarının tercemesidir.

Yani Sünneti inkar eden Mahmut Ebu Reyye’nin inkarcılıkta fikir babaları olan yukarıda isimlerini sıraladığımız Ignaz Goldziher ve diğer batılı müsteşriklerdir. Tabii bir de Ebu’l Haseyn Şerefudd’din el-Âmîlî’ gibileri var.

Mahmut Ebu Reyye’nin “Şeyhu’l Madîra Ebu Hurayra” adlı eseri bir initihal, “Advaun ales’Sünneti’l Muhammediye” adlı eseri de bir ithal malıdır.

Mahmut Ebu Reyye’ye bir çok reddiye yazıldı. Türkiye’deki Hadis Düşmanları’nın asla ağızlarına almadıkları reddiyelerden biraz sonra söz edeceğiz.

Önce bir soru soralım:

KİM BU MAHMUT EBU REYYE?

Sahi kim bu Mahmut Ebu Reyye?

Yahudi mi? Hıristiyan mı? Ateist, putperest, ateşperest mi? Yoksa ismi bizden olduğu gibi o da bir Müslüman mı?

Hadisi inkar edeceğim derken hem ayetleri inkar hem de tahrif etmeyi göze aldığına göre, bu adam bizden biri değil.

Ya izine rastlanmamış ya da izine rastlanamıyor olmasına ne demeli?

MAHMUD EBU REYYE’NİN HAYAT HİKAYESİ

Aslına bakılırsa, Mahmud Ebu Reyye adında bir adam yoktur Mısır’da. Asla da olmamıştır.

Bu adamın izine ne ben ulaşabildim, ne de ilgilenen başkaları ulaşabildiler. Bu adam kayıp. Ancak sadece Müsteşrik Gautier Herald A. Juynbol’dan (1935-2010) şu bilgileri ediniyoruz.

“Mahmut Ebu Reyye 15 Aralık 1889’da Kahire’de dünyaya gelmiştir. Gençlik yıllarında herhangi bir İslamî eğitim almamıştır. Abduh ve Reşid Rıza’ya hayranlık duyan Ebu Reyye, edebiyat ve bazı İslamî meselelerle amatörce uğraşmaya ve bazı dergilerde makaleler yazmaya başlar. Daha sonra Reşid Rıza’nın tesis ettiği iki yıllık “Medresetü’d-Da’ve ve’l-İrşad” adlı enstitüye kayıt olur ve oradan mezun olur. “İslam Kur’an’dan İbarettir” adlı makalesiyle şöhret bulan Dr. Tevfik Sıdkı da aynı enstitünün mezunudur. Ebu Reyye 11 Aralık 1970’de Kahire’de vefat eder.”

Juynbol’dan başka hiçbir kimseye bu bilgileri teyit ettiremiyoruz.

Bir kez daha tekrar etmek gerekirse, Mısır’da adı Mahmut Ebu Reyye adında bir adamın yaşadığına inanmadığımı söyleyebilirim. Böyle bir adam vardı diyen varsa, dinlemeye hazırım. Onunla masrafları benden olmak kaydıyla Mısır’a kadar gidip mezarımı, akraba, eş, dost ve tanıdıklarıyla konuşmaya hazırım.

Juynbol’u da görürsem “Mahmut Ebu Reyye ismini kullanıp Allah Teâlâ’nın Kitabı ve Rasulullah’ın Sünneyi ile savaşan müsteşrik kimdi? diye soracağımdan emin olunuz. Ne yazık ki bu adam 2010 yılında öldü.

EBU REYYE’YE REDDİYELER

  1. Mustafa es-Sıbâî, Süleyman en-Nedvî, Muhibbud-Din el-Hatib: “Difâun anî’l Hadis’n-Nebevî ve Tefnidu Şubuhâti Husûmihi” adı ile üç alimin ortaklaşa kaleme aldıkları bu eser 1958 yılında Kâhire’de basılmıştır.
  2. Abdurrahman b. Yahya el-Muallimi el-Yemâni: “el Envâru’l Kâşîfe li mâ fi Kitabi Advâ ales’sünneti’l Muhammediyye minez’Zeleli vet’Tâdlili ve’l Mucâzete.” 1959 yılında basılmıştır.
  3. Muhammed Abdurrezzak Hamza: “Zulumatü Ebî Reyye emâme Advâi’s-Sünneti’l Muhammediyye” adını taşıyan bir eser kaleme almış ve bu eser 1959’da basılmıştır.
  4. Mustafa es-Sıbâî: “es-Sünnetü ve mekânetuha fit’teşri’l İslâmî” ismini taşıyan bir eser kaleme almıştır. Bu eser 1961’de Kâhire’de basılmıştır. Kısmen Ebu Reyye’ye reddiyedir.
  5. Muhammed Accac el-Hatib: “Ebu Hureyre Râvyetu’l İslam” adı ile bir kitap yazmış ve bu eser 1962’de Kâhire’de basılmıştır.
  6. Abdu’l Mun’im Sâlih el Aylî el Izzî: “Difâun Ab Ebî Hureyre” adı ile bir kitap yazmış ve bu eser 1969’da Beyrut’da basılmıştır.
  7. Muhammed es-Samâhî: “Ebu Hureyre fi’l Mizan” adı ile bir kitap yazmış ve bu eser 1958’de basılmıştır.
  8. Muhammed Muhammed Ebu Şehbe: “Dıfaun anis’Sünne.” İsmini taşıyan bir eser kaleme almıştır. Bu eser aslında bütün eserlerden önce kaleme alınmış, ancak 1989’da Mısır’da bastırılabilmiştir

Yeni yetme hadis (sünnet) inkarcıları Ebu Reyye’yi göklere çıkarıp Sünneti toptan inkar ederek, Kur’an ayetlerini de tahrif ve inkar ederken, onlara verilen cevapları bir kez olsun okumayı bile düşünmemiş ve düşünmüyorlar. Bu ne acı bir durum!

YAHUDİ-HIRİSTİYAN-ŞİA İTTİFAKI

Buraya kadar sizlere Yahudi-Hıristiyan İttifakı’nın Sünnet’in inkarı ve Kur’an-ı Kerim’in tahrifi konusunda neler yaptıklarını özetlemeye çalıştım. Fakat bu menfur oyun burada noktalanmayacaktı.

İslam Dünyası’nı kalbinden vuracak bir hançer daha gerekiyordu. Bu hançer Avrupa’da hazırlanan hançerin aynısıydı. Fakat boya farkı vardı. Bu da o hançeri biraz farklı olarak göstermeleri içindi. Ancak zehiri çok çok daha katı olacaktı. Çünkü bu hançer doğrudan adı bizden, ama basit menfaatler için şerreflerini beş paralık edenlerin ellerine verilecekti.

O çok ama çok daha fazla zehirli olan hançerin hazırlanması için sürgündeki Humeyni’nin İran’a dönmesi gerekiyordu.

HUMEYNİ’NİN İRAN’A DÖNÜŞÜ

Fransa’da ikamet eden Humeyni İran’a dönecekti.

Biz o zaman bunu nasıl yaptığını, kimin ona yardım ettiğini asla anlayamadık. İran’ı Humeyni’ye kimin altın tepsi içerisinde sunduğunu göremedik. Araştırma ihtiyacını da hissetmedik. İslam Devleti kurulması yalanını anlayamadığımız gibi.

Humeyni’nin gerçek yüzünü ABD askeri istihbaratı NSA ajanı Wayne Madsen’ın ahaber’de yayınlanan Yaz- Boz programına verdiği röportajdan öğrendik.

Açıklanan o belgelerde, Humeyni daha Fransa’da sürgündeyken Başkan Carter’e mektuplar yazıyor, ABD’ye bağlılığını bildiriyordu.

Eğer Tahran’a dönerse Amerikan çıkarlarını koruyacağına söz veriyordu.

27 Ocak 1979’da Paris’in dışındaki evinden Başkan Carter’e gönderdiği mektupta “İran’ın askeri liderleri sizi dinler. Fakat İran halkı da benim emirlerimi uygular” diyor ve şöyle sesleniyordu: “Sayın Başkan… Yönetimi ele geçirebilmem için engelleri ortadan kaldırmada nüfuzunuzu kullanırsanız sokağa dökülen halkı yatıştırabilirim. İstikrarı tekrar sağlayarak Amerikan çıkarlarını koruyabilirim.”

Bu bağlılık yemininden sonra ABD Başkanı Jimmy Carter, Humeyni’ye yardım edecek ve bir Fransa Uçağı ile Tahran’a göndereceklerdi.

Humeyni bir uçak dolusu CIA ajanıyla Tahran’a indiğinde, ABD Başkanı Carter’ın daha önceden gizli görevle gönderdiği Birleşik Devletler Hava Kuvvetleri Komutanı Robert E. Huyser, Humeyni’den nefret eden İranlı komutanlarla yatıştırma ve ikna toplantıları yapıyordu.

ABD askeri istihbaratı NSA ajanı Wayne Madsen; “Humeyni Tahran’a indiğinde uçağın yarısı CIA ajanıydı” diyordu

Humeyni uçaktan iner inmez “ABD şeytandır” diyecekti. Bizim gözümüzü bu sözleriyle boyamıştı. Bizleri ABD düşmanı olduğuna inandırmıştı. Fakat gerçek bu değildi. Çünkü onu İran’a getiren Jimmy Carter, yani Amerika idi.

Bu gelişin faturasını İran halkı 150 bin can vererek ödeyecekti. ABD ve onun maşası olan Şah Rıza Pehlevi’den kurtulduğunu sanan İran halkından 150 bin kişinin ölmesi ile yeni bir İstibdat İdaresi kurulmuştu.

İran’ın lideri Şah Rıza Pehlevi, başına örülen çorabı asla anlayamayacaktı.

Rıza Pehlevi’nin “Ben, İran’ın kapılarını Amerika için sonuna kadar açtım. ABD ne istediyse onu yerine getirdim. Ancak İran’dan kaçmak zorunda kaldığım zaman ABD beni Amerika’ya kabul etmedi” sözleri tarihe kazınacaktı.

Gerçekten de Carter, Rıza Pehlevi’yi ABD’ye almamıştı. Nihayet o Mısır’a sığındı ve orada öldü.

Kullanma süresi dolan diktatör Şah Rıza Pehlevi gidecek, yerine çiçeği burnunda yeni bir diktatör gelecekti. Onun adı da Ayetullah Humeyni idi.

HUMEYNİ’NİN İSLAM DÜNYASI’NI YENİDEN DİZAYN ETME ÇABALARI

ABD, Humeyni’ye destek olup İran’ın başına bela etmesiyle bir taş ile birkaç kuş vurma hakkını elde etti.

Birincisi bitmiş durumda olan Şiilik yeniden diriltildi.

İkincisi ta ezelden beri İslam Dünyası içerisinde bir çibanbası olan İran’a yeni kan pompalanmış oldu.

Üçüncüsü ise, İran eli ile Sünnet İnkarcılığı ve Kur’an Tahrifçiliği ileri bir boyuta taşınmış oldu.

Bir de İran, Müslüman Toprakları karıştırma konusunda ABD’nin koçbaşı oldu.

İRAN VAZİFESİNİ YAPIYOR!

İran’daki “Amerikan çıkarlarını koruyacağına” söz veren Humeyni, bunun da ötesine geçerek, Batı’nın İslam Dünyası’ndaki jandarmalık vazifesini ifa eder konuma gelmiştir. Kabul etmek ne kadar zor olsa da durum budur.

Bir İslam Devleti olarak gördüğümüz bir ülkenin perde arkasındaki yüzünü görmek de ayrı bir derttir ve insana acı vermektedir.

İRAN İSLAMÎ TEŞKİLATLARI SATIN ALIYOR

Humeyni, ABD’ye verdiği söz üzere ABD’nin sadece İran’daki çıkarlarını korumuyor, bütün İslam Dünyası’ndaki İslami Teşkilatları ve eli kalem tutan fertleri bir bir satın alıyordu.

O dönemde İran’a gidip geldikten sonra meşhur olan, düşüncesi değişen, gazete, dergi, radyo, televizyon, dernek ve vakıf sahibi olan kişi ve kuruluşları birbir inceleyiniz. O zaman benim bu sözlerime “acaba” diye soran bir eda ile bakamazsınız.

İran Avrupa’daki birçok Teşkilata çuvalla para taşımıştır. Tabii bunun karşılığında adı İslam olduğu halde kendisi asla İslam olamamış İran’ın, haliyle Yahudi ve Hıristiyanların çıkarları neyi gerektiriyorsa, onu yapmalarını istemiştir.

CEMALETTİN KAPLAN VE HASAN DAMAR BİRLİKTE İRAN’A GİTTİLER

Avrupa Milli Görüş Teşkilatı’nda makam sahibi olan Cemalettin Kaplan ve Hasan Damar beraber İran’a gittiler. Kaplan, Damar’dan bir gün sonra geri döndü. Tarihi’ni tam hatırlamıyorum ama 1983 yılında Cemalettin Kaplan Milli Görüş’ten ayrılarak İslamî Cemaat ve Cemiyetler Birliği’ni kurdu.

Milli Görüş’ün üyelerinin büyük bir bölümünü alıp götürdü. Bu Milli Görüş’ü bölme konusunda İran’ın payı var mı, yok mu, varsa hangi oranda bilmiyorum.

İSLAMİ CEMAAT VE CEMİYETLER BİRLİĞİNE VERİLEN PARALAR

Milli Görüş Teşkilatı’ndan ayrılıp İslami Cemaat ve Cemiyetler Birliği’ni kuran Cemalettin Kaplan’a İran bol para vermiştir. Diğer gruplardan istenen İran’ın çıkarlarına hizmet etme görevi Kaplan’dan da istenmişti. Fakat Cemalettin Kaplan İran’ın emellerine hizmet etmeyince İran ile arası açılmıştır.

İran bütün paraları geri isteyecekti. Kaplan da paraları geri ödemeyecekti. Ancak buna İran’ın cevabı çok kötü oldu.

Kaplan’ın cemaatini birkaç gruba böldü.

HASAN HAYRİ KILIÇ GRUBU

Hasan Hayri Kılıç, İslami Cemaat ve Cemiyetler Birliği’nden koparabildiği kadar adam alarak kendisi bir cemaat kurdu. Bunda İran’ın parmağının olduğundan eminiz.

Hatta Kılıç ile beraber giden Düsseldorf Mevlana Camii’nin imamı olan Ömer adlı şahıs altı ay sonra geldiğinde Güney Almanya’da harfiyatçılık yaptıklarını ve kazdıkları bir yerden büyük miktarda altın bulduklarını ve zengin olduklarının yalanını ileri sürmüştü.

Tabii İran cemaati bölmemiz karşılığında bizi zengin etti diyemezlerdi.

AHMET ADIGÜZEL VE İRŞAT GRUBU

Ahmet Adıgüzel, Düsseldorf Mevlana Camii’nin cemaatinden ama eğitimi yok denecek durumda olan biridir.

Bana bu adamın Cemalettin Kaplan tarafından Mevlana Camii’ne başkan yapılacağı haberini getirdiler. Tabii Köln’e kadar gittim ve Cemalettin Kaplan’a “Ahmet Adıgüzel’i cami başkanı yapacakmışsınız. Bu adam bu vazifeye ehil değil. Ayrıca o başınıza bela olur.” dedim.

O bana, “Bunları biz yetiştirmedik…” dedi. Ben de:
Siz de haklısınız” dedim ve Köln’den ayrıldım.

Neticede Adıgüzel Mevlana Camii’ne başkan oldu. İlk yaptığı şey bidat diye vakit namazlarının sonunda tesbih çekmeyi yasakladı.

Tek karşı çıkabileceğiniz şey müezzinin komutu ile tesbih çekilmesidir. Buna da deliliniz yok” dediğimde yüzüme bön bön bakmış ve cevap vermemişti.

İRAN, CEMAATİ BÖLMEYİ ERCÜMENT ÖZKAN’A HAVALE ETTİ

Daha önce Düsseldorf’un yolunu bilmeyen Ercüment Özkan, sık sık bu şehire gelmeye başladı. Arkasından da bizim “Mealciler” adını verdiğimiz, kendilerinin “İrşad” adını verdikleri grup Cemalettin Kaplan’dan ayrıldı.

İran bu gruba ayriyetten bir para verdi mi, yoksa Ercüment Özkan aracılığı ile onları gözetti mi bilmiyorum. Ancak bu grubun da Özkan aracılığı ile İran’a bağlandığını, Sünnet İnkarcılığı’nda çok ileri gittiklerini çok iyi biliyorum.

İrşad Grubu Ahmet Adıgüzel ile Ercüment Özkan tarafından kuruldu.

CEMAATİN KURULUŞU VE METİN KAPLAN’IN TUTUKLANMASI

Cemalettin Kaplan’ın Milli Görüş’ten ayrılıp İslami Cemaat ve Cemiyetler Birliği’ni kurmasında İran’ın parmağı var mıydı sorusuna “hayır” demek isterdim. Fakat İran’ın Cemalettin Kaplan’a verdiği paralar bunu engelliyor.

Ancak Cemalettin Kaplan’ın oğlu Metin Kaplan’ın Almanya’da tutuklanıp Türkiye’ye teslim edilmesi konusunda İran-Almanya arasında bir ittifakın söz konusu oldu mu derseniz, şüphelerim var derim.

Çünkü İran, dünyanın neresinde olursa olsun Müslümanların bir araya gelip bir teşkilat oluşturmasından her zaman rahatsızlık duymuştur. Aslında İran, İslami bir devlet olmayı değil, Sasani İmparatorluğu’nu yeniden kurmayı hep hayal etmiştir. Bu düşünceyi Avrupa’daki İranlılar’dan bolca duyduk.

TÜRKİYE’DE HADİS İNKARCILIĞI

Dünyayı kasıp kavuran Sünnet İnkarcılığı Türkiye’yi teğet geçebilir miydi? Elbette ki, hayır.

Bu kasırga elbette Türkiye’den de birilerini önüne katıp sürükleyecekti. Bunların içerisinde bir tane bile Hadisçi’nin olmaması inkarcılar için bir başka handikaptır.

Humeyni’nin İran’da yönetimi ele geçirmesinden sonra dünya’nın her yerinden bazı insanları İran’a çağırmış ve onlardan birçoklarını elde etmiştir. Bunlardan bazılarının isimlerini burada zikretmek istiyorum.

HÜSEYİN ATAY

Kendisi felsefecidir.

Bana kalırsa, Türkiye’deki inkarcıların başında Hüseyin Atay gelir. En kıdemli hadis inkarcısı odur. O bir çok kişiyi zehirlemiştir.

Hüseyin Atay’ın Sünnet İnkarcılığı ilmi değil diğerlerinde olduğu gibi nefsidir. Hırsının esiri olarak Hadis İnkarcılığına kulaç açmıştır.

Bu sözleri duyar duymaz boyumdan büyük sözler ettiğimi, ağır olmam gerektiğini düşünen, hatta “ağır ol arkadaş” diye sesini yükseltmeye hazırlanan insanların varlığını hisseder gibiyim.

Ancak, onlar biraz olsun sabırlı olur ve sonuna kadar dinleme zahmetine katlanabilirlerse, niye böyle sözler sarfettiğimi çok çabuk anlayacaklardır.

HÜSEYİN ATAY’IN İTİRAFLARI

Hüseyin Atay’ın yolu bir gün Mısır Ezher Üniversitesi’ne düşer. Ezher öğrencisi Mustafa Güzel’e kendisinin yazdığı bir kitabı verir ve okumasını ister. Mustafa bu kitabı okur.
Bir sonraki karşılaşmada Hüseyin Atay:
Kitabı okudun mu diye sorar?
Mustafa:
Okudum diye cevap verir.
Nasıl buldun? diye tekrar sorar Hüseyin Atay.
Yahu hocam! Kitabın başında hadisleri toptan inkar ediyorsunuz. Birkaç sayfa sonra bu inkar ettiğiniz hadisleri delil olarak kullanıyorsunuz. Bu ne iş? diye sorar.
Hüseyin Atay:
Hah şimdi oldu der.
Ne oldu hocam?
Eğer bu kitap çok güzel, deseydin seni müfteri ilan edecektim.
Niye hocam?
Çünkü biz daha önce şu şu yanlış dedik, kimse bizi dinlemedi. Biz de toptan inkar ettik der Hüseyin Atay.

Böylece inkarının sebeplerinin bir damla su kadar bile olmadığını itiraf etmiş olur.

Sanırım Hüseyin Atay’ın hadis inkarının ilmi değil nefsidir dememiz şimdi anlaşılmıştır. O gerçekte ilme göre inkara kalkışsaydı, bunu asl yapamayacaktı. İlim inkara fırsat vermeyecekti. Nefsine göre hareket etmiş ve toptan inkarcılık yolunu seçmiştir. İlim adamı bu denli nefsî ve toptan bir inkarın pençesine düşmez. Hüseyin Atay düştü işte.

Ancak, Allah Teâlâ da ona ihanetini itiraf ettirdi.

O BİR ÇOK İNSANI ZEHİRLEDİ

Zevk için, sesini duyurmak için, nefsini tatmin için, millete kızdığı için Sünneti inkar etmenin ne manaya geldiğini artık siz tahmin edin. Hüseyin Atay, gayri ilmi olarak hadis inkarcılığını fazlasıyla yapmış ve bunu da itiraf etmiştir.

Onun inkarı hem İslam’a hem Müslümanlara hem ilme hem de kendisine büyük ihanet olmuştur.

Atay’dan zehirlenip Hadis İnkarcılığı’na kalkışanların başında Yaşar Nuri Öztürk ve Bayraktar Bayraklı gelir. Bu ikisi ve diğerleri Hüseyin Atay’dan etkilenmişlerdir.

Bu ikilinin 1986 yılına kadar inkarcılıkla uzaktan yakından bir alakaları yoktu. Çünkü o tarihe kadar beraberdik. Bayraktar Bayraklı ile 1987 yılında bir Ramazan ayı boyu Londra’da beraber kaldık. O sürede de böyle bir şey sezemedim.

Ne olduysa 1988 yılından sonra oldu.

Hüseyin Atay halen hayattadır. Gerekirse bu sözlerime müdahale edebilir.

Yaşar Nuri Öztürk ile bu konuda karşılaşmayı çok çok istememe rağmen gerçekleşmemiştir.

YAŞAR NURİ ÖZTÜRK

Aslında felsefecidir. Maramara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nde Tasavvuf dersini okutmuştur. Hafızdır. Daha sonra Hadisçi olmuş, tefsirci olmuş, fıkıhçı olmuştur.

Deniz Baykal ile beraber Amerika’da Moon Tarikatı’nın toplantılarına katılmıştır.

1998 yılında yazdığım 6 sayfalık açık mektuba cevap vermemiştir. Hasta olduğunu duyduğum zaman şu mektubuma cevap vermeden asla ölme…” diye dua etmişimdir. O mektup “Yaşar Nuri Öztürk’e Açık Mektup” başlığı ile hala internette dolaşmaktadır.

Sonunda da Deist olduğunu ilan etmiştir. İman etmeyen birine İslam Alimi gözüyle bakılmaması gerektiğini bize yaşantısı ile anlatan tiplerden biridir. O bir müsteşrik olduğunu kendisi itiraf etmiştir. Bu vesile ile yazıp konuştuklarına da ilim gözü ile bakılabilecek bir durum yoktur.

BAYRAKTAR BAYRAKLI

İyi bir hafızdır. Eğitimcidir. Hüseyin Atay’ın zehirlediği insanların ikincisidir.

Daha sonra o da hadisçi oldu, fıkıhçı oldu, tefsirci oldu.

Halbuki eğitimci olarak kalsaydı, şimdi dünyanın sayılı ilim adamı olurdu. Çünkü eğitim, balta girmedik bir orman, ya da dibi gözükmeyen bir derya gibidir.

Bir yığın gizem ve problemi içerisinde barındırır. Sayın Bayraklı bu denizi çözmek yerine Yahudi-Hıristiyan-Şia İttifakı’nın hedeflerine bilerek veya bilmeyerek hizmet etme yolunu seçmiştir. Şimdi neden Hüseyin Atay için “hain” demek zorunda kaldığımızı anlamışsınızdır.

SÜLEYMAN ATEŞ

Sünnet Düşmanlığı ve Kur’an Tahrifçiliği konusunda Hüseyin Atay ile koçbaşıdır. Deist Yaşar Nuri Öztürk’ün etkilendiği ve seve seve takip ettiği ikinci kişidir.

Profesördür amma “tam manasıyla bir dinsizdir” diyene sükut edilip geçilecek bir alandadır Ateş. Hem evrimcidir, hem de Darwin’cidir. Ancak insanların maymundan değil, maymunların insandan meydana geldiğini savunur. Evrim Teorisini Kur’an-ı Kerim’e doğrulatma, yani Kur’an’a yamama gayreti içerisinde olan bir adamdır.

Allah dedirtemezsiniz. Tanrı demektedir. Canlıları yaratanın Allah Teâlâ olduğuna inanmaz. “İnsanlar Adem aleyhisselam’dan gelmiştir. Adem aleyhisselamı da Allah yaratmıştır” dedirtemezsiniz. Velhasılı o bir Kur’an ve Sünnet Düşmanı’dır.

ERCÜMENT ÖZKAN

Hukuk Fakültesi’nde kaydı varmış hikayelerine kimse kanmasın. Ercüment Özkan bir lise mezunudur.

O Humeyni’nin eseridir. 1982 yılında kendi hayat hikayesinde anlatıldığı gibi İran’a çağrılmıştır. İran dönüşü o bambaşka bir şekle bürünmüştür. Özkan karşımıza azılı bir Kur’an-ı Kerim tahrifçisi ve Sünnet İnkarcısı olarak çıkmıştır.

Tarihi tam olarak hatırlamasam da onu 1989 yılında Almanya’nın Düsseldorf kentindeki Mevlana Camii’nde sıkıştırmıştım.

Kur’an-ı Kerim’in ayetlerinin meallerini bilinçli olarak tahrif ediyordu.

“Buhari 300 bin hadis inkar etmiş ben de 300 hadis inkar ediyorum. Ne var yani” diyordu. Halbuki Sahihi Buhari 700 bin hadis içerisinden seçilerek meydana getirilmiş bir külliyattı. Ayrıca İmam Buhari’nin “ben şu kadar hadis inkar ediyorum” dediğini bana kimse söyleyemezdi.

Bugünkü Hadis İnkarcıları’nın tipik bir versiyonunu o günlerde görmüştüm. En eğlenceli yanı: “Benim 5000 cilt kitabım var” diyerek hava atmasıdır. Bu sözü tekrarladıkça ben Cuma Suresi’ni hatırlatıyordum.

Bir liseli olan Ercüment Özkan, Jimmy Carter ve Humeyni marifetiyle alim oluvermişti.

MUSTAFA İSLAMOĞLU

Bu adam da Ercüment Özkan’dan farksızdır. O da bir liselidir. Önce Mısır’a uzanmış, sonra bir el onu Kum kentine çekip götürmüştür. Yani o da ötekiler gibi bir projedir.

Ezher’de okuduğu falan bir hikayedir. Hikayedir, çünkü onun yerine başkaları imtihanlara girmiştir.

Sonra gizli bir el onu çekip alarak İran’a, Yahudi-Hıristiyan-Şia İttifakı’nın merkezine götürmüştür. Gerekirse, adım adım takip ederek hikayeyi tamamlarız.

Fakat onunda Yaşar Nuri Öztürk gibi din düşmanı olmasının uzun ve derinlere inen bir hikayesi vardır.

MUSTAFA İSLAMOĞLU ÖNCE ŞEYH OLMAK İSTEDİ!

Mustafa İslamoğlu’nun babası Ahmet İslamoğlu, Kayseri Yahyalı’lı Şeyh Hacı Hasan Efendi’nin mürididir. Mustafa da babası ile beraber bu tarikata devam etmektedir.

Şeyh yaşlı olduğu için ona bir vekil tayin edilmesi gündeme gelir. Müritler arasında en eğitimli olarak lise mezunu Mustafa İslamoğlu vardır. O kendisinin vekil tayin edilmesini bekler. Fakat umduğunu bulamaz ve bir başkası vekil tayin edilir.

Liseli Mustafa bu sonuçtan dolayı kazan kaldırır.

ŞEYH OLAMADI AMA İNKARCI OLDU

Şeyh vekili, neticede şeyh olamayan Mustafa İslamoğlu’nun o zamanki Tarikat Düşmanlığı daha sonra İslam Düşmanlığı’na dönüşecektir.

Nasıl olduysa yolu Mısır’a düşer. Mısır’dan da İran’ın Kum Kenti’ne uzanma hikayesi başlar.

Kum Kenti’nde zorlu bir eğitimden geçer. Normal bir insan olarak çıktığı yoldan büyük bir İslam Düşmanı ve bütün imkanların ayaklarının altına serilmiş bir adam olarak geri dönüşüne şahit olduk.

Bunu nereden mi biliyorum diyorsunuz? Avrupa’dan. Çünkü İran Avrupa’da birçok İslamî Teşkilat’a İslam Düşmanlığı karşılığı dünyanın parasını aktarmıştır. Bazları gerçekten İran’ın emirlerini yerine getirmiştir. Bazıları da İran’dan nemalandıkları halde emirlerini yerine getirmemişlerdir.

İran’ın emirlerini yerine getirip İslam Düşmanlığı yapanlar ihya edilirken, söz dinlemeyenler ise cezalandırılmışlardır. Cemalettin Kaplan cezalandırılanlar arasında yer almıştır. Oğlu’nun halen hapiste olmasında İran’ın dahli olup olmadığı araştırılmalıdır.

Benim merak ettiğim konu İran’ın halkı açlıkla boğuşurken, hatta kadınları fuhuş ile para kazanma yolunu tutarken, İran’ın herkese ulufe olarak dağıttığı paralar gerçekten kendi kasalarından mı çıkıyor yoksa ABD veya başka ülkelerin kasalarından mı çıktı?

Bunu çözmemiz bize Hadis Düşmanlığı’nın arkasındaki devletleri bulma konusunda ilerleme kaydetmemize yardımcı olacaktır.

İNKARCILAR ARASINDA NİYE HADİS ALİMİ YOK?

Hadis İnkarcıları arasında bolca felsefeci var. Tarihçi var. Eğitimci var. İlkokul, lise mezunu bol bol var. Elif’i görse mertek zannedecek kadar cahil, yani Kur’an alfabesini bile bilmeyenlerden sürü halinde var. Ha bir de fıkıhçı ile yeni yetme bir tefsirci var nasıl olmuşsa.

HADİS İNKARCILIĞI SON DURAK DEĞİL

Sünnet yani Hadis İnkarcılığı’nın inkarcılar için son durak olduğunu düşünmek sadece safdillik olur.

Kesin ifadelerle söylemek gerekirse, Hadis İnkacılığı Kur’an-ı Kerim’i yıkmak için bir köprüdür. Daha öncede söyledik. Kur’an Kalesi’ne ancak Hadis Kalesi’nin yerle bir edilerek geçilebileceğini onlar bizden daha iyi biliyorlar.

Müslümanlar, ne kadar iyimser davransalar da dışarıdaki ve içerideki Hadis Düşmanları’nın asıl hedefi Kur’an’ı yıkmaktır. Kendilerini “Kur’an’cı” olarak tanıtan güruh işte bu yüzden var.

Sünnet Düşmanlığı’na başladıkları gün Kur’an tahrifçiliğine de başlamışlardır. İlk yaptıkları şey meal tahrifi ile Sünneti Kur’an-ı Kerim’e inkar ettirme çabalarıdır.

KUR’AN VE SÜNNET İNKARCILARI ÜÇ KISIMDIR

  1. İslam Düşmanı olan kafirler.
  2. Para, mal, mülk, şöhret için inkarcılığa kalkanlar.
  3. Bu iki grubun telkinleri ile yoldan çıkan içerisinde okumuş insanların da bulunduğu avam tabakası.

İNKARCILARIN YENİ PATRONU CIA

Avrupa’da kurulan Yahudi-Hıristiyan İttifakı, İran’da kurulan Yahudi-Hıristiyan-Şia İttifakı derken, Kur’an ve Hadis İnkarcıları’nın yeni patronunun CİA olduğunu görüyoruz. Aynı yoldan yürüyen daha başka teşkilatlar da var.

CIA, İslam Dini’ni yok etmek, bütün Müslümanları dinsizleştirmek için canla başla şeytana çalışıyor. Raporlar hazırlatıyor. Projeler yapıyor. Stratejik oyunlar kurguluyor.

ABD’NİN İSLAM İLE SAVAŞININ YILLIK BÜTÇESİ 17 MİLYAR DOLAR

ABD’nin İslam ile savaş için ayırdığı bütçe yıllık 17 milyar dolar. Az bir para değil. Bu paralar ile bizim inkarcılar dediğimiz, ismi bizden, ama cismi bizden olmayanları satın alarak İslam Düşmanlığı yaptırıyorlar.

ABD’nin yanında diğer dinsiz devletlerin birçoğu da CIA gibi hareket ediyor.

Yukarıda bahsettiğim gibi, İslam Düşmanları ile tanışmadan önce ceplerinde karınlarını bile doyuracak kadar parası ya var ya da yok olanlardan bazıları şimdi zenginlik ve şöhret içerisinde yaşıyorlar. Bunları çok iyi bir şekilde araştırmak gerek!. Aklınızın almayacağı bağlantı ve bu bağlantıların sağladığı imkanlar ortaya çıkacaktır.

Televizyon, radyo, gazete, dergi, vakıf, dernek gibi imkanlar sahip olanlardan Kur’an ve Hadis Düşmanı olanların geçmişlerini iyi irdeleyin. Gördükleriniz, bulduklarınız ve öğrendikleriniz karşısında şaşırmamanız imkansızdır.

CHERYL BENARD VE CİA RAPORU

CIA ve inkarcılar arasındaki bütün bildiklerinizi unutsanız bile birazdan söz edeceğim bir rapor sizlere A’dan Z’ye herşeyi anlatacaktır.

Smith Richardson Vakfı tarafından finanse edilen… Avusturya Yahudisi Cheryl Benard’ın CIA için hazırladığı bir rapor var. Bu raporu öncelikli olarak Kur’an ve Hadis düşmanlığı yapanlar okumalı. Ondan sonra Kur’an ve Hadis düşmanlığı yapabilecekler mi? Bunu merek ediyorum.

Sonra da bütün Müslümanlar bu ve bu konuda yazılmış diğer raporları okumalıdıdır.

Cheryl Benard’ın bu rapor 2003 yılında CIA’in yan kuruluşu RAND Corporation tarafından basıldı.

İNKARCILARIN HEPİSİ İSLAM DÜŞMANLARI TARAFINDAN KULLANILIYOR

Kimi bilerek, kimisi de doğru olmayan çeşitli sebeplerle Kur’an ve Hadisi inkara kalkışan insanlar var. Bunlar bizim isimlerimizi taşıyorlar. Bizim topraklsrımızda yaşıyor, bizimle aynı havayı teneffüs ediyorlar. Bizim okuduğumuz okullardan mezunlar. Ancak bizim düşmanlarımız tarafından kullanılıyorlar. Onlar kabul etseler de, etmeseler de bu gerçek.

“Hayır, bütün konuşup düşünerek yazdıklarımız bize aittir. Biz başkalarının kukla ve tetikçisi olarak meydanlara çıkmadık.” diyeceklerdir. Biz de onlara yalan söylüyorsunuz deriz.

Halep oradaysa, arşın burada. Herbir inkarcının hangi sözünün hangi din düşmanına ait olduğunu yüzlerine birbir haykırmaya hazırız.

Bununla da yetinmeyiz. Bunlara hangi konu üzerinde hangi sözü etmeleri gerektiği CIA başta olmak üzere hangi istihbarat teşkilatının emri olduğunu da Allah izin verirse söyleriz.

Herbir inkarcının kimlerle, hangi devlet, örgüt ve istihbarat teşkilatları ile bağlantısı olduğunu az veya çok biliyoruz.

SON SÖZ

Sizlere Hadis İnkarcılığı’nın Tarihi üzerinde dilim döndüğünce birkaç söz ettim. Yani bu tarihin özetini çıkardım. Kısada olsa bu ihanetin tarihini bilmek ihanet ile mücadelede bize çok büyük yardımı olacaktır. Bu yüzden bu konu üzerinde durmaya çalıştım.

Aslında Ansiklopediler dolduracak kadar geniş bir konuyu birkaç sayfa ile anlatmak pek kolay olmasa gerek. Ancak ismini koymak bile ihanetin boyutlarını gözler önüne sermeye yeter diye düşünüyorum.

Daha önce bu ihanet konusuna parçalar halinde değinenler olmuştur. Ancak konu üzerinde söz etme şerefi bana ait oldu. Benden kat kat daha alim olanlar mevcut olduğu halde, konunun üzerinde söz söylemenin bana kalması ayrıca bir üzüntü kaynağıdır.

Madem ki, Allah Teâlâ beni bu işe memur etti, ben de gücümün yettiği kadar yapayalnız kalsam bile bu yolda yürümeye çalışacağım. Bu yolda Allah beni asla utandırmasın diyorum.

Galip olan sadece Allah Teâlâ’dır.

Muhammed Mücahid Okcu

Sezen Aksu Hazreti Âdem Aleyhisselam’a Neden Düşman?

İçimizde yaşadığı halde zerre kadar imanı olmayan… Kendi isimlerini saklamak için bu milletin adını taşıyan… Refah ve zenginlik içinde yaşadıkları halde bu milletin her şeyine göz diken… Kendi yaşantı ve batıl dinlerine karışılmadığı halde bu ümmetin evlatlarını dinsiz ve imansız yapmak için her yolu deneyen insanlarla çevrili etrafımız. Gün geçmiyor ki, biri ya da bir kaçı içlerinde sakladıkları zehiri üzerimize saçmasınlar.

Kim mi bunlar? Bunlar soykırımlardan kurtarıp misafir ettiklerimiz. Asırlarca “millet-i sadıka” diye sırtımızda taşıdıklarımız. Evimizin, yani ülkemizin baş köşesine oturttuklarımız. Kendi tebamızdan asla ayırdetmediklerimiz.

İşte bunlardan biri daha akrep gibi zehirini kustu. Kendi alçaklığına, çukurluğuna, cehaletine bakmadan Hz Adem babamıza ve Hz. Havva annemize hakaret etti. Böylece soysuzluğunu ilan etmiş oldu.

Diyeceksiniz ki, onun anne ve babası var! Tamam da onun anne ve babasının anne ve babaları kim? O soy ağacını yukarı doğru saymaya başlarsak, sonunda Hz. Adem ve Hz. Havva’ya varmayacak mı?

“Tabii ki varacak. Lakin bunlar şeytana tapıyorlar.” diyeceksiniz. Doğru! Şeytana tapanlar Hz. Adem ve Hz. Havva’ya düşmandırlar. Hazreti Adem (a.s.)’a iman etmezler. Böylece de KAFİR olurlar.

Bu milletin omuzlarında yükselen takma adı Sezen Aksu olan biri de inkarcılar ve hakaretçiler arasında yerini aldı. O da diğerleri gibi Hz. Adem ve Hz. Havva’yı hedef aldı. “Kur’an ve Sünnet İnkarcıları” adını verdiğimiz adamlar gibi ilk insan ve ilk peygambere olan imansızlık ve düşmanlığını kustu.

Yaşına başına bakmayıp din düşmanlığı yapan 67 yaşındaki Sezen Aksu’ya, pardon Samuel Yıldırım’ın kızı Suzin Yıldırım’a saymaya hangi perdeden başlayayım diye düşünürken, benim düşündüklerimin en az on katını düşünüp yüz katını sayan babayiğitler çıktı. Bunların başında Metin Özer var tabii.

Senim sayacaklarımı, benim söyleyeceklerimi fazlasıyla saymış ve söylemiş. Öyle ise ben artık köşeme çekilip Suzin Yıldırım Dosyasını kapatırım diyemedim. Köşeye çekilmek de Allah için konuşan, yazan ve çizenleri yalnız bırakmak olurdu. En azından benim için.

Değerli insan Metin Özer’in Haber Vitrini sitesindeki yazısını alıp nokta ve virgülüne dahi dokunmadan bir de bizim pencereden siz dostlarıma sunmak en iyisi olur.

Öyle ise hemen başlayalım:

“Şarkıcı Sezen Aksu, ‘Şahane Bir Şey Yaşamak‘ isimli son şarkısında milletin dini değerlerine alenen hakaret etti. O hakareti de infiale neden oldu.
İnsanoğlunun babası ve annesi Hazret-i Âdem ve Hazreti-i Havva için, “CAHİL” diyen Sezen Aksu, İslam dinine olan düşmanlığını bir kez daha tekrarladı.

Sezen Aksu’nun, sözleri kendisine ait olan şarkıda HAŞA şöyle dedi;
– “Binmişiz bir alamete. Gidiyoruz kıyamete. Selam söyleyin o cahil Havva ile Âdem’e…”
Peki, Sezen Aksu durduk yere bu saldırıyı neden yaptı?
Cahillikten mi? Asla değil.
Dil sürçmesi mi? Asla değil.

Bu ifadeler son derece planlı, hesaplı ve kitaplıdır.

O sözler; İslam’ın ilk peygamberini küçük göstermek için şarkıya özel olarak yerleştirildi.
Peki, ama neden?
Bunun için önce Sezen Aksu kimdir? Buna bakmamız lazımdır.
Sezen Aksu’nun babası Sami Yıldırım, İzmir’deki ünlü Yamanlar Koleji’nin kurucusu ve ilk müdürüdür.
Bu Yamanlar Koleji biliyorsunuz FETÖ’nün kalesidir.

Fetullah Gülen’in sıkı müridi olan Sami Yıldırım, kurucusu olduğu bu koleji FETÖ’ye verdi.
FETÖ’nün bütün hain elebaşları, işte bu kolejden yetişti.

Gelelim işin aslına…
Sami Yıldırım’ın nüfus cüzdanı, baştan sona yalan ve sahtekârlıklarla doludur.
Şimdi sırayla yalanlarını suratlarına çarpalım.
Adı Sami değil, Samuel ’dir.
Samuel’e benzesin diye Türk ismi olan Sami ismini almıştır.
Soyadı Yıldırım, memleketi de Rize değildir.
Samuel Yıldırım’ın memleketi Selanik’tir.

Sami Yıldırım’ın Nüfus cüzdanındaki “Türk” ifadesi de doğru değildir. Kendisi Yahudi’dir.
Nüfus cüzdanında yazdığı gibi dini de, “İslam” değildir. Sami Yıldırım Musevi’dir.
Sonuçta Sami Yıldırım; Samuel Yıldırım isminde, Selanik’ten gelme, Sabetay kökenli bir Musevi vatandaşımızdır.
Yav arkadaş, El kadar nüfus cüzdanında bu kadar yalan olur mu?

İnanın oluyor. Emin olun Sami Yıldırım yalnız değil.
Bunun gibi nüfus cüzdanının her satırı yalan olan yüz bine yakın Sabetay Musevi’si var.
Gelelim ‘Minik Serçe’ Sezen Aksu’ya…
Türk medyasının parlatıp dokunulmaz kıldığı Sezen Aksu, göründüğü gibi masum mu?
Samuel Yıldırım’ın kızı Sezen Aksu’nun gerçek adı; Suzin Yıldırım’dır.
Suzin Yıldırım, ilk olarak ismini sonra da soy ismini değiştirdi.
Müslüman Türk ismi alan Suzin Yıldırım, adını Fatma Sezen Yıldırım yaptı.
Tanınmaya başlayınca yine ismini değiştirdi. Bu kez ismi Sezen Aksu oldu.

Sabetay kökeni bilinen ‘Babasıyla bağı belli olmasın’ diye Aksu soy ismi kullandı.
İsmini ve soy ismini defalarca değiştirdi ama nüfus cüzdanındaki milliyetini ve dinini hiç değiştirmedi. Dini İslam, uyruğu ise Türk kaldı.
Irkçı falan değilim. Irkçılığı zaten dinimiz de yasaklayıp men etmiştir.
İnsan merak ediyor, madem bu kadar dürüstsün madem bu kadar doğrusun. Neden Müslüman olmadığın halde din bölümüne İslam, Türk olmadığın halde uyruğu yerine Türk yazdırıyorsun?
Üçkâğıtçılığın kralı budur.
Bu resmen sahtekârlıktır. Riyakârlıktır, takiyyedir…
Sadece Sezen Aksu değil, Ilgaz Zorlu dışında Selanik’ten gelen Sabetayların hiç biri yazdırmadı.

Çünkü bunlar; kuzu postunda sürüye giren kurtlardır.
Bunlar; korktukları veya çekindikleri için değil; suret-i haktan görünüp, bizi içeriden vurmak için gerçek isim ve kimlik kullanmıyorlar.
Biz bunları Türk ve Müslüman isim ve soy isimleriyle tanıyoruz. Oysa onlar bildiğin Yahudi.
Adını ve kimliğini gizlemeyen diğer Yahudi vatandaşlarımızı tenzih ederim…
Sabetayların arasındaki bir grup; Türk milletini zayıflatmak, dinini ve ahlakını bozmak için kimlikleri gizleyerek bizi birbirimize düşürdü.
Laikliği din yapmak isteyen bunlar…
Osmanlıya ve tarihimize saldıran bunlar…
Milletin seçtiği iktidarları askeri darbelerle indirten de bunlar…
Milli ve manevi bütün değerlerimize düşman olan da bunlar…
Bunların erkekleri siyasette çalışırken, kadınları da ahlakı bozmak üzere magazin âleminde çalıştı.
Türk sinema ve eğlence sektörünün yüzde 80’i Sabetayların kontrolündedir.

O yüzden bu sektörlerde dehşet bir algı çalışması yürüttüler.
Filmleri koydukları sahneler, tiyatroya ekledikleri bölümler ve TV’lerde yayınladıkları dizilerle İslam’a savaş açtılar.
Sabetayların bir kısmı şarkı sözlerine yerleştirdikleri cümlelerle, milleti imandan etti.
Sezen Aksu’nun son şarkısını söyleyen bir cahil (Haşa demezse), Allah muhafaza KÂFİR OLUR.
Neden?
İmanın şartlarından birisi Allah’ın Peygamberlerine inanmaktır. Bir peygambere hakaret imanı götürür.
Uyanık Sezen Aksu, milleti dinden imandan etmek için şarkısına Âdem Aleyhisselam’a hakareti yerleştiriverdi. O şarkıyı söyleyeni dinden imandan etti.
Sezen Aksu’nun şarkısı milletin imanını tereyağından kıl çeker gibi alıverdi. Kimsenin de ruhu bile duymadı…
Geçmiş olsun…

Şeytan bile bunu düşünemez…
Bundan büyük ŞEYTANLIK MI OLUR.
Şeytan’ deyince gelelim meselenin öbür tarafına…
Yahudiler; (Gerçek bozulmamış Tevrat’ta değil) kendi elleriyle bozdukları kitaplarında, Âdem Aleyhisselam ve Havva anamıza asla inanmazlar.

İnsanoğlunun babası olarak da Âdem Aleyhisselam’ı görmezler.
Kitaplarında şöyle yazar;
Lilit, Hazret-i Âdem’in ilk eşidir ve aynı şekilde yaratıldığı için eşit olduğunu ileri sürerek onunla anlaşamayıp Hazret-i Âdem’i ve cenneti terk etmiştir.
Bundan sonra Hazret-i Âdem’i yalnızlıktan kurtarmak için Hazret-i Havva yaratılmıştır.
Lilit şeytanla birlikte olmuş, zamanla yeni doğan çocuklara zarar veren ve uykuda erkeklere musallat olan bir şeytana dönüşmüştür.

Yahudi kitaplarına göre; Hazret-i Âdem ve Hazret-i Havva’nın ilişkilerinden Âdemoğulları yani Yahudi olmayan sıradan insanlar meydana gelmiştir.
Bu sıradan kişilere İbranice “ötekiler” anlamına gelen GOYİM derler…
Kendilerinin ise şeytandan geldiklerini gururlanarak söylerler…

Satanizm ile Yahudi bağlantısı da buradan geliyor.
Bizler onlar için GOYİM’iz.
Onların gözünde insan suretinde hayvanlarız, hatta köpekten daha aşağılığız onların nazarında! Onlar ise üstün ırk…
Yahudiler Goyim’leri tıpkı bir hayvan gibi görürler…
Goyimleri yani Yahudi olmayanları kesmek, öldürmek onlara göre günah değildir.
Yahudilere göre dünyadaki ilk Yahudi, Habil’i öldüren Kabil’dir.

Yahudiler; şeytana uyup Habil’i öldüren ve insanlık tarihinde ilk katil olan Kabil’i överler, onunla iftihar ederler ve yere göğe sığdıramazlar… Onun ilk Yahudi olduğuna inanırlar…
Kabil’e derin bir sevgi duyarlar, ona ve işlediği cinayete minnettarlık duyarlar…
Yahudi, GOYİM’in yani Yahudi olmayan birinin malını çalarsa bu günah değildir, çünkü zaten kendi malını geri almış oluyor!

Hazret-i Musa’nın Yahudilere emrettiği 10 Emirdeki;”Kardeşini öldürmeyeceksin, malını çalmayacaksın” cümlesindeki ‘kardeş’ kelimesini, ‘GOYİM dışındaki gerçek Yahudi’ diye yorumladılar.
Bir Yahudi başka bir Yahudi’yi öldüremez, bu yasaktır. Malını çalamaz, bu da yasaktır.
Yahudi olmayan sıradan insanları yani bütün GOYİM’LERİ öldürebilir, bu onlara göre mubahtır, serbesttir. Onun malını da çalabilir, bu mubahtır! (
Müslüman ve Hıristiyan dâhil)
Filistinlileri katletmelerinin nedeni budur.
Gazze bombalanırken İsraillilerin fındık fıstık yiyerek izlemesinin sebebi de budur.
Onlar için katledilen İnsan değil, GOYİM’dir.

Bir İsrailli bakan Filistinliler için, “Onları hayvan gibi avlıyoruz” demişti. Sebebi bu anlayıştır.
Yahudiler şeytanı kötü, melun, dışlanmış bir varlık olarak kabul etmez, tam tersine şeytana ”Nuru Ziya” (Aydınlanma kaynağı) derler.
Yahudilerin Kabala inancında Nuru Ziya; Bilim ve aydınlanmanın tanrısıdır
Tıpkı Şeytanın İncil ve Latincede geçen adı Lucifer gibi… Lucifer’in manası da “ışık getirendir”!

Çoğu Türk ve Müslüman maalesef, ‘Nuru Ziya’nın ‘şeytan’ demek olduğunu bilmez…
Beyoğlu’nda bir sokağın adı “Nur-u Ziya’dır’ Bu sokakta büyük mason locası bulunur.
Türkiye cumhuriyeti hükümetleri bugüne kadar o sokağın ismini değiştirmeye teşebbüs dahi edememiştir.
Yahudilik ve onun bir kolu olan Sabetaycılık’da soy sonraki nesile anneden geçer… Çünkü onlara göre gerçek babaları olan Nuru Ziya (yani şeytan) dünyada olmadığı için, Yahudiliğin anneden geçtiğini kabul ederler.
Bu özetten sonra herhalde Sezen Aksu’nun Âdem Peygambere ve Havva anamıza neden cahil dediğini sanırım anlamışsınızdır.
O kendi inancı olan Yahudilik inancını şarkısına koydu.
Sizler onu Türk ve Müslüman sandığınız için cahillikle suçladınız.
Oysa cahilliğinden değil, bile bile yaptı.

Bugüne kadar bu memlekette serbestçe at oynatan Suzin Yıldırım, sonunda yakalandı.
Kendini hala eski Türkiye’de sanıp millete yedireceğini sanan Minik Serçe, şimdi binlerce dava ile karşı karşıya…
Suzin Aksu sana tavsiyem; bir daha Türklüğümüze de dinimize de bulaşma…

Dinimize bulaşmaya devam edersen bu millet sana; ‘Şimdi bana kaybolan yıllarımı verseler’ şarkısını söyletir.
‘GOYİM’ler artık yıllarca güttüğünüz koyun değil. Sürüde elinizi kolunuzu sallayarak girdiğiniz sürü değil.
Başımızda çok sağlam muhafızlar var.
Tepenizde SİHA’lar dolaşıyor. Aklınızı başınıza alın.
Benden söylemesi.”
(16.1.2022, Metin Özer, Haber Vitrini)

Metin Özer’in yazısı burada bitiyor. Gördüğünüz gibi, bizim içimizde yaşayanların bize yaptıklarının bir özetini sunmuş siz okuyuculara. Biz de bu güzel yazıyı biraz daha ileri taşımaya gayret ettik.

Yazıyı bitirmeden sizlere bir tavsiyede bulunmaama izin veriniz. Değerli kalem sahibi Metin Özer’in diğer yazılarını da zevkle okuyup bilgi sahibi olacağınızdan eminim.

Selam ve dua ile!..

Muhammed Mücahid Okcu

#sezenaksuhaddinibil

Kızılderili Reisi Seattle’in Mektubu

1854 yılında ABD Başkanı Franklin Pierce yazdığı bir mektupla Amerika’ya gelen göçmenlere toprak bulmak amacıyla Kızılderililerden toprak istemiş ve bu isteği kabul edilecek olursa, Kızılderililere rahatlıkla yaşayabilecekleri bir bölgenin ayrılacağını bildirmiştir.

Topraklarının büyük bir bölümü zaten beyazlar tarafından zorla ellerinden alınmış olan Duwarmish Kızılderililerinin Reisi Seattle, bir söylemiyle ABD Başkanına cevap vermiş ve bu cevap mektup olarak ABD Başkanına gönderilmiştir. Mektubun aslı Amerika, Seattle, Squamish Müzesi’nde korunmaktadır.

İnsan ve doğa diyalektiğini en güzel dile getiren metinlerden biri olarak günümüzde değeri daha çok anlaşılmaktadır. Son zamanlarda UNEP (Birleşmiş Milletler Çevre Koruma Teşkilatı) tarafından da yayınlanan bu mektup, çevre üzerine şimdiye kadar bilinen en güzel ve en içten anlatım olarak tanımlanmıştır.

İşte Kızılderili Reisi Seattle’in Mektubu:

Yüzyıllardir halkımın üzerine merhamet gözyaşlari döken şu sonsuz gökyüzü bir gün değişebilir. Bugün açık gözüken gökyüzü yarın bulutlarla kaplanabilir. Sözlerim, asla yer değiştirmeyen yıldızlar gibidir. Şef Seattle her ne söylerse, Washington‘daki Büyük Şef ona, güneşin ya da mevsimlerin dönüşüne inandığı ölçüde inanabilir.

Washington‘daki Büyük Şef bize dostluk ve iyilik dilekleriyle birlikte bizden topraklarımızı satın almak istediğini bildirmiş. Onun, bizim arkadaşlığımıza çok fazla ihtiyacı olmadığını biliyoruz. Ama biz onun önerisini düşüneceğiz. Çünkü iyi biliyoruz ki eğer topraklarımızı satmazsak, beyaz adam silahlarla gelip onu gene elimizden alabilir. Ama biz bazı şeyleri anlamıyoruz. Gökyüzünü, toprağı, kayaların sıcaklığını, nasıl olur da alıp satabilirsiniz? Bu düşünce bize garip geliyor! Eğer biz havanın tazeliğine ve suların pırıltılarına zaten sahip değilsek, siz onları nasıl satın alabilirsiniz?

Bir zamanlar insanlarımız bu topraklara tıpkı rüzgârda kıvrımlanan deniz dalgalarının kabuklu kuru yüzeyleri kapladığı gibi yayılmışlardı. Çok uzun zaman geçti ve o büyük kabileler artık hüzünlü bir anı oldu. Bu toprakların her parçası halkım için kutsaldır.

Biz bunları belki de vahşi olduğumuz için anlayamıyoruz! Bu dünyanın her parçası benim insanlarım için kutsaldır. Çam ağaçlarının parıldayan iğneleri, vızıldayan böcekler, beyaz kumsallı sahiller, karanlık ormanlar ve sabahları çayırları örten buğu; halkımın anılarının ve geçirdiği yüzlerce yıllık deneylerin bir parçasıdır. Ormandaki ağaçların damarlarında dolaşan su, atalarımızın anılarını taşır; biz buna inanırız.

Beyazlar için durum böyle değildir. Bir beyaz, öldükten sonra yıldızlar alemine göç ettiği zaman, doğduğu toprakları unutur. Bizim ölülerimiz ise bu toprakları unutmaz. Çünkü kızılderili, gerçek anasının toprak olduğuna inanır. Nasıl biz dünyanın bir parçası isek, o da bizim bir parçamızdır. Güzel kokulu çiçekler, bizim kız kardeşlerimizdir. Geyik, at, büyük kartal bunlar da bizim erkek kardeşimizdir. Kayalık tepeler, ıslak çayırlardaki damlalar, atın vücudundan bularlaşan ısı ve insan; hepsi aynı ailedendir. Öyleyse, Washington’daki Büyük Şef, topraklarımızı almak isterken bizden çok şey istemiş oluyor. Bu bizim için büyük bir fedakarlık olur.

Büyük Şef bize rahatça yaşayabileceğimiz bir yer ayırdığını söylemiş. O bizim babamız ve biz de onun çocukları olacakmışız! Öyleyse topraklarımızı alma önerisini düşüneceğiz. Ama yine de bunun kolay olmayacağını itiraf ederim. Çünkü bu topraklar bizim için kutsaldır. Dereler ve nehirlerden akan pırıltılı sular, sadece su değildir. Onlar bizim atalarımızın kanıdır. Eğer toprağı size satarsak, onun kutsal olduğunu hatırlayınız ve bunu çocuklarınıza da öğretiniz. Göllerin berrak sularındaki her bir yansıma, halkımızın yaşamından olaylar ve anılar anlatır. Suyun mırıltısı, babalarımızın babalarının sesidir. Nehirler ise bizim erkek kardeşlerimizdir. Susuzluğumuzu giderirler, kanolarımızı taşırlar ve çocuklarımızı beslerler.

Bu toprakları size satarsak, bu suların ve toprakların kutsal olduğunu çocuklarınıza öğretmeniz gerekecek. Biz nehirleri ve ırmakları kardeşimiz gibi severiz. Siz de aynı sevgiyi gösterebilecek misiniz kardeşlerimize? Eğer toprağımızı size satarsak hiçbir zaman unutmayın ve çocuklarınıza da öğretin ki, nehirler bizim olduğu kadar sizin de kardeşinizdir. Bu nedenle herhangi bir kardeşinize göstereceğiniz saygıyı nehirlere de göstermelisiniz.

Kızılderili her zaman, ilerleyen beyaz adamın önünde geri çekilmiştir. Tıpkı dağlardaki sisin sabah güneşi önünden kaçması gibi. Ama babalarımızın külleri kutsaldır. Mezarları kutsal topraklardır. Bu tepeler, ağaçlar dünyanın bu parçaları, bize sunulmuştur.

Beyaz adamın bizim yollarımızı anlamadığını biliyoruz. Beyaz adam için, toprağın bir parçası diğeri ile aynıdır. O sadece geceleri bir hırsız gibi gelip, topraktan ihtiyacı olanı alıp giden bir yabancıdır. Beyazlar için bir parça toprağın diğerinden farkı yoktur. Beyaz adam topraktan istediğini almaya bakar ve sonra yoluna devam eder. Aldıklarının kendinden parçalar olduğunun bilincinde değildir. Çünkü toprak beyaz adamın dostu değil, düşmanıdır. Beyaz adam topraktan istedigini alınca başka serüvenlere atılır. Dünya onun anası değil düşmanıdır. Onu yendikçe ilerlemeye devam eder. Ve yolunda giderken babalarının mezarını geride bırakır. Buna da hiç aldırmaz. Dünyayı çocuklarından uzaklaştırır. Buna da aldırmaz. Babalarının mezarları da, çocuklarının bu dünyadaki hakları da unutulmuştur.

Beyaz adam, anası dünyaya ve kardeşi gökyüzüne sanki satın alınabilen veya yağma edilebilen bir mal gibi, koyunlara ve parlak boncuklara davrandığı gibi davranır. Onun bu iştahı ve hırsı bir gün dünyayı yiyip bitirecek ve geriye sadece çorak bir çöl bırakacaktır.

Beyaz adamın kurduğu kentleri de anlayamayız biz Kızılderililer. Bu kentlerde huzur ve barış yoktur. Beyaz adamın kurduğu kentlerde, bir çiçeğin taç yapraklarının açarken çıkardığı tatlı sesler, bir kelebeğin kanat çırpışları duyulmaz. Bilmiyorum, bizim yollarımız sizinkilerden farklı. Sizin kentlerinizin gürültüsü bile Kızılderili’nin gözlerine acı verir. Beyaz adamın kentlerinde sakin yer yoktur. Orada bahar gelince yaprakların açılışını veya böceklerin kanat seslerini dinleyecek yer bulunmaz. Ama bu belki de benim vahşi olduğumdan ve anlamadığımdandır. Çünkü, takırtı bizim kulaklarımıza bir hakaret gibi gelir.

Ben Kızılderiliyim. Bunlardan başkasını anlayamam. Belki de bir vahşi olduğum için anlayamıyorum ama, benim ve halkım için önemli olan şeyler oldukça başka. İnsan eğer ağaçtaki bir kuşun yalnız başına ağlayışını veya su birikintisi etrafında toplanmış tartışan kurbağaların ve doğanın seslerini dinleyemezse, yaşamın ne anlamı ve değeri kalır?

Bir kızılderiliyim ve anlamıyorum. Biz kızılderililer, bir su birikintisi üzerine vuran rüzgarın yumuşak sesini, yağmurun temizliğini, çam kokulu rüzgarı herşeye yeğler, ormanının kokusunu taşıyan ve yağmurlarla yıkanıp temizlenmiş meltemleri severiz. Hayvanlar, ağaçlar, insanlar, hepsi aynı nefesi, aynı havayı paylaşır. Hava Kızılderililer için çok kutsaldır. Aldığı nefes, beyaz adamın dikkatini çekmiyor gibi. Beyaz adam, öleli uzun günler olmuş ve kötü kokuyla uyuşmuş gibidir.

Ama eğer size toprağımızı satarsak, havanın temizliğine önem vermeyi de öğrenmeniz gerekir. Çocuklarınıza havanın kutsal olduğunu öğretmeniz gerekir. Hem nasıl kutsal olmasın ki hava? Atalarımız doğdukları gün ilk nefeslerini onun sayesinde almışlardır. Ölmeden önce son nefeslerini de gene bu havadan almazlar mı? Unutmamalısınız ki, hava sağladığı tüm yaşamla aynı ruhu taşır. Büyük babamıza ilk nefesi veren rüzgar, onun son soluğunu da kabul etmiştir ve aynı rüzgar çocuklarımıza yaşam ruhunu verir. Eğer size toprağımızı satarsak, çayırlardaki çiçeklerden tad alan rüzgarı koklamasını öğrenmelisiniz, onu korumalısınız ve kutsal tutmalısınız. Bu kokuya beyaz adamın bile gereksinmesi vardır.

Toprağımızı almak önerinizi düşüneceğiz. Eğer kabul etmeye karar verirsek, bir koşulumuz olacak: Beyaz adam bu toprağın hayvanlarına kardeşleri gibi davranacak… Kızılderililer sizin yollarınızı, sizin adetlerinizi anlamazlar. Çayırlarda çürüyen binlerce bufalo gördüm!.. Beyaz adamın, geçerken dumanlı demir attan vurup bıraktığı ve ne amaçla öldürdüğünü hala anlayamadığım binlerce bufalo.. Ben vahşiyim ve dumanlı demir atın bufalodan nasıl önemli olabileceğini anlayamıyorum!.. Ve biz vahşi olduğumuzdan bufaloyu yalnız aç kalmamak için öldürürüz. Hayvanlar olmadan insanlar nedir ki?

Canlıların yok edildiği bir dünyada insan ruhu yalnızlık duygusundan ölür gibi geliyor bize. Unutmayın, bugün diğer canlıların başına gelen yarın insanın başına gelir. Çünkü bütün hepsinin arasında bir bağ vardır. Eğer bütün hayvanlar yok olsaydı, insan ruhu o büyük yalnızlığa dayanamaz ölürdü. Ayakları altındaki toprakların, büyük babalarımızın külleri olduğunu çocuklarınıza öğretmelisiniz. Toprağın, akrabalarımızın yaşamlarıyla dolu olduğunu çocuklarınıza söyleyiniz. Böylece toprağa saygı duyarlar.

Şu gerçeği iyi biliyoruz: Toprak insana değil, insan toprağa aittir. Ve bu dünyadaki herşey, bir ailenin fertlerini biribirine bağlayan kan gibi, ortaktır ve biribirine bağlıdır. Bu nedenle de dünyanın başına gelen her felaket insanoğlunun da başına gelmiş sayılır.

Bildiğimiz bir gerçek daha var: Sizin Tanrınız bizimkinden başka bir Tanrı değil. Aynı Tanrının yaratıklarıyız. Beyaz adam bir gün bu gerçeği de anlayacak ve kardeş olduğumuzu farkedecektir. Siz Tanrınızın başka olduğunu düşünmekte serbestsiniz. Ama hepimizi yaratan Tanrı için kızılderili ile beyazın farkı yoktur. Ve kızılderililer gibi Tanrı da toprağa değer verir. Bu toprağa saygısızlık, Tanrının kendisine saygısızlıktır.

Beyaz adamı bu topraklara getiren ve kızılderiliyi boyunduruk altına alma gücünü veren Tanrının adaletini anlayamıyoruz. Tıpkı buffalo’ların öldürülüşü, ormanların yakılışı, toprağın kirletilişini anlamadığımız gibi. Bir gün bakacaksınız gökteki kartallar, dağlari örten ormanlar yok olmuş, yabani atlar ehlileştirilmiş ve her yer insanoğlunun kokusuyla dolmuş. İşte o gün insanoğlu için yaşamın sonu ve varlığını devam ettirebilme mücadelesinin başlangıcı olacak.

Gündüz ve gece bir arada olamaz. Kızılderililer her zaman beyazlardan tıpkı sabah sislerinin güneşten kaçtığı gibi kaçmışlardır. Bütün bunlara rağmen, teklifinizi tartışacağız. Ve umuyorum ki, halkım bunu kabul edecek ve Büyük Beyaz Şef’in vaadettiği üzere beraber barış içinde yaşayacağız. Böylece Ay birkaç kez daha doğacak, bir kaç kış daha geçecek. Bu geniş topraklara yerleşmiş ve mutluluk içinde yaşamış olan neslimiz, daha önce bizden daha güçlü ve daha umut dolu yaşamış insanlarımızın mezarları başında yas tutacaklar. Ama, niye insanlarımın kaderi için yas tutayım ki? Tıpkı deniz dalgaları gibi kabileler kabileleri, uluslar ulusları takip ediyor.

Bu doğanın düzenidir ve teessüf gerekmez. Yok oluşumuz çok uzak olabilir ama kesinlikle bir gün gerçekleşecek. Son Kızılderili yok olup, kabilemin hatıraları beyazlar için bir tarih olduğunda, bu kıyılar kabilemin görünmez cesetleriyle kaynaşacak. Çocuklarınızın çocukları kendilerini bir dükkânda, bir yolda, boş bir yerde yalnız olarak düşündüğünde aslında yalnız olmayacaklar. Dünyanın hiçbir yerinde tamamen ıssız bir yer yoktur. Geceleri, şehir ve kasabalarınızın caddeleri boşalmış gibi görünse de, aslında, bir zamanlar oralarda yaşamış ve bu güzel toprakları gerçekten seven ruhlarla dolu olacaktır. Beyaz adam asla yalnız kalamayacaktır. Beyaz adamın, benim insanlarıma saygı göstermesini sağlamalısınız, çünkü; ölüler güçsüz değildir. Ölüm mü dedim? Ölüm diye birşey yoktur ki, sadece dünya değiştirir insan…

Bizim çocuklarımıza öğrettiğimizi, siz de kendi çocuklarınıza öğretin: Dünya anamızdır. Dünyaya ne kötülük olursa, oğullarına da aynı kötülük olur. Eğer insanlar yere tükürürlerse, kendi yüzlerine tükürürler. Biz bunları biliyoruz. Dünya insanlara ait değildir. İnsanlar dünyaya aittir. Bütün her şey, aileyi bağlayan kan bağı gibi, birbirine bağlıdır.

Halkım için ayrılan bölgeye gitme önerinizi düşüneceğiz. Ayrı ve barış içinde yaşayacağız. Geri kalan günlerimizi nerede geçireceğimiz o kadar önemli değil artık. Çünkü çocuklarımız babalarının aşağılandığını görürler. Kalan günlerimiz çok olmayacaktır. Bir zamanlar sizin gibi güçlü olanların ve ormanlarda özgürce dolaşanların mezarları da kalmayacak. Onları anmak ve yaslarını tutmak için, bir zamanlar bu dünyada yaşamış olanların çocukları da kalmayacak… Bunun için neden yas tutalım?

Kabileleri insanlar yapar. İnsanlar gidince, kabileler de olmaz. Kızılderili de yok olur. Tıpkı denizin dalgaları gibi; insanlar gelir ve insanlar gider.

Şimdi de sanki arkadaşıymış gibi kendisiyle konuşabilen Tanrısıyla birlikte beyaz adam gelmiştir. Bildiğim bir şey var ki, belki beyaz adam da bir gün bunu keşfedecektir. Siz nasıl şimdi bizim toprağımıza sahip çıkmak istiyorsanız ve sonunda sahip olduğunuza inanacaksanız, aynı şekilde Tanrınıza da sahip olduğunuza inanıyorsunuz. Ama hiçbir zaman olamayacaksınız!.. Eğer Tanrı sizin anlattığınız gibi gerçek Tanrı ise, sevecenliği yalnız beyaz adama olamaz. Beyazlar da bir gün diğerleri gibi geçip gideceklerdir. Tıpkı denizin dalgaları gibi. Yatağına pislik yığmaya devam eden, bir gece kendi pisliğinde boğulacaktır.

Son, bize bir sırdır: Sizin getirdiğiniz gibi bir sonu biz anlayamıyoruz. Dipdiri tepelerin konuşan tellerle lekelendiğini, ormanın gizli köşelerini neden pek çok beyaz adamın kokusunun doldurduğunu, vahşi atların neden tutsak edildiğini, bufaloların neden katledildiğini biz anlamıyoruz. Böyle bir son bize bir şey anlatmıyor. Çalılıklar nereye gitmiş? Kartal nereye kaybolmuş? Hızlı koşan bir ata ve av avlamaya neden veda etmek gerekecekmiş? Bütün bunlar ne demektir? Yaşamın sonu… Ve herhalde yeniden yaşamaya çalışmanın başlangıcı…

Toprağımızı alma önerinizi düşüneceğiz. Kabul edersek, bu belki de bize vaat ettiğiniz bölge için olacaktır. Orada belki de kalan günlerimizi gönlümüzce yaşayabiliriz.

Bu dünyada, son Kızılderili de yok olduğu zaman, yalnızca çayırlar üzerinde bulut gibi hareket eden bir anı kalacaktır. Bu kıyılar, bu ormanlar halkımın ruhunu koruyacaktır. Çünkü onlar bu dünyayı yeni doğan bir çocuk anasının yürek atışını nasıl severse, öyle severler…

Öyle ise, toprağımızı alırsanız, onu bizim sevdiğimiz gibi seviniz. Onunla bizim ilgilendiğimiz gibi ilgileniniz. Anılarını da aynen saklayınız. Onu çocuklarınız için; bütün gücünüzle, bütün aklınızla ve bütün kalbinizle koruyunuz ve seviniz.

Göreceksiniz… Bütün bunlardan sonra, kardeş de olabiliriz.

Reis Seattle, Duwamish Kızılderililerinin Reisi

Bu belge Washington‘da saklanmış ve American Expo 74‘de sunulmuştur. Mektubun aslı bugün halen Amerika, Seattle, Squamish Müzesi’nde korunmaktadır.

12 Ocak 2015
Muhammed Mücahid Okcu

Hazreti Meryem’e Fahişelik İsnadında Bulunan Şerefsiz! Fahişe Sen!..

Gün geçmiyor ki, sabaha yeni bir ihanetle uyanmayalım. Allah’ın dinine her dakika saldırı var. Ne huzur kaldı ne de rahat. Cinnet geçirmemek elde değil. Öyle rezillik, pespayelik, alçaklıklar sergileniyor ki, birini unutup ötekisine kendimizi hazırlayacak vakit bulamıyoruz.

Bu kez öyle bir berbat durum ortaya çıktı ki, kendimizi bir an Filistin’in merkezi Kudüs’ün yakınlarında, Hz. İsa Aleyhi’s-Selam’ın doğduğu kent Nasıra’da bulduk. Kendilerine gönderilen peygamberin annesine “zina iftirası” eden Yahudilerin arasında. Sonra da aynı iftirayı 2000 yıl sonra katmerleştirerek tekrar sahneye koyan bir adamı bir anda İzmir’de bulduk. 2000 yıl öncesinin Nasıra’sı nere, İzmir nere…

Yahudilerin, Allah’ın gücünü kavrayamıyor olmaları onlar için bir mazeret sayılabilirdi. Çünkü evlenmemiş bir kadının yanında bir çocuk görmelerini anlayacak kabiliyet veya habere sahip değillerdi. Allah Teâlâ’nın beşikteki Hz İsa (a.s.)’ı konuşturup gerçeği haber verinceye kadar yani. Lakin sözde ilahiyatcının, Kur’an ve Sünnete rağmen Yahudilere parmak ısırtacak kadar ile gitmesinin asla bir mazereti olamaz. Bizim sonsuz hiddetimizin sebebi budur.

Kafanız karıştı değil mi? Ben de öyle düşünüyorum. O gün beşikteki bebeğin konuşması ile dillerini yutmuşlardı Yahudiler. Hz Meryem’e 2000 yıl önce edilen zina iftirasının ilerisine geçip “FUHUŞ” isnadında bulunan bu adamın Yahudilerin kaçıncı nesilden torunu olduğunu merak ediyorsunuz değil mi? Ben de aynı meraktayım. Bu zatın gerçek asabiyeti nedir bilmiyorum, ama merak ediyorum işte! Kendisine sormayı isterim.

Hz. Meryem’i “zina” ile suçlayan o günün Yahudileri, 2000 yıl sonra Hz. Meryem’e yaptığımız iftirayı bir üst seviyeye çıkartmamız gerekse, nasıl bir hikaye uydurur, nasıl bir kelime kullanırız diye düşünselerdi, o kelimeyi bulmaya ömürleri yeter miydi acaba? Yani Hz. Meryem’i “fuhuş” ile suçlamayı akledebilir ve ona bunu yakıştırabilirler miydi? Hiç sanmıyorum. Ama adı bizden olan, bir de dinin anlatıldığı Fakülte’de hoca ve idareci olan biri en adi bir pespayeliği yakıştırmış işte.

Hem adı bizden hem de CİHAT ismini taşıyan biri çıkıyor ve Hz Meryem’e lanetlenmiş milletin bile cüret edemeyeceği bir iftirada bulunuyor. Utanmadan, sıkılmadan “Fahişe” diyor. Hem de İlahiyat Fakültesi’nde ilahiyatsız bir eda ile…

İhanet o kadar büyük ki, o zamanın en adi dinsizlerinin bile aklına ancak “zina” iftirası gelirken, sözde İlahiyatçımız çıtayı sonsuz kat yükseltmiş ve “fuhuş” yapmakla suçlamıştır Hz. Meryem’i.

Bu ihaneti dinsizler adına yapsaydı, gülüp geçerdik.
İmansızlar adına yapsaydı, “Bundan daha ne beklenir ki?” der geçerdik.
Cahil cühela adına konuşsaydı, söylediklerini hiç kâle almazdık.
Fakat o bir ilahiyatçı olarak yarının öğretmeni, müftüsü, vaizi, imamı ve ilahiyatçısı olacak olanlara konuşuyor. Bizim çocuklarımızı zehirliyor. Dünyanın en büyük alçaklığını yapıyor.

Bu takımın bütün inkar, iftira, tahrif, yalan ve ihanetlerini bildiğim için yeni bir ihaneti daha kaldıramıyorum. Ben bunların ne adına İslam Dini ile savaştıklarını bildiğim için yeni bir inkarı kabul edemiyorum. Ben bunların dertlerinin ilim değil, servet, şöhret ve bu ikisinin kazandırdığı şehvet olduğunu bildiğim için onlara katlanamıyorum. Birinin daha ilim, namus, ahlak, şeref ve haysiyetini üç kuruşa sattığını görmek istemiyorum.

HAZRETİ MERYEM’E “FUHUŞ” İFTİRASI HANGİ ALÇAKLIĞIN ÜRÜNÜ?

İlahiyat Fakültesi Felsefe ve Din Bilimleri Bölümü Din Psikolojisi Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Dr. Cihad Kısa’ya ait olan bir konuşma sosyal medyada paylaşıldı.

Onun yaptıklarını kimse inkar edemiyor. Daha sonra söz edeceğiz, ama Fakülte Dekanı’nın bu vahim pespayeliğin arkasından takındığı tavrın adını koyamıyorum. Onun dinsizliği yıkama yağlama ile temize çıkarma çabası kabul edilir gibi değil.

Biz şimdi Dekan Yardımcısı’nın dinsizlik ve hadsizliğine mi kafa yoralım, yoksa Dekan Osman Bilen’in maskaralıklarına mı kafa yoralım? Öyle bir tavır sergiliyor ki, ihanete karşı çıkanlar suçlu, müfterî herif de masum ve tertemiz sanki.

BÜTÜN KAFİRLER BİRLEŞSE AKLEDEMEYECEKLERİ KORKUNÇ İFTİRA

Akıl ve mantığın iflas ettiği bir rezalet ile karşı karşıyayız. ABD Eski Başkanları’ndan Harry S. Truman’ın “İnsanları ikna edin, ikna edemiyorsanız kafalarını karıştırın.” sözlerinin gereğini yerine getiren bir gayri insanîlik var.

Kur’an’ın ayetlerini fütursuzca inkar etmekten çekinmeyen… Sünneti büsbütün yok sayan… Cebrail, Vahiy ve Peygamber’i toptan silen anlayış, bir masal uyduruyor. O uydurulan masal da diğer dinsizlik masalları gibi bizim evlatlarımızı dinsizleştirmek için bizim okullarımızda dillendiriliyor.

Aslında onlar için asıl mesele -hâşâ- Hz. Meryem’in iffetli olup olmadığı değil, aksine bizim evlatlarımızın KUR’AN ve SÜNNET’E olan güvenlerini, neticede ALLAH’A OLAN İMANLARINI yıkmaktır. Bütün kavga bu. Yeni nesillerin beyin ve kalplerinde, “Hocalar 14 asır boyu size yalan söylemişler” algısı meydana getirme çabasının neticesi olarak HAZRETİ MERYEM’İ FUHUŞ İLE SUÇLUYORLAR! Bu şekilde dinin, kitabın, hatta Allah Teâlâ’nın sorgulanmasını sağlıyorlar.

Kur’an’ın övgü ile bahsettiği bir Peygamber Annesi, sözde İlahiyatçı olanlar tarafından sövgü malzemesi haline getiriliyor. Bu ihanete sessiz kalmak bile en büyük ihanetlerdendir.

Önce alçaklığın mimarının uydurduğu hikayeyi okuyalım:

SÖZDE İLAHİYATÇI’NIN DİNSİZLİK PROVASI İÇİN UYDURULMUŞ BİR MASAL!

Fakülte Dekanı’na göre bu masal öğrencilere derste anlatılmış. Nerede anlatılmış olursa olsun çocuklarımızın imanlarını çalma gayretinden başka işi olmayan bir ahlaksızın uydurduğu ahlaksız bir masalıdır bu.

Neyse!.. Sözü uzatmadan Cihat Kısa’nın ahlaksız masalını beraber okuyalım:

“İlk taşı günahsız olan atsın”

“Şimdi bu, İsa’ya atfedilen bir şey vardı… ‘İlk taşı günahsız olan atsın.’ Biliyorsunuz değil mi hikayesini? Hah. Şimdi, olay nasıl, az çok biliyorsunuz. Nasıralı İsa, bir gün duruyor.

Yahudiler bir tane kadıncağızı alırlar gelirler. Derler ki, ‘Bu kadın zina yaptı ey İsa! Yeni dinin hükmü nedir?’ Yahudiler test ediyor…

İsa başını kaldırıp bakmaz. Bir daha söylerler. Yüzü kızarır İsa’nın. Üçüncü söyledikleri zaman canı sıkılır. Der ki ‘Sizin inandığınız Yahudi şeriatı neyi hükmediyor bununla ilgili?’

En sevdikleri şey. Yahudiler bunu çok sever. Günah keçisi. O kavram ona ait zaten: “Recm.” Taşlanıp öldürmek. Tamam. Çağırın ahaliyi. Kızın çukuru, gömün kadını. Kadını gömerler.

Ondan sonra İsa, tarihe geçen o (değil mi biz bile biliyoruz şu anda) muhteşem sözü söyler: “İlk taşı günahsız olan atsın!” Herkes taşı almıştır. Ağzında salya akıyordur. Bu ahlak bekçileri böyledir. Biliyorsunuz değil mi? Parantez açayım. İtalyan bir gelinceğiz vardı. Hani kızcağız.. Poppa mıydın neydin? Gebze’yi geçemedi tüm Avrupa’yı geçti, Gebze’yi geçemedi.

İlk taşı günahsız olan atsın” dedi. Ve burada bitti değil mi? Herkes elindeki taşı atmıştır. Hayır hikayenin devamı vardır, anlatmazlar.

Ben anlatacağım tabii ki. Niye bu kadar kendimi yorayım, gecenin bu saatinde.

Bir tane yaşlı kadıncağız. O bırakmamıştır. Taşı bir salar. Varamaz. Sağından geçer. Tekrar eğilir, taşı alır. Bir daha sallar, solunda geçer. Hani teslisten önce teslis var zaten. Eğilince İsa der ki: Yeter anne. Taş atan kadın kim?

“Babasız, mabasız doğdu”

Öğrenciler “Meryem mi?” diye soruyor.

Hah. ‘Sen de der, ben küçükken beni bırakıp bir yere gidiyordur’ der.

Yani aslında, hani biz anlatıyoruz ‘babasız, mabasız doğdu’ da bir de o çocuğun dünyasından bakın babasız doğmaya. Bu aslında bize anlatılmayan bir hikayedir.

Bir öğrenci, ‘İşte o kısmı yalandır” deyince Kısa, şunları kaydediyor:

“Bilmem. Ama çok önemli bir cümledir. “Sen de ben küçükken beni bırakıp bir yere gidiyordun.”

“Bu adam hangi dinden ve İslam’a niye düşman?” diye sormaktan utanıyorum. Fakat bu adamın ne Allah’dan korkması ne de kuldan utanması var.

Bu adamın imansızlığından sünneti saf dışı ettiğini anlıyoruz. Fakat Meryem Suresi ile bir çok ayeti nasıl inkar edebiliyor? Bçyle bir ihaneti ve inkarı kim kabul edebilir? Uydurulan bu masalı kabul etmek şöyle dursun, dillendirilmesi bile Kur’an-ı Kerim’i inkar etmek değil midir.

Masalda bir yığın yanlışlık, hata ve iğrençlik var. Allah’ın Dini ve kullarına büyük bir hınç var. Büyük bir alay ve inkar var. Bir de berbat bir Türkçesi var. Sanki Türkçe’yi çok sonradan öğrenmiş bir adamın silüetini görüyorum ben. Bu sapığın her bir cümlesi ayrı bir dert ve her satırı tahlile muhtaç.

HZ. İSA (A.S.)’IN ANNESİNE FUHUŞ İFTİRASI EDEN MÜFTERİ! FAHİŞE SENİN…

Hayır!.. Ben bu müfteri adama ve yakınlarına küfredecek değilim. Allah’ın izniyle onun yaptıklarına aynı şekilde cevap vermeyeceğim.

Senin ninen, annen, kız kardeşin, eşin, kızın şu, bu demeyeceğim. Onların hiçbiri bunu haketmiyor. Zaten baba ve annesi tiyneti ve cibilliyeti bozuk insanlar olsalardı, bunun adını CİHAT koymazlardı. Buna rağmen yanlış maya tutmuş diyelim. 2000 yıllık bir zaman aralığı bulunan Hz İsa (a.s.)’ın annesi Hz. Meryem validemize iftira etmesinin altında yatan nedeni bulmak gerek.

Hiçbir kimsenin de ağzını bozmasını tasvip etmiyorum. Çünkü bu adamın namusu, arı, şerefi, ahlakı ve haysiyeti olsaydı, Kur’an’ın övgü ile bahsettiği bir anneye, Peygamber Annesi Hz Meryem’e “fuhuş” iftirası etmezdi. Namusu olmayan adama bütün dünya sövse ne yazar ki? Gerek yok! O zaten bütün yakınına kendisi yeterince sövmüş.

SEN KENDİNE BAK BE ADAM! ÇÜNKÜ O SENSİN!

Bu ara başlığı okuduğu zaman tepkisinin ne olacağını merak ediyorum. Yüzünün alacağı hali görmek istiyorum. Hiddetini ve şiddetini anlamak istiyorum. Hemen adliyeye mi koşacak, yoksa sineye mi çekecek şimdiden görmek istiyorum.

Benim burada onun Lut Kavmi’nin düştüğü bataklığa düştüğünü de ifade etmek istediğimi asla düşünmeyin. Ben af buyurun, FİKRÎ FAHİŞELİKTEN söz ediyorum. Kaba olsa da unutmaması için ileri gitmek zorundayım.

Kimsenin küfretmesini istemiyorum, ama ben “O sensin!” diyorum. Ve hesap sormaya başlıyorum.

“İsmin bizden olduğu halde sen, namusun olan dilini ve kalemini kaç kuruşa sattın” diye soruyorum.

“O masalı yazıp senin eline tutuşturanlar kimlerdi” diye soruyorum.

“Peygamber Hz. İsa (a.s.)’ın annesi Hz Meryem’e ettiğin iftiranın karşılığından İslam Düşmanları’ndan kaç para aldın?” diye soruyorum.

“Hangi istihbarat örgütünden para ve emir aldın” diye soruyorum.

Sakın “Bana iftira ediyorsun” deme! Çünkü aynı o……luk bana da teklif edildi. Çünkü bugün KUR’AN VE SÜNNET İNKARCILARI’NIN yedikleri haltlar bana da teklif edildi. Allah, Peygamber, Kur’an, Sünnet, İslam ve Müslüman düşmanı olmam halinde bana para, ev, kadın ve iş vaad edildi. Sadece “Seni İngiltere’ye BAŞBAKAN yaparız” demediler. Mekke müşrikleri Son Peygamber Muhammed Mustafa (s.a.v.)’e dinden dönmesi karşılığında Mekke Reisliği’ni de teklif etmişlerdi.

Bu gibilerin düştükleri foseptik çukurlarını çok önceden biliyordum. Çünkü o çukurlar allanıp pullanarak bana da sunuldu. Bu sebeple de Müslüman adı taşıdıkları halde KAFİRLERE hizmet edenlere haddinden fazla düşmanım. Niçin konuştuklarını, ne konuştuklarını ne adına konuştuklarını, neye niye ihanet ettiklerini ve Kur’an ve Sünneti ne adına inkar ettiklerini biliyorum. Bu yüzden bu adamlara dünyanın bütün lügatlerindeki bütün hakaretlerini tek tek saysam yüreğim soğumaz. Çünkü yaptıklarının hiç bir şekilde affı yok.

ŞEREFİN VARSA, İSTİFA EDERSİN!

Bay müfteriyi tanımıyor olsam da onun tiynetindekileri çok iyi tanıyorum. Süt dökmüş kedinin bile bir asaleti var. Çünkü o hayvan sahibine “Acıktım. Bana yiyecek ver!” diyemediği için kendi karnını kendisi doyurmak ister ve südün dökülmesine sebep olur. Fakat Kur’an ve Sünnet İnkarcıları’nda o hayvandaki asaletin milyonda biri bile yok. Her türlü inkar, iftira, yalan, ihanet, insafsızlık, ahlaksızlık havada uçuşur, ama mimarları yine hiçbir şey olmamış gibi aramızda dolaşır dururlar. Yüzleri bile kızarmaz.

Bu da onlardan biri. Zerre kadar insanlığı olsa, hemen İSTİFA ederdi. Henüz istifa kelimesini onun ağzından duymadık.

Özür de dilemedi. Özür dileyecek olsa, ona YATIRIM YAPAN EFENDİLERİ anında biletini keserler. Çünkü “Özür dilerim. Ben yanlış yaptım” diyecek olsa KÜFÜR MİLLETİ’nin ona yaptıkları bütün yatırımları boşa gider. Küfür Dünyası buna asla izin vermez.

Bütün Kur’an ve Sünnet İnkarcıları’na yaptığım daveti ona da yapıyorum. Gel, neler yapıp neler yapmadığını tespit için tartışalım. Ben davet ettiğim için davetim boyunca ona bir zarar gelmeyecek. Bunun garantisini veriyorum. Fakat bu böyle giderse, ona kıyamete kadar düşmanım unutmasın!

TALEBESİ OLMADIĞIMA BİN ŞÜKRETSİN!

Yaptığı iftiraya vakıf olan Dekan Osman Bilen dahil hiçbir hoca onun YÜZÜNE tükürmemiş. Dinleyen hiçbir öğrencisi ona Osmanlı Tokadı indirmemiş, uçan tekme savurmamış. Hiçbir kimse onu kolundan tutup sınıftan dışarı atmamış. O da bundan güç ve kuvvet alıp foseptik çukurundan pislik saçmaya devam etmiş. Küreği, kepçesi olmadığı için de ağzıyla savurmuş…

Ona, “Orada olsaydım, sana şunu şunu yapardım” diye tehditler savurmaya niyetim yok. Ancak ona yanlış bir fetvası yüzünden İslam Hukuku Dersi Hocam olan HAYRETTİN KARAMAN hocayı dersten nasıl kovduğumu araştırsın diyeyim o kadar.

Halbuki Karaman’ın verdiği bir fetva idi. Cihat Kısa’nın yaptıklarının içinde bin bir türlü ihanet var, iftira var, inkar var, dinsizleştirme çabası var. Tarihi, Sünneti, Kur’an’ı, Peygamberi, Vahyi, Cebrail’i ve neticede Allah Teâlâ’yı YALANCI çıkartma var. Bunları yapan biri çok daha fazlasını hakediyor. Benim bu gibilere asla tahammülüm yok.

O, bu şerefsiz masalı ile sadece Kur’an-ı Kerim’den kaç ayeti inkar ettiğini bir araştırırsa, ne demek istediğimi çok iyi anlar. “Bu iftirayı savurmadan önce Hz. Meryem ile ilgili ayet ve hadisleri bilmiyordum” deme lüksünün olduğunu sanmıyorum.

DEKANLIKTAN EVLERE ŞENLİK BİR AÇIKLAMA

Sosyal medya kaç günden beri yıkılıyor. Üç kuruşluk dünyalık adına yüreklerimizi burkuttu. Bunlara karşılık Cihat Kısa, Hz. Meryem Validemize yaptığı bir küfrün meyvesini haddinden fazla topladı. Milyonlar ona küfrü basmış durumda. Milyonlarca insan lanet okuyor.

Bunları öğrenmek istiyorlarsa, #CihatKısaGörevdenAlınsın’ hashtag’ine bir baksın müfteri ve hempaları.

Bu durumu gören Dokuz Eylül Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nden evlere şenlik bir açıklama yapıldı. Durumu kurtarmaya, milleti yatıştırmaya yönelik bir açıklama değildi. Küfrü meşrulaştırıcı ve milyonların ağzını bozmasını istercesine yapılmış bir açıklamaydı.

Dekanlıktan yapılan açıklamada şu ifadelere yer veriliyor:

Sosyal medyada 7 yıl önce yapılan bir mezuniyet töreninden görüntüler kullanılarak ve mevcut dekan yardımcısının “din psikolojisi” dersinde öğrenciler tarafından tutulan ses kayıtlarından bağlam dışı kesilerek bazı bölümler yayımlanmıştır.

Kayıtların önünden ve sonundan kırpılıp bağlamından koparılarak seçilen bazı cümleler üzerinden dini ve kutsal değerlerimizin aşağılandığı ve hafife alındığı intibaı uyandırılmak istenmiştir. Alıntılanan cümleler üzerine yüce kitabımız Kur’an-ı Kerim’den ayetler eklenerek fakültemiz ve tüm ilahiyat fakülteleri haksız ve mesnetsiz iddialarla karalanmak istenmişti.”

İlahiyat fakültesi’nde, yani Psikoloji dersinde DÜN DÜŞMANLIĞI. Bunu itiraf edebilmişler. “Hayır, öyle bir olay olmadı” diyebilirlerdi. İnkar etmemişler. Lakin Türkçe bir tabir ile ifade etmek istersek, yıkama yağlama yapmışlar.

Birinci yıkama yağlama:
Sosyal medyada 7 yıl önce yapılan bir mezuniyet töreninden görüntüler kullanılarak…”

İkinci yıkama yağlama:
“…mevcut dekan yardımcısının “din psikolojisi” dersinde öğrenciler tarafından tutulan ses kayıtlarından bağlam dışı kesilerek bazı bölümler yayımlanmıştır.”

Üçüncü yıkama yağlama:
“Kayıtların önünden ve sonundan kırpılıp bağlamından koparılarak seçilen bazı cümleler üzerinden dini ve kutsal değerlerimizin aşağılandığı ve hafife alındığı intibaı uyandırılmak istenmiştir.”

Tabii burada bir de dünyanın en büyük alçaklığı sergilenmiş. Bana inanmıyorsanız “Kayıtların önünden ve sonundan kırpılıp bağlamından koparılarak seçilen bazı cümleler üzerinden dini ve kutsal değerlerimizin aşağılandığı ve hafife alındığı intibaı uyandırılmak istenmiştir.” cümlesini tekrar okuyunuz.

Hz. Meryem validemize “fahişe” diyen insanlıktan istifa etmiş bir mahlukun yaptıkları “dini ve kutsal değerlerimizin aşağılama ve hafife alma” değil mi?

Ulan siz gerçekten söylediklerinize inanıyor musunuz, yoksa bizim aklımızla mı oynuyorsunuz? Gerçekten siz Müslüman mısınız yoksa, başka bir din adına mı konuşuyorsunuz? Bunları bilmek herkesin hakkıdır.

Ve dördüncü yıkama yağlama:
“Alıntılanan cümleler üzerine yüce kitabımız Kur’an-ı Kerim’den ayetler eklenerek fakültemiz ve tüm ilahiyat fakülteleri haksız ve mesnetsiz iddialarla karalanmak istenmişti.”

İNKAR EDİLEN KUR’AN AYETLERİNDEN SÖZ ETMEKLE FAKÜLTEYİ KARALAMA SUÇU İŞLEMİŞİZ!

Alçaklığa bakın siz! Bu Fakülte bana dinimi öğretecek öyle mi? Benim mezunu olduğum okullar kimlere kalmış!

Alın size diz boyu şerrefsizlik:
“Alıntılanan cümleler üzerine yüce kitabımız Kur’an-ı Kerim’den ayetler eklenerek fakültemiz ve tüm ilahiyat fakülteleri haksız ve mesnetsiz iddialarla karalanmak istenmişti.”

Be adamlar!.. Biz şimdi sizin rahatınızı bozmamak için İNKAR EDİLEN AYETLERİ millete/ümmete anlatmayacak mıyız? Siz gerçekten Müslüman ve Müslümanlara dinini öğreten bir müessese misiniz, yoksa KÜFÜR YUVASI mı? Hadi açıklayın biz de bilelim.

“Yüce kitabımız Kur’an” diyorsunuz. Fakültenizin karalanmasını istemiyorsunuz. Neden bu ahlaksız adama haddini zamanında bildirmeyip bu milletin yüreğini yaraladınız? Neden milyonlarca insanı küfürbaz yaptınız? Neden bu adamın ana, baba, bacı, kardeş, eş ve çocuklarına sövülmesine sebep oldunuz? O bunları düşünemedi, ama sizin içinizden bir ADAM çıkıp ona bunları izah edemedi mi? Yoksa anlattıkları hoşunuza mı gitti?

O ahlaksızın yaptıkları o gün hoşunuza gitti ise, bugün olanlar da hoşunuza gitsin! Küfür ve hakaretlerin havada uçuşması da hoşununuza gitsin.

Benim dinim “şeytana bile sövmeyi” yasaklar. Siz nasıl ki, içinizdeki küfürbazların ağızlarını bağlayamıyorsanız, ben de canı yanan milletin ağzını bozmasına engel olamam.

YALAN SÖYLÜYORSUN PROF. DR. OSMAN BİLEN

Ancak Dokuz Eylül Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Osman Bilen, kısa bir değerlendirme yaptı.

Fakültenin gerekli açıklamayı yazılı yaptığını ifade eden Prof. Dr. Bilen, “Yürüyen bir süreç hakkında yorum yapmak ve konuşmak doğru değildir. Resmi açıklamamızı yaptık. Bunun üzerine ayrıca konuşmak doğru olmaz. Sonucu daha sonra kamuoyuna duyururuz” şeklinde konuştu.

Zaten Dekanlık adına yapılan açıklama ile olay hem hafife alınıyor hem ihanete çanak tutuluyor hem adam temize çıkarılıyor hem de Kur’an’a iftira normalleştiriliyordu.

Bay Dekan sen yalan söylüyorsun. Dekanlık adına yapılan açıklamada yürüyen bir süreç hakkında yorum yapmışsın. Hatta inkar, iftira, hakaret ve ihanete çanak tutmuşsun. Bir kalkıp milletin aklı ile oynuyorsun. “Yürüyen bir süreç hakkında yorum yapmak ve konuşmak doğru değildir.”diyerek büyük bir yalana imza atıyorsun.

GÖREVİNİ YAP OSMAN BİLEN!

İçinde ihanet, inkar, tahrif, düşmanlık ve dinsizliği barındıran iftirayı ders olarak anlatan adamın Fakülte ile ilişiğini keserek vazifeni yerine getir. Bunu yapmazsan bu milletin gözünde senin de o adamdan zerre kadar farkın kalmaz.

Lakin biz sende öyle bir icraat ve tutarlılık görmüyoruz. Dinî bir hassasiyet görmüyoruz. Medyada ifade edildiği gibi, küfürbaz ve müfteri Cihat Kısa susuyor, sen konuşuyorsun. Sen de sus ve vazifeni yap.

Biz bu adamı değil İlahiyat Fakültesi’nde görmek, hiçbir müessesede görmek istemiyoruz.

CESARETİN VARSA, VİDEONUN TAMAMINI YAYINLA!

Midem bulanıyor artık. Müslüman Mahallesi’nde salyangoz satılmasına hep karşı oldum. Yalana, sahtekarlığa, inkarcılığa ve ihanete zerre kadar tahammülüm yok.

Bana “Fakülten başına yıkılsın!” dedirtmeden şu VİDEONUN TAMAMINI yayınla. Cesaretin var mı?

Ben bir İmam Hatip Lisesi ve İlahiyat Fakültesi mezunu olarak sana idarecisi olduğun okulun namusu ile oynama, pisliği temizle diyorum. Videonun tamamını yayınlarsan, inkarcı ve iftiracı adamı temize çıkartamayacağını biliyorum.

Bırak o adamı temize çıkartmak için alçalmayı, onu bir saniye bile Fakülte sınırları içerisinde tutmaman gerekir. Senden beklenen bu.

“İnkara yeltendiğiniz ayetler” sözümün sonuna kadar arkasındayım. Çünkü bir şeyi karalamak, değersizleştirmek ve gözden düşürmek için iyi ve güzel şeyler kullanılmaz. Kötü fiiller ve kötü malzemeler kullanılır. Bunu iyi anlayın!

Siz yaptığınız açıklama da ne diyordunuz?

“Alıntılanan cümleler üzerine yüce kitabımız Kur’an-ı Kerim’den ayetler eklenerek fakültemiz ve tüm ilahiyat fakülteleri haksız ve mesnetsiz iddialarla karalanmak istenmişti.”

Siz o ayetlerden rahatsız olacağınıza, Hz. İsa (a.s.)’ın annesi ve bizim annemiz olan Hz. Meryem’e “FAHİŞE” diyen Cihat Kısa’ya cevap verseydiniz, bugün kimse size laf etmezdi.

“Hem kel hem fodul” sözünün manasını biliyor olmalısınız. İnsaf be!

“Alıntılanan cümleler üzerine yüce kitabımız Kur’an-ı Kerim’den ayetler eklenerek fakültemiz ve tüm ilahiyat fakülteleri haksız ve mesnetsiz iddialarla karalanmak istenmişti.”

Çüüüüüş be çüüüüüş!

Yahu Kur’an-ı Kerim’de öğülen ve örnek insan olarak gösterilen Hz Meryem validemize “FAHİŞE” diyen adam sizin fakültenizde değil mi?

“Babasız mabasız doğdu” diye Hz. İsa ile alay eden adam sizin fakültenizde değil mi?

Allah’ın Peygamberi Hz. İsa (a.s.)’a “piç” suçlamasında bulunan adam sizin fakültenizde değil mi?

Fazla uzatmak istemiyorum. Fakültenizi ve tüm ilahiyat fakültelerini haksız ve mesnetsiz karalayan” sizden başkası değil bay dekan.

Yeter artık ya. O rahatsız olduğunuz ayetleri, Hz Meryem’i anlatan ayetleri siz rahatsız olsanız da ben burada yazacağım:

KUR’AN-I KERİM’DE HAZRETİ MERYEM

Bay Osman Bilen! Fakülte adına yaptığınız açıklamada, Fakültenizi karalamak için kullanıldığını ifade ettiğiniz, dahası inkara yeltendiğiniz ayetlerde Hz. Meryem nasıl anlatılıyor onları siz de göreceksiniz. Bu ayetleri okuyan herkes sözde İlahiyatçı Cihat Kısa’nın iftirasının dehşetini de kavrayacaktır.

Ayet meallerini gelin beraber okuyalım:

Hz. Meryem’in Doğmadan Önce Annesi Tarafından Beyt-i Makdis’e Adanması:

“Hani, İmran’ın karısı, “Rabbim! Karnımdaki çocuğu sırf sana hizmet etmek üzere adadım. Benden kabul et. Şüphesiz sen hakkıyla işitensin, hakkıyla bilensin” demişti.”(3 Al-i İmran 35)

“Onu doğurunca, “Rabbim!” dedi, “Onu kız doğurdum.” -Oysa Allah onun ne doğurduğunu daha iyi bilir- “Erkek, kız gibi değildir. Ona Meryem adını verdim. Onu ve soyunu kovulmuş şeytandan senin korumana bırakıyorum.”(3 Al-i İmran 36)

“Bunun üzerine Rabbi onu güzel bir şekilde kabul buyurdu ve onu güzel bir şekilde yetiştirdi. Zekeriya’yı da onun bakımıyla görevlendirdi. Zekeriya, onun bulunduğu bölmeye her girişinde yanında bir yiyecek bulurdu. “Meryem, Bu sana nereden geldi?” derdi. O da “Bu, Allah katından” diye cevap verirdi. Zira Allah, dilediğine hesapsız rızık verir.”(3 Al-i İmran 37)

Hz. Meryem’in İbadet İçin İnzivaya Çekilmesi:

“(Ey Muhammed!) Kitapta (Kur’an’da) Meryem’i de an.Hani ailesinden ayrılarak doğu tarafında bir yere çekilmiş ve (kendini onlardan uzak tutmak için) onlarla arasında bir perde germişti.”(19 Meryem 16)

Hz. Meryem’in Allah’a Teslimiyeti:

“Allah, bir de iffetini sapasağlam koruyan ve bizim de kendisine ruhumuzdan üflediğimiz, Rabbinin kelimelerini ve kitaplarını doğrulayan İmran kızı Meryem’i de (inananlara) örnek gösterdi. O itaat edenlerdendi.”(66 Tahrim 12)

Hz. Meryem’e Zekeriyya A. S.’ın Bakması:

“Bunun üzerine Rabbi onu güzel bir şekilde kabul buyurdu ve onu güzel bir şekilde yetiştirdi. Zekeriya’yı8 da onun bakımıyla görevlendirdi. Zekeriya, onun bulunduğu bölmeye her girişinde yanında bir yiyecek bulurdu. “Meryem, Bu sana nereden geldi?” derdi. O da “Bu, Allah katından” diye cevap verirdi. Zira Allah, dilediğine hesapsız rızık verir.”(3 Al-i İmran 37)

“Ey Muhammed!) Bunlar sana vahyettiğimiz gayb haberlerindendir. Meryem’i kim himayesine alıp koruyacak diye kalemlerini (kur’a için) atarlarken sen yanlarında değildin. (Bu konuda) tartışırlarken de yanlarında değildin.”(3 Al-i İmran 44)

Hz. Meryem’in Kerametleri:

“Bunun üzerine Rabbi onu güzel bir şekilde kabul buyurdu ve onu güzel bir şekilde yetiştirdi. Zekeriya’yı da onun bakımıyla görevlendirdi. Zekeriya, onun bulunduğu bölmeye her girişinde yanında bir yiyecek bulurdu. “Meryem, Bu sana nereden geldi?” derdi. O da “Bu, Allah katından” diye cevap verirdi. Zira Allah, dilediğine hesapsız rızık verir.” (3 Al-i İmran 37)

“Doğum sancısı onu bir hurma ağacına yöneltti. “Keşke bundan önce ölseydim de unutulup gitmiş olsaydım!” dedi.” (19 Meryem 23)

“Bunun üzerine (Cebrail) ağacın altından ona şöyle seslendi: “Üzülme, Rabbin senin alt tarafında bir dere akıttı.” (19 Meryem 24)

“Hurma ağacını kendine doğru silkele ki sana taze hurma dökülsün.” (19 Meryem 25)

“Ye, iç, gözün aydın olsun. İnsanlardan birini görecek olursan, “Şüphesiz ben Rahmân’a susmayı adadım. Bugün hiçbir insan ile konuşmayacağım” de.” (19 Meryem 26)

Hz. Meryem’in Kadınlar Üzerine Seçilmiş Olması:

“Hani melekler, “Ey Meryem! Allah seni seçti. Seni tertemiz yaptı ve seni dünya kadınlarına üstün kıldı.” (3 Al-i İmran 42)

“Ey Meryem! Rabbine divan dur. Secde et ve (onun huzurunda) rükû edenlerle beraber rükû et” demişlerdi.” (3 Al-i İmran 43)

Hz. Meryem’in Hz. İsa’yı Babasız Doğurması:

“Hani melekler şöyle demişti: “Ey Meryem! Allah seni kendi tarafından bir kelime ile müjdeliyor ki, adı Meryemoğlu İsa Mesih’dir. Dünyada da, ahirette de itibarlı ve Allah’a çok yakın olanlardandır.” (3 Al-i İmran 45)

“(Meryem), “Ey Rabbim! Bana bir beşer dokunmamışken benim nasıl çocuğum olur?” dedi. Allah, “Öyle ama, Allah dilediğini yaratır. O bir şeyin olmasını dilediğinde ona sadece “ol” der, o da hemen oluverir” dedi.” (3 Al-i İmran 47)

“Şüphesiz Allah katında (yaratılışları bakımından) İsa’nın durumu, Adem’in durumu gibidir: Onu topraktan yarattı. Sonra ona “ol” dedi. O da hemen oluverdi.” (3 Al-i İmran 59)

“Ey Muhammed!) Kitapta (Kur’an’da) Meryem’i de an.Hani ailesinden ayrılarak doğu tarafında bir yere çekilmiş ve (kendini onlardan uzak tutmak için) onlarla arasında bir perde germişti. Biz, ona Cebrail’i göndermiştik de ona tam bir insan şeklinde görünmüştü.” (19 Meryem 16-17)

“Meryem, “Senden, Rahmân’a sığınırım. Eğer Allah’tan çekinen biri isen (bana kötülük etme)” dedi.” (19 Meryem 18)

“Cebrail, “Ben ancak Rabbinin elçisiyim. Sana tertemiz bir çocuk bağışlamak için gönderildim” dedi.” (19 Meryem 19)

“Meryem, “Bana hiçbir insan dokunmadığı ve iffetsiz bir kadın olmadığım halde, benim nasıl çocuğum olabilir?” dedi.” (19 Meryem 20)

“Cebrail, “Evet, öyle. Rabbin diyor ki: O benim için çok kolaydır. Onu insanlara bir mucize, katımızdan bir rahmet kılmak için böyle takdir ettik. Bu zaten (ezelde) hükme bağlanmış bir iştir” dedi.” (19 Meryem 21)

“Böylece Meryem çocuğa gebe kaldı ve onunla uzak bir yere çekildi.” (19 Meryem 22)

“Doğum sancısı onu bir hurma ağacına yöneltti. “Keşke bundan önce ölseydim de unutulup gitmiş olsaydım!” dedi.” (19 Meryem 23)

“Irzını korumuş olan kadını da (Meryem’i de) hatırla. Ona ruhumuzdan üflemiştik. Kendisini de, oğlunu da âlemlere (kudretimizi gösteren) birer delil yapmıştık.” (21 Enbiya 91)

“Meryem oğlu İsa’yı ve annesini büyük bir mucize kıldık ve her ikisini de oturmaya elverişli, akarsulu yüksek bir yere yerleştirdik.” (23 Mü’minûn 50)

Hz. Meryem’in Yahudilerin İftirası:

“Bir de inkarlarından ve Meryem’e büyük bir iftira atmalarından ve “Biz Allah’ın peygamberi Meryemoğlu İsa Mesih’i öldürdük” demelerinden dolayı kalplerini mühürledik. Oysa onu öldürmediler ve asmadılar. Fakat onlara öyle gibi gösterildi. Onun hakkında anlaşmazlığa düşenler, bu konuda kesin bir şüphe içindedirler. O hususta hiçbir bilgileri yoktur. Sadece zanna uyuyorlar. Onu kesin olarak öldürmediler.” (4 Nisa 156-157)

“Kucağında çocuğu ile halkının yanına geldi. Onlar şöyle dediler: “Ey Meryem! Çok çirkin bir şey yaptın!” (19 Meryem 27)

“Ey Hârûn’un kız kardeşi! Senin baban kötü bir kimse değildi. Annen de iffetsiz değildi.” (19 Meryem 28)

“Bunun üzerine (Meryem, çocukla konuşun diye) ona işaret etti. “Beşikteki bir bebekle nasıl konuşuruz?” dediler.” (19 Meryem 29)

“Bebek şöyle konuştu: “Şüphesiz ben Allah’ın kuluyum. Bana kitabı (İncil’i) verdi ve beni bir peygamber yaptı.” (19 Meryem 30)

“Nerede olursam olayım beni kutlu ve erdemli kıldı ve bana yaşadığım sürece namazı ve zekatı emretti.” (19 Meryem 31)

“Beni anama saygılı kıldı. Beni azgın bir zorba kılmadı.” (19 Meryem 32)

“Doğduğum gün, öleceğim gün ve diriltileceğim gün bana selâm (esenlik verilmiştir).” (19 Meryem 33)

“Hakkında şüpheye düştükleri hak söze göre Meryem oğlu İsa işte budur.” (19 Meryem 34)

Hz. Meryem’e Cebrail’in Gelmesi:

“Ey Muhammed!) Kitapta (Kur’an’da) Meryem’i de an.Hani ailesinden ayrılarak doğu tarafında bir yere çekilmiş ve (kendini onlardan uzak tutmak için) onlarla arasında bir perde germişti. Biz, ona Cebrail’i göndermiştik de ona tam bir insan şeklinde görünmüştü.” (19 Meryem 16-17)

“Meryem, “Senden, Rahmân’a sığınırım. Eğer Allah’tan çekinen biri isen (bana kötülük etme)” dedi.” (19 Meryem 18)

“Cebrail, “Ben ancak Rabbinin elçisiyim. Sana tertemiz bir çocuk bağışlamak için gönderildim” dedi.” (19 Meryem 19)

“Meryem, “Bana hiçbir insan dokunmadığı ve iffetsiz bir kadın olmadığım halde, benim nasıl çocuğum olabilir?” dedi.” (19 Meryem 20)

“Cebrail, “Evet, öyle. Rabbin diyor ki: O benim için çok kolaydır. Onu insanlara bir mucize, katımızdan bir rahmet kılmak için böyle takdir ettik. Bu zaten (ezelde) hükme bağlanmış bir iştir” dedi.” (19 Meryem 21)

“Böylece Meryem çocuğa gebe kaldı ve onunla uzak bir yere çekildi.” (19 Meryem 22)

Hz. Meryem Sadık Bir Kadındır:

“Meryem oğlu Mesih sadece bir peygamberdir. Ondan önce de nice peygamberler geldi geçti. Onun annesi de dosdoğru bir kadındır. (Nasıl ilah olabilirler?) İkisi de yemek yerlerdi. Bak, onlara âyetlerimizi nasıl açıklıyoruz. Sonra bak ki, nasıl da (haktan) çevriliyorlar.” (5 Maide 75)

Hz. Meryem Namuslu Kadınlara Misal Getirildi:

“Allah, bir de iffetini sapasağlam koruyan ve bizim de kendisine ruhumuzdan üflediğimiz, Rabbinin kelimelerini ve kitaplarını doğrulayan İmran kızı Meryem’i de (inananlara) örnek gösterdi. O itaat edenlerdendi.” (66 Tahrim 12)

Ben 7 sureden 36 ayetin mealini buraya kaydettim.

SÜNNETTE HAZRETİ MERYEM

Sözde İlahiyatçılar ile İslam Dini ile ilgili hiçbir eğitim almamış olan İlahiyatsızların oluşturduğu Kafirlerden maaşlılar, yukarıda meallerini verdiğimiz ayetleri Kur’an’ın diğer ayetleri gibi inkar ediyorlar. Hadisleri ta başında inkar etmişlerdi. Biz onlar için değil, fakat iman eden insanlar için ayetlerden sonra hadisleri de sizin için buraya yazıyoruz.

Hz. Ali (radıyallahu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:

“(Ahiretin) en hayırlı kadını Meryem Bintu İmrân’dır. (Dünyanın) en  hayırlı kadını Hatice Bintu Huveylid’dir.” Ravi bunu söylerken, eliyle semaya ve arza  işaret etti.
[Buhârî, Menâkıbu’l-Ensâr 20, Enbiya 45; Müslim, Fezâilu’s-Sahâbe 69, (2430); Tirmizî,  Menâkıb, (3887).]

Rezîn bir rivayette şu ziyadeyi kaydetmiştir: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: “Erkeklerden pek çokları kemâle ermiştir. Kadınlardan ise İmrân’ın kızı Meryem, Firavun’un karısı Asiye, Huveylid’in kızı Hatice ve Muhammed’in kızı Fâtıma’dan başka kimse kemâle ermemiştir. Hz. Aişe’nin kadınlara üstünlüğü, tiridin diğer yiyeceklere üstünlüğü gibidir.” Bu rivayet Buhârî’de Ebû Musa hadisi olarak gelmiştir.
(Enbiya 45). [Müslim, Fezâuilu’s-Sahabe 70, (2431); Tirmizî, Et’ime 31, (1835).]

Bun hadisler Hz. Meryem Validemizin temizliğine, dürüstlüğüne ve namusuna Rasûlullah (s.a.v.)’in kefil olduğuna delildir.

CİHAT KISA, SANA SON SORULARIM

Şimdi size soruyorum bay Cihat Kısa. Sen hangi iman, hangi ilim, hangi akıl ve hangi insanlık ile Hz. Meryem annemize o alçak iftirayı ettin? Allah’ın, Peygamberlerin, meleklerin ve insanların lanetinden korkmadın mı? Aynı küfürleri sana ve senin yakınlarına birilerinin yapacağını hiç düşünmedin mi? Sen de iman yok mu? Sen de ahlak yok mu? Sen de insanlık yok mu? Sen de namus yok mu?

Buraya kadar sana saydıklarım seni ne kadar acıtıyorsa, senin Hz Meryem’e ettiğin iftira da bizim canımızı kat kat fazla acıtıyor.

İşte sana bir kaç soru:

Sen bu ayetleri ve hadisleri okuduktan sonra bile Hz. Meryem Validemize İFTİRA ETTİĞİNİ kabul etmeyecek misin?
Sen bu 36 ayet ve bu konu ile ilgili diğer ayetlerden kaç tane ayeti İNKAR etmediğini bana söyleyebilecek misin?
Bundan sonra imanlarını çaldığın talebelerinin ve diğer insanların yüzlerine bakabilecek misin?
Hakikati saklamanın arkasında hangi sebepler var? Onları bu millete açıklayabilecek misin?

İhanetinin arkasındaki bütün sebepleri az çok tahmin edebiliyorum. Şimdilik senin açıklamanı bekliyorum. Gerekirse, daha sonra gerisini haykırabilirim.

Özet olarak bu sorular yeter sanırım. Sizden de cevap beklemeye hakkım var. Kıyamete kadar da bekleyeceğim.

35 AVUKATTAN CİHAT KISA HAKKINDA SUÇ DUYURUSU

Cihat Kısa artık yaptıklarının cezasını çekecek. 35 avukat suç duyurusunda bulundu.Gerisi de gelir inşaallah! Darısı diğer inkarcıların başına.

BENZER VİDEO VE YAZILAR

KUR’AN VE SÜNNET İNKARCILARI

Allah Düşmanları’ndan… Peygamber Düşmanları’ndan… Kur’an ve Sünnet Düşmanları’ndan… Ümmet Düşmanları’ndan… Vatan Düşmanları’ndan… Velhasılı İslam Düşmanları’ndan bahsediyoruz.

Mutezile, Hariciler, Şia ve onların gerçek dışı fikirlerini ayakta tutmaya çalışanlardan söz ediyoruz.

Batı’da 1800’lerin başında kurulan Yahudi-Hıristiyan İttifakı’nın kiralık inkarcı tetikçileri olan Goldziher, Sprenger, Schacht, Dozy, Weil, Gibb, Caetani, Margoriouth, Guillaume gibi İslam Düşmanı müsteşriklerden fikir alanlardan söz ediyoruz.

Ayetullah Humeyni ve onu İran’a getiren ABD’nin Eski Başkanları’ndan Jimmy Carter tarafından İran’da kurulan Yahudi-Hıristiyan-Şia İttifakı’nın tetikçisi olan sözde insanlardan söz ediyoruz.

Kitap olarak “KUR’AN YETER” dedikleri halde, Batılı İstihbarat Örgütleri’nin istemesi ile onlarca kitap yazan, yazdıkları kitapları CIA ve diğerleri tarafından basılıp dağıtılanPlanları ve projeleri CIA tarafından yazılan… Neler yapıp neler yapamayacakları onlar tarafından belirlenen… Bütün emirleri CIA, MOSSAD, BND, DSGE, VATİKAN, KİLİSELER BİRLİĞİ ve MİSTONER ÖRGÜTLERden alanlardan söz ediyoruz.

Sözün özü Müslüman ismi taşıdıkları halde, İslam Düşmanı Devletler’den maaş alan insanlıktan istifa etmiş adam ve madamlardan bahsediyoruz.

İslam Düşmanı bu adamların isim, resim, öğrenim durumu ve bölümlerini sizler için burada dile getirmek istiyoruz.

Acı ve kaba kaçıyor olsa da söylenmesi gereken ifadeler bunlar. Eğer siz de benim gibi aynanın arkasına bakabilirseniz her şeyi görür ve bana da hak verirsiniz. Bundan asla şüphem yok.

Biz bu listeyi defalarca yayınladık. Sanıyorum bu listeyi ilk defa 2004 yılında yayınlamıştık. Çünkü 1980 yılından itibaren inkarcıları takip ediyorum. İsmi Müslüman olanlardan “Kur’an ve Sünnet İnkarcıları”nı yetiştirmeye başlama tarihi 1980’dir. Onlar, Humeyni ile onu İran’a getiren ABD’nin Eski Başkanları’ndan Jimmy Carter tarafından İran’da kurulan Yahudi-Hıristiyan-Şia İttifakı’nın mektebinde yetiştirildiler.

Yani ben bunları dün bugün tanımıyorum. İnkarcılarla uzun bir mazimiz var. Dahasını da söyleyebilirim. Bugün kalbur üstü inkarcıların 1980 sonrası hayatlarını bildiğim gibi, 1980 öncesi hayatlarını da biliyorum. 1980 yılından önce, hatta 1985 yılından önce bir tane bile Kur’an ve Sünnet İnkarcısı yoktu. Çünkü 1980’den 1985 yılına kadar sadece yetiştirildiler.

Mesela Yaşar Nuri Öztürk ve Bayraktar Bayraklı ile 1985 yılına kadar beraberdik. Ayrıca Bayraklı da 1987 yılına kadar yanlış bir tavır görmedim. Çünkü onunla 1987 yılı Ramazan ayı boyunca yurtdışında beraberdik.

İnternet ile 1990’lı yılların başında tanıştım. Arı kovanına çöp dürtme, birilerinin tekerine çomak sokma ve birilerinin de sularını bulandırma alışkanlığımızdan dolayı internet sayfalarım defalarca kapandı. Yüzlerce yazım da bu yüzden kayboldu.

Ben araştırma ve bildiklerim ile bir liste meydana getirmiştim. O isimlerin başında Kur’an ve Sünnet İnkarcıları yazıyor. Yukarıda belirttiğim gibi toptan HADİS İNKARCISI olduklarını kabul ediyorlar. Bazılarının KUR’AN İNKARCISI olduğunu belirtiyorlar.

Kim ne düşünür ve ne söylerse söylesin, biz de YAZDIKLARINI ve SÖYLEDİKLERİNİ önlerine koyar ve “Hadi konuş!” deriz. Yine de isteyen HADİS İNKARCISI, isteyen KUR’AN İNKARCISI, isteyen hem HADİS İNKARCISI hem de KUR’AN İNKARCISI olduğunu, isteyen de İNKARCI olmadığını ilan edebilir. Muhayyerdirler.

Yalnız bizi hakaret etmekten, onları teröristlerle yan yana getirdiğimizden, terör örgütü liderleri olan F. Gülen ve Adnan Oktar ile aynı listede olmaları ile rencide olmaktan söz edemezler. Kimseye suç işleme hakkı tanımayacağız. Suçlarını örtmeleri için insanlık dışı tavırlara yeltenmelerine de izin verilmeyecektir.

Ben onlara defalarca teklifte bulundum. Tartışmaya çağırdım. İslam Düşmanları ile olan bağlantılarından söz ettim. Kendilerine çekidüzen vermeleri gerektiğini söyledim. Hatta bunu para ve mal için yapıyorsanız, sadece susun ve biz size onların verdiklerinin iki katını verelim dedim. Tek şartım İslam dinine inkar, tahrif, iftira, yalan ve ihanetten vazgeçmeleridir.

Kimse bana bir cevap vermedi. Bildikleri halde asla “Biz varız” diyemiyorlar. Çünkü onlara ne soracağımı, nasıl davranacağımı çok iyi biliyorlar. Yaptıkları ihanetlere, söyledikleri yalanlara, ettikleri iftiralara ve yaptıkları inkarlara karşı tipik bir karşılık vermeyeceğimi çok iyi biliyorlar.

Allah Düşmanı kafirlerle olan bütün bağlantılarını yüzlerine haykıracağımı çok iyi biliyorlar. Allah, Peygamber, Kur’an, Sünnet, İslam, Müslüman ve Vatan Düşmanları zarara uğramış, rencide olmuş, bilmem ne olmuş beni ilgilendirmez. Onlar toptan ihanetten vazgeçtiklerini ilan etsinler, ben de onları memnun etmek için elimden geleni yaparım. Unutmasınlar ki, onlar DİN DÜŞMANLIĞInın yanında CASUSLUK, MAŞALIK, MİSYONERLİK, TETİKÇİLİK SUÇLARINI işlemektedirler.

Bu listeye sadece Kur’an adına KUR’AN DÜŞMANLIĞI yapanları aldık. Bütün İslam Ülkeleri’nde kafirlerden aldıkları MAAŞ karşılığı Kur’an Ve Sünnet Düşmanlığı yapanlar var.

İşte size İslam düşmanı devlet, istihbarat ve terör örgütlerinin gönüllü piyon, maşa ve tetikçileri olan sözde akademisyen, ilahiyatçı ve araştırmacı ünvanı taşıyan İslam Düşmanı adamların listesi:

YAHUDİ-HIRİSTİYAN-ŞİA İTTİFAKI’NIN TETİKÇİSİ KUR’AN VE SÜNNET İNKARCILARI

Bu bölümde 1980 yılında İran’da kurulan Yahudi-Hıristiyan-Şia İttifakı’nın devşirdiği ve Kur’an ve Sünnet Düşmanı yaptığı insanlar yer alacaktır. Bunların hepsi diğer İslam Toprakları’nda inkarcı yapılan adı bizden olan insanlardır. 1980, hatta 1986 yılına kadar inkarcı olmayan insanlar. Para ve çeşitli menfaatler karşılığında satın alınan insanlar.

KUR’AN VE SÜNNET İNKARCILAR 1

KUR’AN VE SÜNNET İNKARCILAR 2

KUR’AN VE SÜNNET İNKARCILAR 3 ÖLDÜ

KUR’AN VE SÜNNET İNKARCILAR 4

KUR’AN VE SÜNNET İNKARCILAR 5

KUR’AN VE SÜNNET İNKARCILAR 6

KUR’AN VE SÜNNET İNKARCILAR 7 ÖLDÜ

KUR’AN VE SÜNNET İNKARCILAR 8

KUR’AN VE SÜNNET İNKARCILAR 9 ÖLDÜ

KUR’AN VE SÜNNET İNKARCILAR 10 ÖLDÜ

KUR’AN VE SÜNNET İNKARCILAR 11

KUR’AN VE SÜNNET İNKARCILAR 12

KUR’AN VE SÜNNET İNKARCILAR 13

KUR’AN VE SÜNNET İNKARCILAR 14

KUR’AN VE SÜNNET İNKARCILAR 15

KUR’AN VE SÜNNET İNKARCILAR 16

KUR’AN VE SÜNNET İNKARCILAR 17

KUR’AN VE SÜNNET İNKARCILAR 18

KUR’AN VE SÜNNET İNKARCILAR 19

KUR’AN VE SÜNNET İNKARCILAR 20

KUR’AN VE SÜNNET İNKARCILAR 21

KUR’AN VE SÜNNET İNKARCILAR 22

KUR’AN VE SÜNNET İNKARCILAR 23

KUR’AN VE SÜNNET İNKARCILAR 24

KUR’AN VE SÜNNET İNKARCILAR 25

KUR’AN VE SÜNNET İNKARCILAR 26

KUR’AN VE SÜNNET İNKARCILAR 27

KUR’AN VE SÜNNET İNKARCILAR 28

KUR’AN VE SÜNNET İNKARCILAR 29

KUR’AN VE SÜNNET İNKARCILAR 30

KUR’AN VE SÜNNET İNKARCILAR 31

KUR’AN VE SÜNNET İNKARCILAR 32 ÖLDÜ

KUR’AN VE SÜNNET İNKARCILAR 33

KUR’AN VE SÜNNET İNKARCILAR 34

KUR’AN VE SÜNNET İNKARCILAR 35

KUR’AN VE SÜNNET İNKARCILAR 36

KUR’AN VE SÜNNET İNKARCILAR 37

KUR’AN VE SÜNNET İNKARCILAR 38

KUR’AN VE SÜNNET İNKARCILAR 39

KUR’AN VE SÜNNET İNKARCILAR 40

KUR’AN VE SÜNNET İNKARCILAR 41

KUR’AN VE SÜNNET İNKARCILAR 42

KUR’AN VE SÜNNET İNKARCILAR 43

KUR’AN VE SÜNNET İNKARCILAR 44

KUR’AN VE SÜNNET İNKARCILAR 45

KUR’AN VE SÜNNET İNKARCILAR 46

KUR’AN VE SÜNNET İNKARCILAR 47

KUR’AN VE SÜNNET İNKARCILAR 48

KUR’AN VE SÜNNET İNKARCILAR 49

KUR’AN VE SÜNNET İNKARCILAR 50

KUR’AN VE SÜNNET İNKARCILAR 51

KUR’AN VE SÜNNET İNKARCILAR 52

KUR’AN VE SÜNNET İNKARCILAR 53

KUR’AN VE SÜNNET İNKARCILAR 54

KUR’AN VE SÜNNET İNKARCILAR 55

KUR’AN VE SÜNNET İNKARCILAR 56

KUR’AN VE SÜNNET İNKARCILAR 57 ÖLDÜ

KUR’AN VE SÜNNET İNKARCILAR 58

KUR’AN VE SÜNNET İNKARCILAR 59

KUR’AN VE SÜNNET İNKARCILAR 60

KUR’AN VE SÜNNET İNKARCILAR 61

KUR’AN VE SÜNNET İNKARCILAR 62

KUR’AN VE SÜNNET İNKARCILAR 63

KUR’AN VE SÜNNET İNKARCILAR 64

KUR’AN VE SÜNNET İNKARCILAR 65

KUR’AN VE SÜNNET İNKARCILAR 66

KUR’AN VE SÜNNET İNKARCILAR 67

KUR’AN VE SÜNNET İNKARCILAR 68

KUR’AN VE SÜNNET İNKARCILAR 69

KUR’AN VE SÜNNET İNKARCILAR 70

KUR’AN VE SÜNNET İNKARCILAR 71

KUR’AN VE SÜNNET İNKARCILAR 72

KUR’AN VE SÜNNET İNKARCILAR 73

KUR’AN VE SÜNNET İNKARCILAR 74

KUR’AN VE SÜNNET İNKARCILAR 75

KUR’AN VE SÜNNET İNKARCILAR 76

KUR’AN VE SÜNNET İNKARCILAR 77

KUR’AN VE SÜNNET İNKARCILAR 78

KUR’AN VE SÜNNET İNKARCILAR 79

YAHUDİ-HIRİSTİYAN İTTİFAKI’NIN TETİKÇİSİ KUR’AN VE SÜNNET İNKARCILARI

Bu bölümde 1800’lü yılların başında Avrupa’da kurulan Yahudi-Hıristian İttifakı’nın tetkçilerinin devşirdiği, İslam Dünyasından satın aldığı Kur’an Ve Sünnet İnkarcıları yer alacaktır. Bunlar az olsalar da bugünkü inkarcıların fikir babası olmuş durumdalar.

KUR’AN VE SÜNNET İNKARCILAR 1 ÖLDÜ

KUR’AN VE SÜNNET İNKARCILAR 2 ÖLDÜ

KUR’AN VE SÜNNET İNKARCILAR 3 ÖLDÜ

KUR’AN VE SÜNNET İNKARCILAR 4 ÖLDÜ

KUR’AN VE SÜNNET İNKARCILAR 5 ÖLDÜ

KUR’AN VE SÜNNET İNKARCILAR 6 ÖLDÜ

KUR’AN VE SÜNNET İNKARCILAR 7 ÖLDÜ

KUR’AN VE SÜNNET İNKARCILAR 8 ÖLDÜ

İNKARCILARIN DİN, IRK, EĞİTİMMESLEK VE BRANŞ DAĞILIMI

NOBRANŞ/EĞİTİMİSİMLERS.
1Lise MezunuA. Oktar, M. İslamoğlu, E. Özkan, R. İ. Eliaçık, A. H. Akten, E. Yüksel, G. Engin 7
2Okur-YazarH. Yılmaz, A. M. Sağlam, A. Yolcu, G. H. Kuşçuoğlu, M. Ebu Reyye 5
3İlkokul 3’ten TerkF. Gülen 1
4Endüstri Meslek LisesiM. Elgörmüş 1
5FelsefeciH. Atay, Y. N.Öztürk, M. Aydın, İ. Maraş, F. Malik 5
6SosyologZ. Beyaz, A. Bilgili 2
7KelamcıA. Bayındır, İ. Güler, Ş. A. Düzgün, A. Akbulut 4
8TefsirciS. Ateş, M. Okuyan, M. Öztürk, Ö. Özsoy, H. Ünsal, S. Yıldırım, S. Akdemir 7
9HadisçiM. S. Hatipoğlu, H. Kırbaşoğlu, M. Görmez, E. Yıldırım, İ. H. Ünal, B. Erul 6
10İslam HukukçusuS. Bayındır, F. Orum, H. Karaman, M. Bedir 4
11İslam Tarihçisiİ. Balcı, M. Azimli 2
12Mezhepler TarihçisiH. Onat 1
13FizikçiC. Boran 1
14EğitimciB. Bayraklı 1
15İşletmeciC. Külünkoğlu 1
16Üroloji HekimiZ. Bayraktar 1
17İktisat Mezunuİ. Evrenesoğlu 1
18Kimya MühendisiC. Sargut 1
19GazeteciA. Şahin 1
20ÖğretmenC. Kılıç, T. Namlı, S. Ören, Ş. Piriş 4
21EdebiyatçıM. N. Doğan, İsmail Yakıt, A. Emin 3
22Fars Dili EdebiyatçısıM. Bayram 1
23Süryani EdebiyatçısıZ. Duygu 1
24Hukuk Fakültesi MezunuN. K. Zeybek 1
25NörologG. Özdemir 1
26Yüksek LisansY. Şenol 1
27Çevirmenİ. Sarmış 1
28TV SunucusuR. Koyuncu 1
29YazarR. Haylamaz 1
30PsikologC. Kısa 1
31Hıristiyan İlahiyatçısıM. Paçacı 1
32TarihçiB. Üçok 1
33Hıristiyan – (Ermeni)F. Yavuz 1
34Almanca ÖğretmeniS. Çamlıca  1
35İmamR. Şekercioğlu 1
36Elektrik MühendisiH. Aydemir 1
37Spor Akademisi MezunuE. F. Şağban 1
38Bilgisayar TamircisiU. Koşar 1
39Sabetayist Kripto YahudiE. Dorman, C. Taslaman, A. Denizci, M. Esed (Leopold Weiss), 4
40İktisat MezunuE. Aktaş  1
41BiyologS. Canan  1
 Medrese Mezunu R. Rıza87

Bu son liste Kur’an ve Sünnet İnkarcıları’nın -tabiri caizse- sokaktan toplama, içi cahil cühela dolu bir inkar, iftira, yalan ve ihanet ordusu olduğunu görüyorsunuz. Para ve menfaat ile cehalet ve namus yoksunluğu bir araya gelince katıksız bir KUR’AN VE SÜNNET DÜŞMANLIĞI ortaya çıkıyor.

Benim defterimde sadece bir dal üzerinde ihtisas yapanlar değil, İSLAMÎ İLİMLERİN BÜTÜN DALLARINDA BİRDEN İHTİSAS YAPANLAR İLAHİYATÇI‘DIR. Bu listede bugün kabul edildiği manada, yani sadece Tefsir, Hadis, Fıkıh, Tarih, Mezhepler Tarihi gibi ayrı ayrı dallarda ihtisas yaptığı için İLAHİYATÇI sayılanlar %30’unçok altında İLAHİYATCI var. Gerisinin İLAHİYAT ile zerre kadar ilgi ve alakaları yok. Yani tabiri caizse, elifi görse mertek zannedecek insan müsvetteleri BATILI MİSYONERLER tarafından sözde hoca, daha da ileri giderek ilahiyatçı ilan edilmişlerdir.

İSLAM HUKUKUNA GÖRE DİN DÜŞMANLIĞI SUÇU

TCK’YA “DİNÎ DEĞERLERİ AŞAĞILAMA SUÇU” İŞLİYORLAR

Bu adamların İslam Hukuku’ndaki cezasını herkes biliyor. Kendileri de biliyorlar: İdam. Fakat nedense düşünmeden ihanete devam ediyorlar. Çünkü kendilerini cezalandıracak İslamî bir yapının olmadığına inanıyor olmalılar.

Ancak, Türk Ceza Kanununa göre “Dinî Değerleri Aşağılama Suçu” düzenlemesi var. Bu düzenlemedeki suçlar bir de medyada, yani kamuya açık bir şekilde işlenirse, yarı nisbetinde ceza artar. Bunları tekrar tekrar işlemeleri ile cezaları kat kat artar.

Bunu onlar da biliyor olmalarına rağmen tehdit ve şantaj yolunu seçmekten de geri durmuyorlar. Halbuki onlardan tek istediğimiz şey, sadece susmaları ve geçmişte sebep oldukları yıkıntıları tamir etmeleridir. Ondan sonra biz onları rahat bırakmak niyetindeyiz.

Bütün bunlara rağmen içlerinden biri 06.12 2020 tarihinde yaptığı bir videoda bizi iftira suçlaması ile mahkemeye vereceğini ilan etmiş. Videoda bu konuyu ilgilendiren sözleri özet olarak şunlardan meydana geliyor.

Birincisi, listede olanların tamamı Hadis İnkarcısı imişler. O esmen “Biz HADİS inkarcısıyız!” diyor. Bu suçtur. “Dini değerleri Aşağılama Suçu” işliyorlar.
İkincisi, Kur’an İnkarcısı değillermiş. Bunu konuşup yazdıklarını önlerine koyduğumuz zaman hem inkarcı oldukları hem de yine “Dini değerleri Aşağılama Suçu” işledikleri ortaya çıkacaktır. İslam Hukuku’na göre suçları daha büyüktür. Kafalarının kopması bile içten bile değil. Fakat niye kendilerini bu duruma sürüklüyorlar? Niye tehlikeye koşuyorlar? Bir türlü anlamış değilim. Kendilerine yazık ediyorlar.
Üçüncüsü, aslında “İnkarcı denilmesinden hiç alınmazlarmış, ama F. Gülen ve Adnan Oktar ile aynı listede olmaları nedeniyle şikayetçi” olacaklarmış. Onlarla olan farklarını bir anlatsalar da biz de öğrensek iyi olur.
Dördüncüsü de “Hakkı Yılmaz ve bazıları Kur’an İnkarcısı olabilirlermiş.” Demek ki en azından kendi aralarında Kur’an ve Sünnet İnkarcılarının var olduğunu biliyorlar.

İslam Düşmanları’ndan aldıkları para ve sayısız menfaat karşılığı Kur’an ve Sünnet İnkarcılığı yapmaları başka suçlara da girer. Mesela CASUSLUK suçuna. İslam Hukuku’nda casusluk suçunu işleyenlere dünyaya veda demesi sağlanır. Bunu yapacak olan da devlet idaresidir.

Haydi beyler! Beni İNKARCILAR dediğim için verin mahkemeye. Benim yaşadığım Avrupa’da bir düşünce hakim. “ŞİKAYETE KARŞILIK ŞİKAYET” diye tercüme edebileceğim bir hukuki terimden bahsediyorum. Türkiye’de “Şikayetimden bir şey çıkmaz, ama BİRAZ MAHKEMELERDE SÜRÜNMESİNİ istediğim için dava açıyorum” düşüncesi var. Bu da devletin mahkemelerini gereksiz yere meşgul etme suçuna girer.

Hepsine kabul diyoruz. Yani şikayet etmeleri bizi şaşkınlığa sürüklemeyecek. Asıl şikayet edilmesi gereken inkarcılardır.

Konuştuğum hakim ve savcılar, “Kur’an ve Sünnet İnkarcılığı ile ilgili kanunî bir düzenleme yok. Fakat “Dinî Değerleri Aşağılama Suçu” düzenlemesi var. Kur’an ve Hadis’e karşı yapılanlar da “Dinî Değerleri Aşağılama Suçu”na girer. Böyle bir şikayet gelirse, biz gereğini yaparız” diyorlar.

ÇEMBER DARALIYOR. ÇÜNKÜ SUÇ DUYURULARI YAPILMAYA VE DAVALAR AÇILMAYA BAŞLANDI

Benim Kur’an ve Sünnet İnkarcıları adını verdiğim insanların ümmetin evlatları için bütün İslam Düşmanlarının toplamından kat kat fazla tehlikeli ve zararlı olduklarını her zaman söylüyorum. Bu bağlamda bunların ivedilikle susturulmaları Üniversiteler ve okullar başta başta olmak üzere bütün kamusal alanlardan uzaklaştırılmaları gerekiyor.

Ve o an geldi bile. İlk dava açılan inkarcı Cihat Kısa oldu. Devamı da gelecek inşaallah!

İnkarcılar hem Kur’an ve Sünnet İnkarcılığı yapmaya kalkacak hem de Allah’ın Dini ve Peygamberin Sünneti ile savaşmalarına karşı duranları saf dışı etmek için oyun oynayacaklar. Konuşanı, yazanı ve çizeni saf dışı etmek için ellerinden geleni yapacaklar. Yemezler!

Dünyadaki bütün inkarcılar inkar, yalan, iftira ve ihanetlerine son verip sustukları zaman ben şikayetlerine karşı savunma bile yapmam. Allah’ın dinini asla yıkamayacaklar, ama insanımı dinsiz yapmaya çalışmaları neticesinde bir tek mü’min bile imansızlığa düşerse, ben zaten kaybetmiş olurum.

İsteyen gider, istediği yerde nasıl yaşamak istiyorsa, öyle yaşayabilir. Ancak hiçbir imansızlığı Müslümanlara, hatta gayrimüslimlere dayatmamak şartıyla.

Kimse benden, Allah, Peygamber, Kur’an, Sünnet, İslam, Müslüman ve Vatan Düşmanlığı yapma izini alamaz. Çünkü bunlar benim kırmızı çizgilerimdir. Elimizden gelmezse, dilimizle savaşırız, dilimizle de savaşamazsak, kalbimizle savaşırız. Yeter ki, Batıl hakim olmasın.

Bu liste de bu kadarla kalmayacak. Her inkarcı eklenecek, onlarla bağını koparanlar ise listeden silinecektir.

“Ben o İslam Düşmanları ile beraber değilim veya onlarla olmaktan tevbe ettim. Bundan sonra düşmanlık yapmayacağım. Şimdiye kadar yazdığım kitapları raflardan, yazılı ve sözlü malzemeleri de medyadan kaldırmak için söz veriyorum” diyecek olanları bağrımıza basar ve biz de inkarcılar listesinden sileriz. Dileğimiz hepsinin hakikate kulak verip ihanetten vazgeçmeleridir.

Hiçbir kimse unutmasın ki, Allah Teâlâ aramızda hükmünü verinceye kadar Kur’an ve Sünnet Düşmanları ile olan mücadelemiz sürecektir. Kıyamete kadar son bulmayacaktır.

Dileriz ki, bu ihanetten bir an önce vazgeçerler. Benim CIA raporlarından tesbit ettiğim prensiplere göre hareket eden Kur’an ve Sünnet İnkarcıları’nın oradan buradan toplama bir grup olduğunu yukarıdaki liste bize gösteriyor. Aslında bu liste bile, inkarcıların bir proje olarak önümüze konduğunun işaretidir.

Kan Davası’ndan milyon kat daha vahim olan PARA KARŞILIĞI yapılan ihanet, genel adı ile İSLAM DÜŞMANLIĞI son buluncaya kadar mücadele devam edecektir. Gerekirse, ifşa olmaları, hatta yaptıklarını İTİRAF ETMELER için her şeyi yapmaya hazırım.

Selam ve dua ile!..

ALLAH TEÂLÂ TÜM İNKARCILARI ISLAH EYLESİN!

ISLAH OLMAYANLARI DA YOK ETSİN!

Muhammed Mücahid Okcu
www.muhammedmucahid.com

BENZER YAZI VE VİDEOLAR

Kur’an Ve Sünnet İnkarcılarını Düelloya Davet

Dünyanın En Büyük Savaşını Durdurmaya Hazır mısınız?

Lafı uzatmadan söylemeliyim ki, KUR’AN VE SÜNNET İNKARCILIĞI dünyanın en büyük, en korkunç ve en acımasız DİN düşmanlığıdır.

Kafirler, Allah’ın Dini’ni yok etmek için daha önceleri defalarca denemelerine rağmen hiçbir başarı elde edemediler. Lakin son 40 yıldan beri yeni bir metod denemektedirler. İçimizden para ile satın aldıkları insanlara KUR’AN VE SÜNNET DÜŞMANLIĞI yaptırıyorlar. Bu küfür milletleri için getirisi çok büyük olan bir metod. İsimleri bizden, ama kalp ve beyinleri küfürden yana olanlar da kafirlerin verdikleri herbir göreve daha fazlasını ekleyerek İslam ile savaşıyorlar.

Ben, inkarcıların, küfür devletleri, istihbarat örgütleri ve misyoner örgütler ile olan bütün ilişkilerini biliyorum. Azar azar açıklamaya çalışıyorum. Fakat bu hiç de kolay olmuyor.

Onlar, internet sayfalarımı ele geçirip kapatarak, sosyal medya hesaplarımı askıya alarak, süreli ve süresiz kapatma cezası vererek bana bunun hesabını soruyorlar. Onların bu tavırları beni insanlara ulaşamaz hale getirdiği için canımı yakıyor, hakaretleri, tehditleri, hatta ölüm tehditleri bile beni yolumdan döndürmeye yetmiyor. Çünkü gerçekten Allah’a iman etmişseniz, her şey size vız gelir.

Aslında bu kavga ümmetin kavgasıdır. Yorucu, zahmetli ve tehlikeli olsa da ben bu kavgaya talibim. İki milyarlık İslam Alemi’nden de destek bekliyorum.

İslam, kıyamete kadar bakî kalacaktır. Bundan asla şüphemiz yok. Fakat kafirler, ümmetin evlatlarının DİNSİZ yapılması için içimizdeki KUR’AN VE SÜNNET İNKARCILARINI kullanıyorlar.

Bu mücadelede kafirlere karşı herkesin yapabileceği bir şey vardır:

– Televizyon ve radyoları olanlardan,.

– Gazete ve dergileri olanlardan,

– İnternet ve sosyal medya hesapları olanlardan,

– Telefonu, e-mail ve whatsapp hesabı olanlardan manevi destek, bekliyorum.

Her Müslüman görüntülü, ve yazılı yayınlarımızı yayınlalar, paylaşırlar ve insanlara tavsiye edebilirler.

Ellerinden bir şey gelmeyenler ve İslam Düşmanları’na bulaşmak istemeyenler de bizi dualarından eksik etmesinler yeter.

Ben, benim gibi kaç dava delisi varsa, onları alır bütün İslam Düşmanları’nın karşısına dikilirim. Galip olan Allah, bizi de mutlaka muzaffer kılacaktır.

Allah Teâlâ’nın Zilzal Suresi, 7 ve 8. ayetlerinde buyurduğu gibi “Kim zerre miktarı hayır yapmışsa onu (karşılığını) görür. Kim de zerre miktarı şer işlemişse onu (karşılığını) görür.”

Küfür ile mücadelemizi Youtube, İnternet, Facebook, Twitter ve İnstagram hesaplarımızdan izleyip veya okuyarak görebilirsiniz.

Allah Teâlâ, bütün mü’minlere iki cihanın bütün mükafatını versin.

Selam ve dua ile…

Muhammed Mücahid Okcu

NOT:

Daha geniş bilgi için “Kur’an Ve Sünnet İnkarcıları İle Mücadele Manifestosu”nu lütfen aşağıdaki linkten okuyunuz.

https://muhammedmucahid.com/2021/11/26/kuran-ve-sunnet-inkarcilari-ile-mucadele-manifestosu/

YOUTUBE

https://www.youtube.com/channel/UCKg6GO7hXnbqDnFfoQWimyQ

İNTERNET

www.muhammedmucahid.com

BENZER YAZILAR

Eski Zaman Yöneticisinin Ses Kaydında FETÖ’nün Yolsuzlukları

F. Gülen: “Tedbir, inkar ve takiyye ile her yolu kullanarak mücadele edeceksiniz.” diye emirler yağdırsa da aykırı söz ve tavır koyanların yedi sülalesini doğduğuna pişman etse de uyuşturduğu, robotlaştırdığı insanlar arasından yine Müslüman evlatları çıkıyor ve kelle koltukta gerçekleri haykırıyor.

Neden mi bahsediyorum? Takvim Gazetesi’nde yayınlanıp bir gün sonra da diğer gazete ve sosyal medyada yer alan bir haberden bahsediyorum. “Eski Zaman yöneticisinin ses kayıtları ortaya çıktı,” haberinden.

Paralel Yapı‘nın içinde 25 yıl kaldıktan sonra hırsızlıklara karşı çıkarak Özbekistan’a yerleşen Zaman Gazetesi‘nin eski Genel Müdür Yardımcısı Mehmet Arslan‘ın cemaatin iç yüzünü anlattığı ses kayıtları ortaya çıktı.

UÇAKTAN İNDİRİLİP TUTUKLANDI

Özbekistan’da yaşayan Mehmet Arslan, 30 Nisan 2014’te bildiği her şeyi anlatmak için Türkiye’ye gelirken uçaktan indirilip tutuklanmıştı. Arslan’ın kardeşi Yakup Arslan ise itiraf kasetlerini paylaştı.

İşte cemaaatin eski kozmik yöneticisinden şok açıklamalar:

ZAMAN GAZETESİ 11 MİLYON DOLAR ZARARA UĞRATILDI

Mehmet Arslan ses kaydında şu ifadeler yer alıyor:

25 yıl cemaatin içinde kaldım. Bunun 3 yılında Zaman Gazetesi’nde üst düzey yönetici olarak görev yaptım. Her hafta Fethullah Gülen’in liderliğinde toplanıyorduk. Bu süre zarfında birçok yolsuzluk ve hırsızlık yapıldığını gördüm. Zaman’ın imtiyaz sahibi olarak görünen Alaattin Kaya’nın gazeteyi 11 milyon dolar zarara uğrattığını tespit ettim. Bunu Fethullah Gülen’e söyledim. Bana sırtını çevirdi. O an yaptığım hizmetin ırzına geçildiği hissine kapıldım. Biz “Allah’a mı hizmet ediyoruz, hırsızlara mı hizmet ediyoruz?” dedim.

“İçimizde hırsız var, yolsuz var” diye yalvarana sırtını dönmek, en basit tabiri ile “bu yolsuzluk ve hırsızlık benim emrimle yapıldı,” ya da “sana ne bundan” demektir.

MASON LOCASI BANA ‘GERİ DÖN’ DEDİ

Arslan şöyle devam ediyor:

Hırsızlıklar üzerine cemaatin içerisinde aktif görevimi bırakıp Özbekistan’a geldim. Görevi bıraktıktan iki gün sonra yanıma bugün hala önemli görevlerde bulunan bir gazeteci ile ünlü bir siyasetçi geldi. Bir de Mason Locası lideri vardı. Kalıp görevime devam etmemi istediler. Bunu da görünce artık kalmam mümkün değildi.”

Eğer bir kişinin ikna edilmesi gerekirse, cemmatin içinden biri çıkar gelir, neden Mason Locası lideri geliyor? Sonra bu meşhur siyasetçi ve Mason Locası lideri kimdir? Cemaatin masonlarla ne ilişkisi var?

Bunların yaptığını kimse yapmadı. Allah adını kullanarak milleti kandırdılar. Onlar Çamlıca’da villalarda oturup sefa sürerken, bizler ülke ülke, şehir şehir dolaştık. Amacımız hizmet vermekti, hizmet almak değil.”diye devam etti.

HİMMETİN %10’U GÜLEN’E GERİSİ RÜŞVET

Alınan haraçlar, toplanan himmetler önce Müslüman Gülen’in(!) emriyle faize yatırılıyor. Bu paraların %10’u hasır üzerinde bir derviş hayatı yaşayan Gülen gönderiliyor. Gerisini Mehmet Arslan’dan dinleyelim:

Hizmete toplanan paraları repoya yatırdılar. Tüm himmetlerin yüzde 10’u Fethullah Gülen’e gidiyor. Savaş ganimeti uygulaması yapılıyordu. Himmet parasıyla devletteki bürokratlara aylıklar bağlanıyor, hediyeler gönderiliyordu. Adamlar satın alınıyordu.”

BANK ASYA BİR FAİZLİ BANKADIR

Asya Finans kurulduğunda bankamız olsun hizmete para lazım olduğunda oradan buradan dileneceğimize kendi bankamızdan alalım dedik. Ama sonra esnaf imamlarımız, il imamlarımız bankaya gidince şok yaşadılar. Bizim amacımız faizden kaçmaktı. Ama bizim bankamız bize yüksek faizle kredi vermeye başladı.”

Asya Finans kurulduğunda gerçekten “faizsiz” diye yutturulmuştu millete. Gülen’e en yakın ağızdan bunun böyle olmadığı ilan edilmiş oldu.

Tabii Asya Finans Bank Asya isim olarak değiştirdi.

Bir hemşehrim Bank Asya’dan 615 bin liralık kredi için altı yılda 834 bin lira ödeyecek. Bir de 30 bin liralık bir arsasını aldılar. Şimdiki hesaba göre 249 bin lira faiz ödeyecek. Bu faiz %41 demektir.

Hani faizsiz bankaydınız?“ diye sorduğunda ise “Faiz değil kâr payı” cevabını aldı.

Mehmet Arslan’ın yetkililere bir de çağrısı var:

Bunlar bildiklerimin çok azı. İstensin hepsini tek tek anlatayım. Vatanım için, milletim için her şeyi anlatmaya hazırım.”

Kazdıkça Gülen Örgütü’nün altından yeni yeni hırsızlıklar, yolsuzluklar, gasplar, ihanetler ortaya çıkıyor. Şimdiye kadar ortaya çıkanlar ise buz dağının sadece görünen yüzü…

Ben bunların ne mal olduklarını 1978 yılında çözmüştüm. Kurban Bayramı’nda okuduğum İmam Hatip Lisesi’ne boğışlanan Kurban derilerini gaspetmişlerdi. Ve çok büyük bir kavgamız olmuştu bu insanlık düşmanları ile.

Muhammed Mücahid Okcu

İslam Dünyası İşgal Altında

Sanki insanlık çehre değiştirmiş, düşünceler dumura uğramış, hafiza kaybı baş göstermiş. İnsanî duygular yok olduğu gibi, imanî duygularda ortadan kalkmış. Yani insanlık kendi kuyusunu, kendi mezarını kendisi kazıyor. Kendi putlarını kendileri yapıyor, yine kendileri tapıyor bugünün insanları. Kimi zulüm ile adâd olmayı beklerken, kimi de zulme rıza göstererek zulme ortak olmayı, ya da haksızlık karşısında susarak “dilsiz şeytan” olmayı kabul edebiliyor. Açıkçası her şey normal karşılanıyor.

Bakıyorum da, işgaller, katliamlar, işkenceler, tecavüzler günümüzde sanki normal olaylar gibi karşılanabiliyor.

Azılı katil devletler, istedikleri devletleri işgal etme hakkına sahipmişler gibi bir hal içerisindeler. İstedikleri devleti işgal etmek, istedikleri insanları katletmek, istediklerine tecavüz etmek, istediklerini terörist ilan etmek gibi hakları var. Bu hakkı kim onlara veriyor dersiniz?

ABD herhangi bir ülkeyi pervasızca işgal edebiliyor. Rusya herhangi bir ülkeyi pervasızca işgal edebiliyor. Yahudiler herhangi bir ülkeyi pervasızca işgal edebiliyor. Çin, İngiltere, Fransa daha niceleri herhangi bir ülkeyi pervasızca işgal edebiliyorlar. Ve bu işgalciler İŞGALCİ veya TERÖRİST ilan edilemiyorlar.

İşgal edilen ülkelerin insanları Allah için vatanlarını, kendilerini, kadınlarını, çocuklarını, mazlum insanları korumak için ilkel silahlarla bu modern silahlı moderin hayvanlara karşı saldırıya geçtikleri zaman “terörist” ilan ediliyorlar. Hangi kriterler buna müsade ediyor?

Lafa gelince mangalda kül bırakılmıyor; ama, şerrefsizliğin her türlüsü Müslümanlar ve diğer mazlum insanların üzerinde deneniyor. Bu durum karşısında kanı donmayan akl-ı selim insan var mı?

21. Asır Dünyası’nın medeniyetinden bahsedilmeye başlandığı zaman, inanın bir taraftan gülüyür, bir taraftan da o an aklıma neler gelirse sayıp döküyorum. “Hay tüküreydim sizin medeniyetinizin içine” cümlesi en basit bir tepkidir benim için.

Yazımıza başlık olarak “İslam Dünyası işgal altında” seçmemiz bile birilerini rahatsız edecektir. Fakat bunun hesabını, kitabını yapacak kadar dünya sevdalısı olmadığımız için olsa gerek, ölümün gelip bu bedeni alıp götürmeden insanlığa dilimizin döndüğü kadarını haykırmak istiyoruz.

Netice itibarı ile, bugün İslam Dünyası toptan işgal altındadır. Bunu bir tarafa kaydediniz lütfen.

Bu işgalleri üç kısma ayırabiliriz:

  1. Küfür Devletleri tarafından işgal edilmiş ve kendileri adına devlet kurulmuş olan topraklar.

2. Doğrudan küfür devletleri tarafından işgal edilenler ülkeler. Açık işgale uğrayan ülkeler.

3. Küfür devletlerinin Müslümanların başına bela ettikleri kukla idareciler tarafından küfrün sömürüsüne terkedilenler ülkeler. Gizli işgale uğrayan ülkeler.

İsterseniz açık ve bariz bir şekilde şu an işgal altında olan Müslüman topraklarına bir bakalım.

Doğrudan İşgal Altında Olan İslam Ülkeleri

Afganistan, ABD’nin işgali altında.

Azerbaycan, Ermeniler’in işgali altında.

Bosna, Sırbistan’ın işgali altında.

Çeçenisten, Rusya’nin işgali altında.

Doğu Türkistan, Çin’in işgali altında.

Filistin, Yahudiler’in işgali altında.

Irak, ABD’nin işgali altında.

Keşmir, Hindistan’ın işgali altında.

Kıbrıs, Rumlar’ın işgali altında.

Kırım, Rusya’nin işgali altında.

Kosova, Sırbistan’ın işgali altında.

Makedonya, Sırbistan’ın işgali altında.

Sancak, Sırbistan’ın işgali altında.

Bu listeye daha birçok ülke ismini eklemek mümkün. Afrika ülkelerinden Eritre, Mora gibi bir asırdan fazla bir zamandır istiklal mücadelesi veren birçok Müslüman ülke var. Kırım bunların en bariz misaldir.

Dolaylı Olarak İşgal Altında Olan Müslüman Ülkeler

Bunları saymak için bayağı ter dökmek gerekecek. En iyisi mi biz şöyle bir çözüm bulalım. Siz değerli okuyucularım. Bugün idarecileri tarafından küfür milletlerine sunulmamış, idarecileri küfrün kulu kölesi olmayan, dahası kendileri o küfür milletlerine mensup oldukları halde Müslümanların hatası olarak Müslümanlara idareci seçilmemiş olan devletleri sıralayınız. Yani bu işi ben size havale ediyorum. Dolaylı yoldan işgal altında olan Müslüman ülkeleri sıralamanızı…

Tabi ki, bir düzinelik bir sayıya ulaşabilirseniz, ben bayram ederim. Lakin ben bu sayıyı telaffuz edecek kadar cesaretli değilim. Yabi çok az devlet Allah Düşmanı işgalcilere boyun eğmiyorlar. Fakat hiçbir zaman da darbe, provokasyon ve her türlü savaşı uyguluyorlar.

Fakat bildiğim tek şey, Müslümanların kıyama kalkıp ülkelerini düşmanların açık ve gizli işgallerinden kurtarmaları gerektiğidir. Bundan herkes sorumludur.

“İslam tek millettir” ve “küfür tek millettir” düsturuna göre hareket edip işgallere son vermeliyiz. Ölmesini bilecek kadar cesarete sahip olmayanlar, hür bir şekilde yaşamaya asla hakları olamaz.

Esaret altından kurtulmak için hiçbir çaba sarfetmeyen insanların hem Müslümanlıklarından, hem de insanlıklarından şüphe ederim. Lütfen yanlışsam beni uyarınız.

Muhammed Mücahid Okcu